MESLEK BİLGİSİ

MESLEKİ ALANLAR

KAYNAK BİLGİLER

 

 

   

 Dr.Aziz ŞEKER


Sosyal Hizmet Uzmanı /Sitemizin Editörü

 
shuaziz@gmail.com

 
   
   

Yoksulluğun Güncelliği ve Sosyal Devlet


Yoksulluk, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde en eski geleneksel sosyal sorunlardan biri olarak kabul edilmektedir. Yoksulluk başlı başına bir sonuç olmakla beraber ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik boyutlarıyla toplumda büyük sorunların kaynağı niteliğindedir. Toplumsal eşitsizlikler, sosyal adalet sorunları, yaşlı yoksulluğu, cinsiyet eşitsizliği, gelir dağılımı bölüşümü gibi konularda yaşanan sıkıntılar ve küreselleşme sürecinde artan bir şekilde sosyal devletin işlevsiz kılınması, yoksulluğu yaygınlaştıran ve derinleştiren nedenler arasında yer alırlar.
Yoksulluk doğası gereği tüm toplumsal kesimleri etkilerken, bundan en büyük payı gelir güvencesi olmayanlar, istihdam koşullarından yararlanamayanlar, dezavantajlı nüfus grupları, kadınlar, yaşlılar ve çocuklar almaktadır. Özellikle son yıllarda, çoğalan korunmasız gurupların ülkeler arası hareketliliği de yoksulluk olgusuna eklemlenerek küresel bir sorun haline gelmiştir.

Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi yoksulluk manzaraları ile karşılaşılmaktadır. Ancak azgelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerde bu sosyal sorun geniş ölçekte yaşanmaktadır. Hatta bazı bölgelerde, adından çok söz ettiren yoksulluk kültürüne evrilerek yaşandığı bilinmektedir. Elbette, gelir dağılımı istatistiklerine, yoksullara sürekli sunulan sosyal yardım ödemelerine bakıldığında, Türkiye’de de yoksul bir kesimin olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Ortalama bir istatistikten ziyade gelir dağılımının yansıdığı nüfus dilimlerini beşe böldüğümüzde, alttaki dilimlerin yoksullukla ilişkili birçok sorunla yüzleşmek durumunda kaldığını söylemek mümkündür.

Mutlak ve göreli açılardan yoksulluğu hissedenler, bu dilimlerde yoğunlaşmaktadırlar. Öte yandan Dünyada da Türkiye’de de yoksulluğa etki edecek türde bölgesel eşitsizliklerin yaşandığı görülmektedir.

 Literatüre dayalı olarak bakıldığında da, coğrafi anlamda yetersizlikler bir bölgeyi tarıma ya da hayvancılıkla geçinmeye zorlarken, diğer bir bölge insanına endüstri bitkilerini sunabilir, diğer bir bölgede ise sanayileşmenin zeminini oluşturabilir. Sonuçta bölgesel farklılıklar, gelirin elde edilmesine ve kullanım biçimlerine kadar yansımaktadır. Peki! Bu, insanlık kadar eski sosyal sorun karşısında ne yapılmalı? Kalkınma plancılığının doğru işletilmesi ile bölgesel eşitsizliklerin üstesinden sosyal araçlarla gelinebilmektedir. Yine sosyal politikalarla da önemli mesafeler alınabilmektedir.

Yoksulluk ele alındığında, tarihsel dönemler kendi içinde değerlendirilmelidirler. Her tarihsel sürecin toplumsal deneyimi, özgün sosyolojik okumalar yapılmasını gerektirir. Sonuçta Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan itibaren sosyal bir devlet niteliğine sahip olarak kimlik kazanmıştır. “Kimsesizlerin Kimsesi” olma düşüncesi, yoksullukla mücadelede sosyal ve ekonomik planlama içerisinde ele alınmış, uygulamada ve sosyal hizmet modellerinde iyileştirmeler yapılmıştır.

Kuşkusuz Osmanlı Devleti de sosyal sorunlarla mücadelede kendine özgü yöntemler üzerinden birtakım pratikleri yerine getirmiştir. Hastalar, yoksullar ve kimsesizler önemsenmiştir. Daha çok vakıflar aracılığıyla sosyal hizmetler sunulmuştur. Sonuçta Anadolu insanı açısından devamlılığın olduğu bir coğrafyada nasıl yoksulluk var olmuşsa, mücadele yöntemleri de var olmuştur.

Günümüzde yoksulluğun giderek küreselleştiği bir dünyada, yerel yöntemlerden hareketle yoksulların yoksul olma durumlarından kurtulmaları için çeşitli sosyal hizmetler sunulmaktadır. Oysa burada önemli olan küresel bir sosyal sorun haline gelen yoksulluğu önleme politikalarının küresel ölçekteki oyun kurucular tarafından samimiyetle ele alınması gerektiğidir. İnsani yoksulluk endeksi, ülkeden ülkeye değişebilir ancak, evrensel bakışın geçerli olması, insan hak ve özgürlüklerinin her birey için somut olarak var kılınması elzemdir.

Küresel servetin yüzde seksenini elinde bulunduran en zengin yüzde birin oturup düşünmesi gerekir. Çünkü, bu da başlı başına yoksulluğa yön veren bir faktördür. Servetin, azınlığın yararına olması, büyük kitleler açısından ayrımcılık, sosyal dışlanma ve ötekileştirilme getirir. Bu, gerçekçi bir değerlendirilme yapıldığında görülecektir ki, dünya barışını tehdit eden bir süreçtir. Hâl böyle iken, yoksulluk sorununu birçok uluslararası kuruluş gündeminde tutmaktadır. Birleşmiş Milletler, UNICEF vb… Ne var ki, bu ve bunlara benzer küresel organizasyonların daha etkili olmaları gerekir. Kadın ve çocuk yoksulluğuna da ayrı bir pencere açmayı anımsamakta fayda var. Yoksulluk, baktığımız zaman cinsiyetçidir de! Kadınları ve kız çocuklarını daha çok sarsar. Bu meyanda kadınların güçlendirilmeleri önemsenmelidir. İnsan onuru ve değeri sürekli güncel kılınarak, ekolojik yıkımla sınanan dünya kaynakları daha adil paylaşılmalıdır.

Sonuç olarak kendisini her an güncel kılan yoksullukla mücadelede temel çözüm yolu, sosyal devletin, her yurttaşı için adil bir toplum inşa ederek, yaşanılır bir toplumsal ve ekonomik koşulları oluşturmasına bağlıdır. Amaç yoksulluğu siyaset üretme noktasında kullanmak değil, refah hakları açısından yoksul insanları, sosyal adaletin hüküm sürdüğü, toplumsal koruma mekanizmalarının insan onur ve haysiyetini gözettiği, vatandaşlık gelirinin garanti edildiği reel bir zeminde hissedilemez noktaya geriletmektir.

Not: Bu yazı, sosyal hizmet magazin dergisinde yayınlanmıştır.


 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye  

 sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.