MESLEK BİLGİSİ

MESLEKİ ALANLAR

KAYNAK BİLGİLER

 

 

   

 

 

 

 Saat 8: atölye vakti

 

Aziz ŞEKER

 

              

 
   
   

 
     İnsan ve toplum durumları, sosyal sorunlar, belki de ortalama bir yurttaşın yaşamı boyunca karşılaşacağı bireysel dramlar, toplumsal çelişkiler, içinden çıkılmaz yalnızlıklar, yoksulluk, kayıplar, acılar, yaslar ve travmalar uygulamalı sosyal-sağlık mesleklerinin odaklandığı konular arasında yer alır. Sosyal çalışma günümüzdeki yaygın kullanımıyla sosyal hizmet mesleği de bu grup içerisinde yer alır. Elbette olmazsa olmazı, koşulsuz olarak var olma gücü sosyal devlet pratiğinden gelir. Son yıllarda dünyada hemen hemen herkesin kapısını çalan pandemi de gösterdi ki, etkisi sosyal sonuçlar doğuran her olgunun çözüm yolu kolektif mücadeleden yani sosyal politikadan, kısacası sosyal devletten geçiyor. Sosyal devletin varlığı ve gücü yurttaşlık hakkının kullanımı için bireyler adına önemli bir olanak oluşturmaktadır. Sözcükleri sosyal devlet tartışmalarından sosyal hizmet mesleğinin güncel konularına daha fazla taşımadan yazının başlığına dönmek istiyorum. Zamanında öykü ile hemhal olmuş biri olarak değerli meslektaşlarımın katkılarıyla ölümsüzlük kazanmış Saat 8: atölye vakti kitabını okumuş olmanın bilinciyle bir şeyler yazmak istedim. Baştan belirtmek isterim ki, meslektaşım, yazar Güven Tunç’un bu çalışmanın ortaya çıkmasında önemli katkıları olduğunu biliyordum. Çünkü atölye çalışması başladığından haberim vardı. Yer almayı da düşündüm. Ancak bazı editörlü kitap çalışmalarında bulununca atölye çalışmalarına katılamadım. Öte yandan çıkmasını merakla bekledim. Güven Tunç’un atölye çalışmasındaki titiz ve yönlendirici tutumunun yanında Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Genel Başkanı dost insan Ramazan Yüksel’in, Antalya Şube Başkanı Belma Özoran, yine aynı şubenin başkanlığını yapmış ve belediyelerde de büyük çabalar sarf etmiş Adem Akyürek’i elbette anmadan geçemeyeceğim. Ve kitabı bana ulaştıran sevgili İsmail Aslan’ı anmasam öyküleri incelemeye başladığım bu metin inanın ki eksik kalırdı. Emekleri önünde saygılarımı sunmak isterim…

Kitabın “Ön Söz”ünde Ramazan Yüksel, “sosyal hizmet uzmanları için çok önemli olan yazma eylemini bu kitapta göreceğimiz gibi bir esere dönüştürmeyi çok anlamlı ve önemli buluyorum” diyor. “İnsanlık Hallerini Yazmak” konusunda Güven Tunç ise yazdıklarında temel aldığı felsefeyi özetliyor. İnsan haysiyet ve onurunu ana değerleri gören sosyal hizmet mesleğinin özüyle uyumlu şeyler aslında dile getirdikleri: “İnsan haysiyeti, insanlık halleri konusunda gerçekliği yakalayabilecek deneyim, gözlem, bakış açısı, hayal gücü…” Bugüne kadar ne yazdıysa yürüdüğü yolun taşları buradan döşenmiş, iyi de olmuş!

Öykülere geçecek olur isek, ilk öykü, editörlüğünü yıllardır birlikte yürüttüğümüz sosyalhizmetuzmani.org sitesinin kurucusu Kemal Gökcan’ ait. “O Gün” öyküsünde benim de yedek subay olarak görev yaptığım Sarıkamış’a okuru götürüyor. “Yoksulluğun soğuk ile buluştuğu, ayazın insanın içine işlediği, her tarafın kar altında olduğu zemheri”nin kol gezdiği (s. 11) Sarıkamış’ta geçen öyküde geçinmek için ormandan kaçak odun getirmek zorunda kalan Zeki, Tajgin ve İsmail’in başından geçenler anlatılıyor. Kendi payıma Sarıkamış’ta geçen öyküyü okurken, çam ağaçlarının beyaz kar örtüsüyle buluştuğu oralarda, yaşadığım yılların uzak ve sıcak anılarına gittim.

Çisem Çınar, “Dalından Erik” adını verdiği öyküsünde, çocuk Zeynep’i ele almış. Erik yemek için abisiyle komşunun duvarına çıkan ama başına gelmedik işler kalmayan bir kız çocuğunun insanlık halini okuyoruz. Babasının şefkati oluyor çocukluğunu büyüten. Ne anlamlı demiş yazar: “…çocukluğun en güzel yanıydı. Ne zaman uykuya daldığını anlamadan sakin bir kucakta uyuyakalıp rüyalara dalmak ve nasıl olduğunu bilmeden yatağından uyanmak” (s. 24). Yazar “Dünek” ismini verdiği öyküsünde de Hasan amca karakteri etrafında olayı kurgular. Yaşlı psikolojisini yakından görmek isteyen okur için öykünün yaşam koşullarını sorgulayıcı bir içeriğe sahip olduğunu belirtmek isterim.

“Deli miyim?” isimli öykü Derya Çoban Maraşlı’ya ait. Kimseye zararı olmayan bir insanı işliyor. Hilal bu… Kendisini öyle dokunaklı anlatıyor ki: “Ben hep sustum… Kaçtım insanlardan; kimseyi görmemek için gündüz yattım, gece çıktım dışarı. Ben sustukça ‘Normal değil bu’ dediler; üç-beş doktora götürdüler. Doktorlar ilaç verip gönderdiler. İçmedim o ilaçları” (s. 32). Bakın bir çevrenize, bu duyguları yaşayan insanları göreceksinizdir. Aynı yazara ait bir başka öykü ise “Kubat Deresinin Sesi” adıyla kaleme alınmış. Döndü Kadını anlatır yazar, tüm canlıları seven güzel yürekli bir insanı…

Adem Akyürek, “Tutsaklığın Her Türlüsüne Karşıyız” isimli öyküsünde okuru 2000’li yıllara götürür. Pandeminin etkileri gözler önüne seriliyor. İş kurmaya çalışan insanları, sonra başlarına gelenleri. Bir icra meselesine dönüşüyor olay örgüsü… Akyürek, “Sevgili Dostum” isimli öyküsünde de, meslektaşlarına eğiliyor. Onların dünyasına, İsveç’te yaşayan sevgili dostu Bekir Demirörs’ün ölümünden hareketle anılarına değiniyor: “Ne çok severdin arkadaşlarınla bir arada olmayı. Bilmem ki ne bulurdun bu 87 delilerinde? Ne çok severdin hepsini. Hiç birinin hakkında kötü söz etmez mi insan? Kızmaz mı? Küsmez mi? Bir kez olsun sesini yükseltmez mi insan?” (s. 66). Yazarın bir diğer öyküsü “Kefensiz Bedenler” ismiyle kurgulanmış. Besledikleri sürünün peşinden aile büyükleriyle giden Hüseyin’in Öşür vergisi ile ilgili annesiyle konuşması bir dönemin tarihsel gerçekliğine vurgu yapması açısından ilginç kareler içeriyor.

Emine Koç’un “Kesik Saç” öyküsünde Kadıfekale, Basmane derken İzmir’deyiz. Aysel’in yaşamı giriyor beyaz sayfalara. Ölüm ve sevda üzerine değinmiş yazar: “Ölüm bir tek beden mezara girince mi olur, sevdiğinin gözünden düşünce, gönlünden geçince ölenler, söyleyin nereye gömülür?” (s. 44). Yazar “Kılpayı” öyküsünde de acı sosyal gerçeklere dayalı, içinde sevda, ölüm, trajedi olan ve bir “ölüm meleği meşgulken yanı başında” sözcüklere dökülen ülke gerçeklerini verir (s. 51). Koç’un “Mülk” isimli öyküsünde ise çocukluğuna yolcuk yapan, taşra şehirlerinin atmosferiyle bizleri buluşturan sokaklara, caddelere sürükleyen kahramanın içsel çalkantılarını okuyoruz. Yazarın ifadesi adeta sözün gücünde buluşur: “Bir Anadolu inanışıdır; hiçbir canlının yuvası bozulmaz…” (s. 184).

Selahattin Erpolat, “Dize Vurulan Balta” isimli öyküsüyle kitapta yer almış. 2022 Kurban bayramı arifesine okuru götürüyor. Sonra 1990 Baba ocağına ve 1977 Kurban bayramı arifesine. Tarihsel kesitler içinde kurguladığı öyküde bir babanın düşüncelerine ortak oluyoruz: “Ben sadece okudum, öğrendim, insan olmaya, uygar davranmaya çalıştım. Dizime balta vurmamak için çocuklarımı iş seçimlerinde özgür bıraktım. Mutlu olabilecekleri bir hayatlarının olması, yetkin birer insan olmaları için gereken çabayı göstermeye çalışıyorum” (s. 60).

Belma Özoran, “Posta Kutusu 169 / Kırık Kalp” isimli öyküsünde uzaklardan babasından mektup bekleyen bir çocuğun iç dünyasını yazıyor. 12 Eylül 2023 tarihinde İsveç’te vefat eden sosyal hizmet uzmanı Bekir Demirörs’ün kaleme aldığı “Mehmet” isimli öykü, bizleri çok derinden yaralayan 6 Şubat 2023 depreminde yaşamını kaybedenlerden meslektaşımız Mehmet Öksüz’ü anlatıyor. Kültürel mesleki değişim programı olan CİF aracılığıyla Mehmet’in İsveç’e gidişi ve oradaki günleri aktarılıyor. Sonra deprem ve “ben gelirim sana” sözcükleriyle acı bir tat bırakarak geride, bitiyor öykü…

Suzan Oktay Erol’un “Damla” isimli öyküsünde, bir damla nefesin önemini hastane yatağında mücadele veren öykünün öznesinden dinliyoruz. Sebahat Ergin Balcı, “Asırlık Köklerin Toprağından Ayrılışı” isimli öyküsünde, Ayşe Ana karakteri üzerinden mübadeleyi konu alıyor. Öküz arabaları ile birlikte günlerce yol gidip Vardar Ovası’na gelen ailede Ayşe’nin türküsü hüzünlendirir okuru: “Mayadağ’dan kalkan kazlar, / Al topuklu beyaz kızlar. / Yârimin yüreği sızlar; / Eğlenemem, aldanamam, / Ben bu yerlerde duramam… / Vardar Ovası, Vardar Ovası / Kazanamadım sıla parası. / Mayadağ’ın yıldızıyım, / Ben annemin bir kızıyım, / Efendimin sağ gözüyüm…” (s. 92). Mübadele olgusu Cumhuriyet tarihi içinde çok önemli tartışmalarıyla güncelliğini yitirmeyen en önemli göç olaylarından biridir. Öyküde bir ailenin bu açıdan yaşadıkları bütün çıplaklığıyla işlenmiş… Yazarın kitapta yer alan diğer bir öyküsü “Bir Annenin Hayal Kırıklığı”nda Ümmü’nün yaşamına tanıklık ediyoruz.

“Hop Haa” öyküsünün yazarı Fatma Savaş Sandalcı. Ekoyazın açısından da değerlendirilecek bu metinde Mahmut ve Bayram kardeşlerin dünyalarına gidiyoruz. Davulcu ve zurnacı kardeşler bunlar. Bir yarışmanın gençler açısından etkilerini ve sonuçlarını değerlendirmek adına anlamlı bir öykü.

Şerafettin Sayar, “Çığlık” ismini verdiği öyküsünde köylerinden şehre okumaya giden üç lise öğrencisini konu almış. Başlarından geçen olumsuz bir karakol olayı “başkalarının da yaşamaması umuduyla” öyküde noktalanır. Yazarın kaleme aldığı diğer bir öykü “Bir Kuş Oluverdim”. Yazar, öyküsünü Adana’nın Aladağ ilçesinde 2016 yılında bir pansiyon yangınında hayatını kaybeden çocuklara adamış. Köyünde okul olmadığı için kasabadaki okula giden bir çocuğun ölümle sonlanan penceresinden yaşananlara bakıyoruz.

Hatice Can Engin’in “Dostluk” isimli öyküsünde Roos’un hayatına odaklanılıyor. Komşuluk ilişkileri açısından da değerlendirilmesi gereken bu öyküde dostluğun bütün inceliklerini yakından görme olanağına erişiyoruz. Şivan Ekici, “Yaşamın Kıyısında” ismini verdiği öyküsünde Şems’in üniversiteden mezun olduğunda babasının ölümü karşısında duyduğu o evrensel kayıp duygusuyla okuru yüzleştirmeyi dener.

Sare Macit, “Portakal Kabuklarından Şekerlemeler” ismini verdiği öyküsünde, özne olarak öykünün kahramanı yani anlatıcısı oluyor. Bir anda Eskişehir-Ankara tren yolculuğunda buluyoruz kendimizi. Bir bakıyorsunuz sevgili Metin Altıok yanı başınızda: “Artık benim onurum, eğri pervazında, ahşap bir kapı gibi gıcırdayıp duracak” (s. 170). Tren yolcuğunun duygusu anılarla yıkanıyorken, okur da “portakal kabuklarından şekerlemeler” yapacağını söyleyen yazara el sallıyor Ankara Garından.

“Kapı” ismini verdiği öyküsünde Emine İclal Doğan, eğitimli genç işsizliği sorununu Fidan karakteri üzerinden ele alıyor. Aile içinde işsizliğinin gündeme getirilişi Fidan özelinde verilirken, işsizlik sosyal probleminin bireyde oluşturduğu psikososyal durumu göstermesi açısından irdelenmesi gereken bir öykü. Yazarın diğer öyküsü “Tünel” adını taşıyor. Bu öykünün kahramanının adı da Fidan. Ellili yaşlarına gelmiş yalnız yaşayan bir kadının yaşamı anlamlandırma uğraşısı öyküye feminist edebiyat havası katıyor.

Evet, sona doğru geldik. Doğrusunu söyleyeyim, meslektaşlarımızın buna benzer yeni çalışmaları gelecektir. Sevgili yazar Güven Tunç’un yol göstericiliğinde başlayan bu serüven “amatörlükle” geçiştirilmeyecek kadar yeni karşılaşmaların mayasını taşıyor içinde… Kimisinin meslekten isimlerini bildiğim kimisini yaşamımın bir döneminde tanımış olduğum öykü yazarlarını sevgi ile selamlıyorum.

Yaşamın hoyrat gerçekliği, artık akışkan bir hâl almış insan ilişkilerinin kırılganlığı, sıradanlaşma, hız, dünyayı yaşayamama, adil olmayan yaşam koşulları, anlamını yitiren ütopya, adaletsizlik, düşsüzlük ve her an herhangi bir yerde yüzümüze çarpan gerçeküstü olaylar, kurumsallaşan gözetlenme hissi, tüketilen gezegen, sonu gelmeyen insan göçü, ormansızlaşma, yayılarak derinleşen yoksulluk, yeni barbarlık ritüelleri, iklim değişikliği kısaca insan ile başlayıp insan ile biten ve insan eliyle kötüleşen bir dünya çoğu zaman ağzımızda zehir tadı bıraksa da umut her zaman olacaktır.

Ve umut, meslektaşlarımızın, öykü yazarlarımızın düşüncelerini, düşlerini, geleceklerini beslemeye devam edecek olan en güçlü duygudur… Böyle bilinsin. Oyun bitmedi daha!

Kaynak: Saat 8: atölye vakti. (2024). Tunç, G. (Ed.). Ankara: Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Yayını. syf:185.

 
 
 
 

 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye  

 sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.