|
|
|
İLK AŞK (YURT GÜNLÜĞÜ 9)
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dastanilyas@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
|
Bu yıl ortaokul son sınıftayım. Liseye
geçmem için şunun şurasında birkaç ay kaldı. Ortaokulun bitmesine bu kadar
az zaman kalmışken keşke diyorum her şey yüreğimin derinliklerinde kalsaydı
ve ben Eylem’e olan platonik aşkımla mezun olsaydım. Vallahi sevgili
güncem ben de ilk aşk deneyimimin bu enkazı altında kalacağımı tahmin
etmiyordum, hem insan başına ne geleceğini bilmiş olsa hiçbir işe girişmez
değil mi?
Eylem, geçen yıl babasının bu şehre tayin
olmasından sonra okulumuza geldi. Aynı sınıftaydık ancak şubelerimiz
farklıydı. Kestane rengi küt kesilmiş saçları ve yeşile çalan çakır gözleri
ile yüreğimde başlattığı yangından bihaber bir yıl boyunca okula gelip
gitti. Ben de okula gelmekten ve okulda Eylem’i görüyor olmaktan aldığım
keyfi hiçbir şeyden alamadım.
Ona dair bildiğim şeyler; babasının savcı annesinin öğretmen olduğuydu.
Eylem, gelmeden önce okulda onun kadar güzel bir kız yoktu. Hatta
mahallede, bana göre bu şehirde bile Eylem’den daha güzeli yoktu. O benim
güzelimdi ve bunun içinde dünyanın en güzel kızıydı ta ki onunla ilk
buluşmamıza kadar…
Dedim ya okul benim için artık hayatımdaki en önemli mekân oldu. Derslerle
pek alakam olmasa da onunla çok alakalıydım. Yurttan her sabah çıkışım
kendime göre bir merasim gibiydi. Sabah uyandıktan sonra kendimi bakıma
alırdım. Sıcak suyun olmadığı zamanlarda soğuk su ile yıkanırdım. Asla ter
kokmamam lazımdı. Banyodan sonra akşamdan jilet gibi ütülediğim okul
pantolonumu ve her gün elimle yıkadığım ve bu kadar sık yıkanmaktan yakaları
epriyen beyaz gömleğimi giyer aynanın karşısına geçerdim. Eylem’i gördükten
sonra gömleğimde ve kravatımda bir daha yemek lekesi olmadı. Oysa, ondan
önce kravatımdaki yemek lekelerinden haftalık menü tahmin edilebiliyordu. Bu
yıl aldığım harçlıkların büyük miktarı jöleye gitmiştir. Kendim kadar inat
fırça saçlarıma istediğim şekli verebilmek için çok miktarda jöle harcamam
gerekiyordu. Okula gittiğim her gün iki dirhem bir çekirdek olurdum.
İnsan neden güzel ve yakışıklı görünme çabasında olur bunu anladım.
Karşımdakine kendimi beğendirmek ve onu etkilemeye çalışmak duygusuydu tabiî
ki bunun adı.
Teneffüs aralıklarını beklemekten dersleri takip edemezdim. Kendi kendime
keşke ders saati ile teneffüs saatleri değişse, kırk dakika boyunca ders
yerine teneffüs yapsak diye dalga geçerdim. Çünkü Eylem’i sadece on beşer
dakikalık teneffüslerde görebiliyordum. Teneffüs zili çaldığında hemen
dışarı fırlıyor ve gözlerimle onu arıyordum. Dünya Eylem’in etrafında
dönüyordu benim için. Onu görebileceğim bir köşeye geçer hareketlerini
izlerdim. Arkadaş grubuyla sohbet edişini, oyun oynayışını bazen de okul
bahçesinde gezmelerini izlerdim. Birkaç metre gerisinde de olsam ona
varlığımı hiç duyuramıyordum. Onun çekim alanında olmama ve başını çevirse
beni görecek olmasına rağmen bir kere olsun göz göze gelmedik. Sanki onun
için ben yoktum, hayalet gibi bir şey olduğumdan benim durduğum tarafa
baktığında boşluk görüyor olmalıydı. En çok canımı sıkan şeylerden biri bu
davranışı olmuştur.
Kendi kendime kıskançlık davranışlarına giriyordum. Onun, kendi sınıfından
bir erkek arkadaşı ile konuşmasına bile tahammül edemiyordum.
Eylem’e karşı hissettiğim ve beslediğim duygular yüreğimden taşmaya
başladığında bu durumu ranzadaşım ve yakın arkadaşım olan Ferhat’a –bizim
literatürde aynı ranzada yatan- anlattım. Ferhat sonraki günlerde kendisine
sürekli aynı şeyleri anlatmamdan sıkılmaya ve beni görünce kaçmaya
başlamıştı. Kendisine hak veriyorum çünkü platonik aşkımla ilgili o kadar
çok şey biliyordu ki farklı okullarda öğrenim görmemize rağmen bir gün
tesadüfen bizim okula gelse Eylem’i teneffüste şıp diye tanırdı. Eylem’i
gözümde o kadar yüceltmişim, büyütmüşüm ki onun insani yanları olduğunu bile
unutmuşum. Benim aşkım kirlenmez, ağzından kesinlikle kötü söz çıkmaz ve
bizim gibi tuvalette çişini yapmaz dediğimde Ferhat bana kızdı ve ağzına
bile yapar demişti. Aslında aklımı başıma getirmek ve daha oturaklı kararlar
almamı sağlamak istiyordu. Zira aşkımdan gözümün kör olduğunu bir tek ben
göremiyordum.
Ferhat, her seferinde nasıl arkadaşlık ve çıkma teklif edeceğim konusunda
bana yöntemler anlattı. Heyecanımı yenebilmem için sözde kendisi Eylem oldu
ve ben onunla prova yaptım. Bu çalışmaların hiç biri başarılı olmadı çünkü
sözel olarak çıkma teklif edecek kadar medeni cesaretim yoktu ayrıca
heyecandan dilimin tutulacağını ve bir tek kelime konuşamayacağımı
biliyordum. He sabah Ferhat’ın pohpohlayıp beni şişirmesi ile okula gidiyor,
akşama elim boş dönüyordum. Ferhat, daha uzaktan benim bu süklüm püklüm
halimi görünce o günde bir halt edemediğimi anlıyordu. Bana öğreteceği başka
yöntem kalmamıştı, çünkü onun söylediği hiçbir şeyi başaramadım. Son olarak
mektup yazmamı ve o şekilde aşkımı anlatmamı ve bir daha bu konuyla ilgili
kendisine en küçük bir söz bile etmeme mi yoksa benimle arkadaşlığını sona
erdireceğini söylediğinde anladım ki aylardır Ferhat’ın kafasının etini
yemişim, hem de öyle böyle değil.
Aslında Ferhat’ın bana verdiği akılları uygulamaya çalıştım. Bir keresinde
okul çıkışı onu evine kadar takip ettim; söz de tenha bir sokak arasında
aşkımı anlatacaktım. Ne gezer, Eylem’in arkasında yarım saat ona fark
ettirmeden yürüdüm. Birkaç metreye kadar yaklaştım, tam ağzımı açacakken bir
yumruğun boğazımı kilitlediğini hissettim. Saçlarım tel fırça gibi dikildi,
dilim ağzımda lahmacun küreği kadar büyüdü ve ayaklarıma demir külçeler
bağlanmışçasına olduğum yerde kalakaldım. Eylem, gözlerimin önünden nazlı
bir nehir gibi aktı gitti. Bir teneffüs sırasın da bahçede tek başına
oturduğu esnada konuşmak istedim ancak önünden başım yerde geçebildim.
Heyecanım ve cesaretsizliğim en büyük engelimdi ve ben bu engelleri
aşamıyordum.
En iyisi mektup yazmak ve sözel olarak anlatamadığım duygularımı yazı ile
anlatmaktı. Mektup yazmaya karar verdim. Etüt salonuna oturdum ve yazmaya
başladım. Eylem’e nasıl hitap etmem gerektiğine karar verene kadar
defterimden onlarca sayfayı yırttım. Bir türlü nasıl başlamam gerektiğini
bulamadım. En sonunda sadece “Merhaba Eylem” dedikten sonra yazmaya
başladım. Başlangıç için harcadığım kâğıdın on mislini beğenmeyerek
buruşturup attım. Altı üstü onu çok sevdiğimi ve onunla arkadaş olmak
istediğimi anlatacaktım. Bütün bir hafta sonum mektup yazmaya çalışmakla
geçti. Pazar akşamı yarım sayfalık bir mektup yazabildim. Mektup kâğıdının
boş kalan yerlerine çiçek resimleri ve Erosun okunun ikiye böldüğü kalpler
çizdim.
Pazartesi günü sınıf arkadaşım Sevgi’den yazmış olduğum mektubu Eylem’e
vermesini rica ettim utanarak. Sevgi, bana göz kırparak seni gidi çapkın
dediğinde yüzüm kan kırmızısıydı. Mektubun aşkıma verileceği teneffüs ben
sınıftan dışarı çıkmadım. Ders zili çaldığında Sevgi bir daha ki teneffüs
mektubun cevabın alacağını söyledi. Artık ders boyunca yerimde kıvranıp
duruyorum. Acaba Eylem nasıl bir tepki verecek, cevap olarak bana ne yazacak
diye. Dersin bittiğini haber veren zil sesi benim için başka bir şeyin
başlama işareti oluyordu. Bu yeni başlayacak olan şeyin hüsran mı ya da aşk
mı olduğunu bilmiyordum. Cevabın gelmesini yine sınıfta oturarak bekledim.
Sevgi’nin bana uzattığı ve özensizce katlanmış defter yaprağını açmadan önce
durakladım, derin derin nefes aldım. Teklifimin kabul olması için dua
ettikten sonra kâğıdı açtım. Eylem’in yazısı hiç de güzel değildi. Hatta
çivi yazısı kadar okunaksızdı neredeyse. Bu kadar güzel bir kız nasıl olur
da böylesine çirkin bir yazı yazabilirdi. Bunu önemsemedim önemli olan
Eylem, arkadaşlık teklifimi kabul ettiğini yazıyor oluşuydu.
Eylem beni ve varlığımı kabul ediyordu, özensiz yazısıyla. Dünya o an olduğu
kadar güzel görünmedi gözüme. Her taraf aydınlık, herkesin yüzünde mutluluk
ve tebessüm. Ağaçlar yemyeşil, bütün sözler aşka dair. Kuş cıvıltıları
sınıfın içinde. Ben bulutlara kadar yükseldim. Ağzım yay gibi kulaklarıma
kadar dayandı, kapanmıyor. Yüzüme bakan sanki kalbimin sevinçten kanatlanıp
açık ağzımdan çıkacağını sanacak. Yaşamak ne güzel… Aşık olmak…
Platonik aşkım bir süre de mektup aşkına dönüştü. Eskiden olduğu gibi yine
aşkımla konuşup sohbet edemiyorum. Ama bu sefer daha farklıydık.
Teneffüslerde birbirimize uzaktan bakarak gülümsüyorduk. Gözlerimizin içi
gülüyordu ve gözlerimizle bir aşkı yaşıyorduk. Akşam da kâğıda kaleme
sarılıp yazmaya başlıyorduk, birbirimizi deli gibi sevdiğimizi.
Etüt saatlerinde uzun uzun oturup mektup yazmalarımı öğretmenler ders
çalıştığıma yoruyor ve o kadar haylazlıktan sonra ders çalıştığıma
seviniyorlardı. Doğru etüt salonunda en uzun zamanı geçiren bendim ama bu
saatler boyunca ders çalıştığım hiç olmadı. Defterimin sayfaları sevgilim
için yazdığım aşk mektupları ile doluydu. Kütüphanede bulunan şiir
kitaplarını önüme koyuyor ve sevgilim için en güzel şiirleri arıyordum. Daha
güzel ifadeler kullanmak için kitapları karıştırıyordum. Benim bu hallerim
yoğun bir şekilde ders çalışıyor havası yaratıyordu. Bu zaman zarfında ders
çalışmadım ama bir sürü şiir ezberledim.
Uzunca da bir mektuplaşma döneminin arkasından bir yerde buluşup konuşma
isteğimi son mektubuma yazdım. Buluşmayı o da kabul ediyordu. Hafta sonu
parkta buluşacaktık.
Hafta sonu cumartesi gününü iple çektim ama o kadar zor geldi ki anlatamam.
Cumartesi günü sabah erkenden uyandım doğru banyoya gittim. Sıcak su günü
olmadığından soğuk su ile duş aldım. Dolabımı açtım ama o gün için giyecek
içimi açan bir kıyafetim yoktu. Oda arkadaşlarım bu konuda bana yardımcı
oldular. Aralarında kararlaştırmışlar sanki. Yılmaz’ın kırmızıçizgili
gömleği, İbrahim’in yeni aldığı kot pantolonu ve Sinan’ın sivri uçlu
ayakkabılarını giydikten sonra aynanın karşısına geçtim. Kendime ait olan
tek giysim yurtta dağılan iç çamaşırlarımdı. Onun dışında ne varsa emanet ve
bu emanet kıyafetler üzerimden birazdan kayıp düşecek hissi veriyordu.
Yarım kutu jöle harcayarak ancak istediğim şekle sokabildim tel fırça
saçlarımı. Yüzümde küçük bir tepe gibi duran sivilceyi patlatayım derken sol
yanağıma yumruk yemişim gibi bir kızarıklık çöktü. Dişlerimi üç kere
fırçaladım ağzım kokmasın diye.
Kendi fiziksel bakımımı yaparken bir yandan da Eylem ile karşılaştığımda
neler konuşacağımı prova ediyorum. Repliklerini ezberleyen tiyatro oyuncusu
gibi sürekli tekrarlar yapıyorum. Kızın karşısında suspus olmayım, konuşacak
konular bulayım diye bütün çabam.
Baharın son günleri. Parkta yeşilin her tonunu bulmak mümkün. Ağaçlar
meyveye durmuş. Kuşların yavruları büyümüş anneleri ile birlikte ilk uçuş
talimlerini yapıyorlar.
Randevu yerine Eylem’den bir saat önce gittim o da zaten randevu saatinden
yarım saat sonra geldi. Onun bana doğru her adımda yaklaşmasıyla birlikte
kalbim önce hafiften sonra tüm hızıyla çarpmaya başladı. Aramızda yarım
metre kalınca –ilk kez bu kadar yakın oluyorduk- birazdan kalbimin dışarı
fırlayacağını sandım. Kalbim göğüs kafesimi o denli zorluyor ki. Eylem,
yanıma geldiğinde prova ettiğim onca replikten aklımda bir kelime bile
kalmadığının o an farkına vardım. Belleğim sabah serinliğinde çarşaf gibi
duran kımıltısız denizdi.
Selamlaştıktan sonra karşılıklı oturduk. Krem rengi bir pantolon ve üzerine
açık leylak rengi kısa kollu tişört giymiş. Ayaklarında spor ayakkabılar.
Yüzüne bakıyorum. Şimdi ne olacak der gibiyiz birbirimize. Evet, buluştuk
peki şimdi ne olacak. Platonik aşktan mektup aşkına dönüşen ve şimdi kanlı
canlı karşımda duran, beni geceler boyu uyutmayan kız bu muydu? Aşkından
deliye döndüğüm, günlerce ranzadaşım Ferhat’ın kafasının etini yemem bu kız
içindi demek. Şimdi karşı karşıyayız.
Acemi iki sevgili nasıl davranırsa öyleyiz. Kimseden dişe dokunur bir söz ya
da hareket yok. Çemberin etrafında dönüp duruyoruz eş zamanlı olarak
çemberin içine giremediğimiz için konuştuklarımız yavan kalıyor. Zorlama ile
bir konuda birkaç kelime sarf ettikten sonra susuyoruz.
Parkta yarım saat kadar oturduktan sonra bir de karşıdan Yılmaz, İbrahim ve
Sinan’ın geldiğini görmeyeyim mi? Aklımdan, yanımdan geçerlerse onları
tanımamazlıktan gelirim diye geçirirken geldiler bizim oturduğumuz bankın
tepesine dikildiler. Ben daha ağzımı açmadan Yılmaz gömleğini, İbrahim
pantolonunu Sinan’da ayakkabılarını istedi. İşimin ne zaman biteceğini,
kıyafetlere ihtiyaçları olduğunu söylediler. Ben ne yapmak istediklerinin
farkına vardım ama durum hiç de kurtarılacak gibi değil.
Eylem, kocaman iki bilyeye dönen gözleriyle üçüne bakıyordu. Daha sonra
gözleri gelip benim üzerimde durdu. Üç tane sırıtan pişmiş kelle ve benim o
an yerin dibine geçmek isteyen halim. Kulaklarıma değin kan yükseldi. Bütün
damarlarım patlayacak ve kevgir gibi her yanımdan kan fışkıracak sandım.
Birisi hafiften parmağı ile dokunsa dokunduğu yerden kanım akardı kesin. O
an ölmeyi ya da bir anda yok olmayı isterdim. Ama ne yazık ki ne öldüm ne de
yok oldum. Girdiği evden çaldığı eşya ile birlikte tam kaçacakken yakalanan
hırsız gibi ışıkların bir an da yanmasıyla orta yerde kalakaldım.
Arkadaşlar, kıyafetlerini çabuk getirmemi tembihleyerek yanımızdan
uzaklaştıklarında bir çuval incirin berbat olduğunu biliyordum. Ne
mektuplarda ne de herhangi başka bir şekilde yetiştirme yurdunda kaldığımı
Eylem’e söylememiştim, söyleme gereği de duymadım. Bilmemesinin daha iyi
olacağını düşündüm ne yalan söyleyeyim.
Bir açıklama bekleyen şaşkın gözlerle karşı karşıya gelince insan nereden
anlatmaya başlayacağını kestiremiyor. Nereden başlamalıyım? Ben kimim, o
çocuklar kim, neler oluyor? Herhalde bütün bunların kendi içinde bir
açıklaması vardır?
Yetiştirme yurdunda kaldığımı, gelenlerinde yurttan arkadaşlarım olduğunu,
kıyafetlerin gerçekten onlara ait olduğu söyledim.
—Ne yani, senin hiçbir şeyin yok mu diye sorduğunda ben düşünüyordum. Hiçbir
şeyden kastı neydi acaba. Annem, babam yoktu, kardeşim yoktu; bana ait
hiçbir şey yoktu o zaman ben de yoktum.
Eylem’in kafasının karmakarışık olduğunu biliyorum, ilk defa duyduğu bu
kelimeler ona hiç bir şey ifade etmiyordu. Onun öğretmen annesi, savcı
babası ve kendine ait birçok kıyafeti vardı.
Kendimle ilgili gerçeği anlattıktan sonra Eylem’in bakışlarının süzüldüğünü,
hafiften başının eğildiğini ve tüm bu hareketlerin anlamının acıma olduğunu
sezinlediğimde artık sona geldiğimi anladım. Bu dakikadan sonra ortada ne
aşk ne de başka bir şey kaldı. Ben küçüldüm o karşımda devleşti. Ucu
küflenmiş bıçak ucu gibi acıyan bakışları gözlerimi oymaya başladı.
Fazla oturmadık, Eylem annesiyle alışverişe gideceğini söyleyerek kalktı ve
bana “hoşça kal” dedi. Kalışım pek de onun dediği gibi olmadı. Çekip
giderken benden, yani bir enkazdan, uzaylı bir yaratıktan, çökecek olan bir
duvarın altında kalmamaktan kaçıyor gibi gittikçe hızlanıyordu adımları.
Gitti, arkasına bir kere olsun bakmadan. Arkasına bir kere olsun baksaydı
içimde umut ateşi yanmaya devam edecekti. Ama bakmadı. Onun gidişiyle
kalbimin bir yeri de gitti. Sıcaklarda çözülen ve okyanusta başıboş gezinen
buz dağları gibi.
Her zaman olduğu gibi kendimle kalakaldım. İnsanın kendisiyle kalması
yalnızlık demek mi? Gözlerimdeki şelale çağlamaya başladığında yanaklarım
ıpıslak oldu. Sıcak gözyaşlarıma dokunmadım bile. Sessiz akan dere gibi
kendiliğinden bir zaman aktı gitti. Yavaşça yerimden kalktım ve şehrin tenha
sokaklarında yürüdüm bir zaman. Karanlık çöktükten sonra yurda döndüğümde
açlıktan ve yorgunluktan değil ama acınmaktan ve hüsrana uğramaktan yorgun
düştüm. Arkadaşlarımın eşek şakasından eğlenmeleri ve benimle alay
etmelerini duymadım bile. Yatağıma sırt üstü uzandım ve gözlerim karanlıkta
parlamaya başladı. Yastığa akan yaşları kimse görmüyordu.
Ertesi gün ve ondan sonraki günler Eylem’in yüzünü bir daha görmedim.
Karneler dağılana kadar geçen bir aylık sürede sınıftan dışarı adımımı
atmadım. Teneffüslerde onu görmemek için sıramda oturdum durdum. Okuldan en
son ben ayrıldım. Karne alıp okuldan mezun olduktan sonrada her şey ortaokul
sıralarında kaldı.
İşte böyle günce dost, ilk aşk maceram daha başlamadan hüsranla bitti. Arada
bir Eylem’i rüyamda görüyorum, sabah uyandığımda içimde bir sızı dilimde
acılık olsa da buna aldırmıyorum.
Arkasına bakmadan gidenlerin dönmediğini biliyorum artık…
|