|
|
|
MAYIS POTKALI
(YURT GÜNLÜĞÜ 5 )
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dastanilyas@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
|
Dostum ve Sırdaşım Güncem;
Mayıs ayı geldi çattı yine. Badem ve çağla ağaçlarının pembe beyaz çiçekleri
ile renklendi bahçemiz. Mevsimler arası geçişlerde en çok kış mevsiminden
bahar mevsimine geçişi seviyorum. Çünkü doğa üzerindeki ölü toprağını
silkiyor ve hayata merhaba diyor yeniden. Baharla birlikte ben de yeniden
doğuyorum inan ki.
Biliyorsun, her yıl mayıs ayında anneme diyerek bir mektup yazıp postaya
veriyorum. Bu yazacağım dördüncü mektup olacak. Yazdığım mektupların anneme
ulaşıp ulaşmadığını bilmiyorum, çünkü mektuplarım, her seferinde farklı bir
şehir ve adrese gidiyor. Mektuplara kendi adresimi yazmıyorum, zira
mektuplar dönüp dolaşıp tekrar bana gelsin istemiyorum. E be! Güncem, aşk
olsun, benim deli olduğumu da nereden çıkardın? Gerçi bir nevi delilik
olabilir ama bu ikimizin arasında kaldıktan sonra pek de önemli değil. Ben
annemin adresini bilmiyorum ve belki yazdığım mektuplar eline ulaşır diye bu
şekilde gönderiyorum. Şimdi müsadenle bu yıl ki görevimi yerine getirmem ve
mektup yazmam gerek.
“Sevgili Anneciğim,
Kuzucuğun –eğer yanımda olsan eminim bana böyle hitap ederdin- yine kaleme
kâğıda sarıldı, sana mektup yazıyor. Geçen yıl mayıs ayında yazdığım
mektubuma cevap yazmadığına göre bundan önceki üç mektubum gibi o mektup da
eline ulaşmadı. Benim içimde bir umut var, belki bu mektubum eline ulaşır.
Bu da ulaşmazsa belki bundan sonrakiler…
Anneciğim, öncelikle sana sitemlerimi yazmak istiyorum. Kaç mektup yazdım,
hala bana cevap yazmadın. İşlerinin yoğun olduğundan yazamadığını
düşünüyorum, yoksa Kuzucuğundan bir mektubu esirgemezsin sen, değil mi?
Benim boş vaktim var, ben sana hep yazarım. Bir yıl boyunca hayatımda olup
bitenleri bilmek isteyeceğini düşünüyorum. Kuzucuğun, ne yapıyor, nelerle
uğraşıyor, düşünceleri, hayalleri nedir, hatta sana küçük yaramazlıklarımı
da anlatırım. Her şeyimi anlatırım tabi, anneme anlatmayıp da kime
anlatacağım. Ha! Bir de Günce arkadaşıma anlatıyorum. Çünkü en güvendiğim
sırdaşım ve dostum o benim.
Çarşamba günleri yurdun posta günüdür. Postacı amcanın geliş saatlerini
artık ezbere biliyorum. Kısa boylu, pos bıyıklı postacı amca saat on biri
yirmi geçe yurdun kapısında görünüyor. Elinde bir demet posta paketini
bıraktıktan sonra başka adreslere umut dağıtmaya devam ediyor. Heyecanla
postacının ağzından çıkacak adımı bekliyorum ama adım anılmıyor. Bu çarşamba
postasında da mektubun yoktu. Ancak ben mektubunu beklemeye devam edeceğim.
Bu gün öğleden sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Yağmuru görünce
dayanamıyorum, kendimi sokaklara, kaldırımlara dar atıyorum. Yağmurda
ıslanmak çok hoşuma gidiyor. Odaya geldiğimde külotuma kadar ıslanmışım.
Kuzucuğum, üşütüp hasta olacaksın diyeceğini biliyorum. Ama ne yapayım
Anneciğim, yağmur tanelerini avuçlarımda biriktirmeye çalışmaktan zamanın
nasıl geçtiğini anlamıyorum. Avuçlarımda yağmur damlalarını biriktirmek,
sonra onların avuçlarımda dans etmesini izlemek kadar eğlendirici bir oyunum
daha yok. Yağmurlu havaları sevmemin bir nedeni de ağladığımın belli
olmaması. Yani şöyle, yağmurlu havalarda içimi daha rahat boşaltıp
ağlayabiliyorum. Gözyaşlarım ile yağmur tanelerini ıslatıyorum ve yüzümden
akan su damlalarının gözyaşı mı yoksa yağmur tanesi mi olduğu ayırt
edilmiyor. Yağmurlu günlerde ağladığım için artık geceleri yatağımda daha az
ağlıyorum. İlk zamanlar yorganı kafama kadar çeker saatlerce ağlardım,
ağlamaktan yastığımı ıslatırdı gözyaşlarım…
Anneciğim, Kuzucuğun bu yıl on üç yaşına girdi. Artık kocaman bir oğlun var.
Senin boyunun uzunluğunu bilmiyorum ama herhalde ayakta dururken
yanaklarından öpebilirim bu boyumla. Ranzama merdiven kullanmadan
bacaklarımı uzatarak tırmanabiliyorum. Yurdun giriş kapısına da zıpladığım
zaman elim değiyor artık. Öğretmenler görmediği zamanlar merdiven
tırabzanlarından da korkusuzca kayabiliyorum. Büyüdüğümü böyle takip
ediyorum. Bu mektubumda sana yine bir fotoğrafımı yolluyorum, bakalım
Kuzucuğunu tanıyabilecek misin?
Artık büyüdüm ya, uzun bir zamandır altımı ıslatmıyorum. Geçen seneki
mektubumda yazmayı unuttuğum şeylerden biri buydu. Oda arkadaşlarımın
sidikli paspas diye alay etmelerinden ve sosyal servisteki bulutlu mu güneş
mi çizelgesine sürekli bulutlu demekten sıkılmıştım. Sabahları kalktığımda
yatağımı kuru bulmak ve çizelgede güneşi işaretlemek kadar müthiş bir şey
yok. Yıllarca süren bu hastalığı, Kuzucuğun kendi iradesi ve kararlılığı ile
yendi. Kendi kendime artık büyüdüğümü, altımı ıslatmamam gerektiği söyledim
akşamları, sonra da kendiliğinden bu iş sona erdi. Şimdi her sabah yatağım
ve yüzüm güneşli.
Yurtta zaman bildiğin gibi geçiyor. Diğer mektuplarımda sana uzun uzun
anlatmıştım. Artık yurda, yurtta kalan arkadaşlarıma ve çalışanlara iyice
alıştım. İlk zamanlar korkuyordum ama artık korkularım da azaldı. Şimdilerde
yalnız kalmayı ve Günce arkadaşımla sohbet etmeyi daha çok seviyorum. Arada
diğer çocuklarla top oynuyoruz, ben pek beceremiyorum top oynamasını ama
takımda oyuncu eksik olunca arkadaşlarım beni de aralarına alıyorlar.
Şimdi kızacağını düşündüğüm bir olayı anlatayım: Gerçi bu fikir yakın
arkadaşım Yılmaz’dan çıktı. Yurdun yanında zerdali bahçeleri olan Dağıstan
amcadan söz etmiştim ya sana, işte o amcanın zerdalilerini aşırırken
yakalandık. Aslında ben yakalandım, Yılmaz benden büyük olduğu için kaçtı,
kurtuldu. Sonra da öğretmenlerden bir güzel azar işittik. Sana söz veriyorum
annem, bir daha böyle kötü şeyler yapmam ve kimsenin malını izinsiz almam.
Kızmadın değil mi Kuzucuğuna?
Geçen yıl sana verdiğim sözü tuttum ve sınıfımı takdir belgesi ile geçtim.
Ancak okulun kapanmasına pek sevinemiyorum. Yaz tatili başlarken yurttaki
arkadaşlarımın on dördü dışında hepsi ailesinin yanına izinli gittiler. Biz,
yine her yıl olduğu gibi yaz tatili süresince yurtta kaldık. Yaz
tatillerinde yurtta kalmak çok sıkıcı anne. Öğretmenlerimiz bizi deniz
kampına, pikniklere götürdüler ama yinede ruhumun sıkılması geçmedi. Uzun
tatilleri sevmiyorum, kimse kalmıyor yurtta. Arkadaşlarım ailesinin yanına
gidiyor, çalışanlarda izin alıyorlar. O zaman insana daha bir dokunuyor
kimsesizlik.
Bu arada okulda koro grubundayım. Koro grubunun ilk konserinde heyecandan
şarkıları unutmuşum. İlk defa kalabalık bir grup karşısında şarkı söylemek
kolay değildir herhalde. Tanımadığım o kadar insanın gözlerini üzerimde
hissedince sesimin kısıldığını ve boğazımın kuruduğunu hissettim.
Sonra, öğretmenimin dediğine göre sınıfta en güzel şiiri ben okuyormuşum.
Senin için de bir sürü şiir yazdım anneciğim. Ama Güncemden başka kimse
bilmiyor. Yalnızca sana okuyacağım o şiirleri. Ayrıca koroda öğrendiğim
şarkıları da söyleyeceğim.
Seni rüyalarımda görüyorum ama Anneciğim neden yüzünü benden saklıyorsun,
merak ediyorum. Rüyalarımda, uzun boyunu, ince belini, siyah saçlarını
görüyorum ama nedense yüzünü göremiyorum. Elimden tutmuş bir şekilde benimle
geziyorsun, ben yüzünü görmek için başımı kaldırıyorum ama yüzünde güneş
ışıltısı gibi bir parlaklık oluyor. Yüzünü ışıltıdan seçemiyorum. Neden
yüzünü göremiyorum diye sana soramıyorum da. Öğretmenimiz, bir gün ders
anlatırken meleklerin yüzü görünmez demişti, sen de melek olduğun için mi
yüzün görünmüyor, Anneciğim? Yüzünün sağ tarafında bir gamze çukuru, çenenin
de hemen altında bir et beni olmalı, siluetini gözümde böyle
canlandırıyorum, çünkü yanağımdaki gamze ve çenemdeki et beni, senden geçmiş
olmalı bana. Anneciğim, en çok da yüzünü merak ediyorum, mektubunda bana
kendini ve yüzünü anlat tamam mı ve fotoğrafını koymayı sakın unutma!
İki yıl önceki mektubumda sana sözünü ettiğim gönüllüm Necla abla vardı ya.
İşte o beni evine almak istediğini, onun oğlu olmamı istedi ama ben kabul
etmedim. Benim annem var dedim. Sen de benim dışımda başka bir çocuğa anne
olmazsın değil mi annem. Ben senden başka anne istemiyorum. Yurttaki bakıcı
annelere de isimleri ile hitap ediyorum. Ayşe anne ya da Dilek anne diyorum.
Bir tek sana Anneciğim diyorum. Yurttaki anneler her şeye kızıyorlar;
üzerimi kirletince ya da arkadaşlarımla yaramazlık yaptığımda
cezalandırıyor. Hiç sevmediğim yemekleri zorla yediriyorlar, başka bir şey
yemek ister misin diye sormuyorlar. Ben onlara naz yapamam, anneciğim ben
nazlanmak istiyorum ve benim nazımı da bir tek sen çekerdin, değil mi?
Seni çok özledim annem. Bir kerecik olsun kucağında uyumak için neler
vermezdim. Gözlerine bakmak, ellerini tutmak, seni doyasıya öpmek…
Hazırlıklı ol, seni bulduğum zaman öpücüklere boğacağım. Sen de beni… Şimdi
sana bir olay anlatacağım. Arkadaşım Yılmaz’dan söz etmiştim ya. Yılmaz’ın
annesi her hafta sonu geliyor. Ama annesi her geldiğinde Yılmaz’ı bulamıyor.
Ben gidip internet kafeden zorla çağırıyorum onu, kendisini çağırdığım için
de bana kızıyor. Bilgisayardaki oyunu bitirdikten sonra geliyor, annesine
yalancıktan sarılıyor ve harçlık aldıktan sonra tekrar internet kafeye
koşuyor. Annesi, onu görmek için acaba ne kadar uzaklardan geliyordur,
arkadaşım hiç bunları düşünmeden annesini kırıyor. Anneler kırılır mı hiç?
Yılmaz’ın bu soğuk davranışlarına kızıyorum, oysa sen beni görmeye gelmiş
olsan ben bir an olsun yanından ayrılmam. Senin boynuna sarılırım ve senden
hiç kopmazdım.
Mayıs aylarını hem seviyorum hem de sevmiyorum. Seviyorum çünkü sana mektup
yazıyorum, sevmiyorum çünkü yanımda değilsin. Bu anneler günü için, kırlarda
saatlerce gezdim ve senin için en güzel çiçeği buldum. Çiçeği özenle
kurutuyorum Günce arkadaşımın yaprakları arasında, bu mektubumla birlikte
çiçeği de sana göndereceğim. Aslında sana anneler gününde kocaman bir buket
çiçek almak isterdim. Rengârenk çiçeklerden oluşan kocaman bir buket,
kucağını dolduracak kadar büyük…
Anneciğim keşke beni doğurmasaydın. Yanlış anlama hemen. Hep senin karnında
kalsaydım, hiç ayrılmazdık. Et ete, ten tene, kan kana, hücre hücreye
birleşik bir halde yaşardık. Bak, beni doğurdun, ayrıldık. Doğurmasan
ayrılmazdık… Yanlış mı düşünüyorum dersin?
Bak bu sene yazdığım mektubuma mutlaka cevap yazmanı umuyorum. Ama işlerin
yoğunsa yine de sen bilirsin, bu sene olmazsa gelecek sene yazarsın. Nasıl
olsa ben her yıl sana mektup yazmaya devam edeceğim.
Kuzucuğun seni çok çok çok seviyor unutma Anneciğim.”
Günce arkadaşım, ben esasında fırtınalı deniz yolculuğunda bindiği gemisi
batan ve ıssız adaya düşen kimsesiz ve yalnız bir çocuğum. Şişelerden
hazırladığım potkalları denize atıyorum. Denize attığım potkal şişeleri,
adanın diğer tarafından tekrar sahile çıkıp orada birikiyor olmalı. Sahilin
arka tarafına gitmek ve orada biriken potkalları görmek ne büyük hayal
kırıklığı olur, değil mi?
Benim anneme yazdığım mektuplar acaba hangi adreslerde birikiyor. Biliyorum,
bu mektuplar anneme ulaşmıyor ama belki de gönderdiğim adreslerde başka
çocukların annelerinin eline geçiyordur. Ben kendi annemi ya da annem beni
bulana kadar bu mektup yazma işine devam edeceğim.
Sevgili Güncem, şimdi birazdan senden ayrılıp postaneye gideceğim. Çünkü
vakit kaybetmeden bu değerli mektubu postaya vermem lazım. Bakarsın bu sefer
doğru adrese gider mektubum. Ne dersin…
|