|
|
|
YURT GÜNLÜĞÜ
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dastanilyas@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
|
Sevgili günlüğüm. Bu gün benim için özel
bir gün. Yurtta geçirdiğim her gün özel aslında. Çok basit bir olayda
yaşadıklarımı anlatacağım. Beni dinlersen sevinirim çünkü anlaman gerekmiyor
zaten anlaması gerekenler de anlamıyor.
Sabah altı otuz sıralarında, henüz gün ağarmadan; nefes ve gaz kokusundan
ağırlaşmış karbon monoksit gazı soluduğum altı kişilik koğuşta rüyamın son
saniyelerini görürken koğuşun kapısına sopa ile vurulmaya başlar. Güm güm
diye bir tokmak sesi odaya girer önce. Nöbetçi amir haklı olarak gaz odasına
girmekte zorlandığından ya kapıyı tokmaklamakta ya da kapıya en yakın
ranzanın yatak başlığını dövmektedir. Bir yandan da uykulu ve yorgun ses
tonu ile bağırmaktadır: “Herkes kalksın, kahvaltı hazır, geç kalana kahvaltı
yok.”
Söylenerek yatağımda doğrulurum, gerinmeye ve kendime gelmeye fırsat
vermeden aynı boğuk sesi duyarım koridorun sevmediğim gri rengi duvarlarında
yankılanan. Sanki ne var sabahın köründe bu kadar yırtınmasalar, usulca
gelip omzuma dokunsa “hadi kalk” dese zaten kalkacağım. Hem de daha
dinlenmiş ve mutlu olarak. Sanki cephede düşman yaklaşıyor ya da tatbikata
gidiyoruz.
Yüzümdeki sinir tabakasını soğuk su arıtmaz, herkes gibi
yarım yamalak su çalarım elime yüzüme. Ellerimin üstü ve yüzümün bir bölümü
kuru kalır.
Yurtta yeni bir gün başlar. Odalar bir an da canlanır. Sabahın sessizliği
bıçakla kesilir, çocuk uğultusu toz tabakası gibi havaya kalkar. Okul
kıyafetlerimi giymek üzere dolabımı açarım. Gözlerim yanılıyor mu diye bir
kere daha kırpıştırırım ama yok. Dün gece askıya astığım ütülü okul
ceketimin yerinde yeller esiyor. Ceketim çalınmış, bizim lügate göre “yer
değiştirmiş.” Ceketimin yeni yeri hakkında kimsenin bir fikri yoktur.
Söylenerek ve söverek aranmaya başlarım, ama deneyimlerim bana öğretmiştir
ki yurtta kaybolan hiçbir malzeme bulunmaz. Bu yurt gerçeğine de nedense bir
çalışanlar inanmaz.
Kahvaltı etmek üzere merdivenlerden akan çocuk seline bırakırım kendimi. Bu
sel yemek salonu kapısının oluşturduğu sete takılır ve set önünde çocuk seli
durur. Kahvaltı hazır demişlerdi oysa hiçbir zaman hazır değildir. Dört
zeytin, bir dilim peynir, yarım ekmek ve bir bardak çaydır şehzade
sofralarının hazırlanmasını bu kadar geciktiren.
Kapı önünde biriken çocuk selinde dalgalanma başlar. Huzursuzca uyandırılan
kalabalık gerilir; herkes yanında yöresinde bulunan birine sataşır zira
beklerken yapacak başka bir şey yoktur. Günlük sürtüşmeler, sıra kavgaları,
tartışmalar ve küçük dalaşmalar başlamaktadır yine. Yemek salonun kapısı
açılır ve çocuk seli seti geçerek salondan içeri akın eder. Bu hengâmede
birkaç kişinin mutlaka ayağı takılır ve yere kapaklanır. Salonda bulunan
nöbetçi bu manzarayı izler ve sinir katsayılarının derecesine göre fatura
birkaç kişi haşlandıktan sonra ödenir.
Kocaman tabağa dört zeytin, bir dilim peynir, yarım ekmek ve bir bardak çay
büyük bir özenle dizilir. Bu kadar zahmete ne gerek vardı.
Nöbetçi, okul kıyafetlerini kontrol eder radar gibi tarayan gözlerle.
Masanın altına saklanabilsem derim keşke ama bir zenci gibi o kadar beyazın
arasından göze batarım. Daha birkaç lokma almışken şehzade kahvaltısından.
Boğuk ses haykırır: “Oğlum, nerede senin ceketin.” Sesimi mahzunlaştırıp
olayın mesulü olmadığımı anlatmak isteyen ezilmiş edamla; “hocam çalmışlar”
diyebilirim ancak. Böyle bir yalan da onların lügatinde olmaz. Olmamasının
nedeni ona göre okuldan kaytarmak istememdir. Azarlama ve paylama faslından
sonra yarım kalan şehzade kahvaltıma ayrılmak istemeyen yan gözle bakarak,
yukarıya ceketimi giymek üzere gönderilirim.
Ahmakça, dolabın kapağını tekrar açarım ama ceketin olmadığı gerçeği tekrar
yüzüme çarpar. Kendimce sinirlenir, çalana söverim. Arayarak bulamayacağımı
bir ben bilirim, yine de isteksizce birkaç dolap açar bakarım boşuna.
Karnım açlıktan zil çalmaktadır ama ceket olmadan kahvaltı yapmak öğrenciye
yakışmaz hiç. Ceketsiz kahvaltı etmek istemek ayrı bir küstahlık olur hem.
Şehzade kahvaltısından mideme indirdiğim iki zeytin, bir parça ekmek ve
peynirin midemdeki ağırlığı ve şişkinliği ile okul yoluna düşerim. Okulda
başarılı bir öğrenciyim, belki bundan faydalanırım diye geçer aklımdan. Okul
bahçesinde sırada beklerken dedektif lakaplı müdür yardımcısı beni anında
fark eder.
- “Ceketin nerede senin?”
- “…!”
- “Defol, öğrenciye benze de öyle gel”, der. Ceketsiz öğrenciye benzemezmiş
çocuklar.
Müdür yardımcısı okula almaz, mesai başlamıştır yurtta, oraya hiç gidemem.
Boynu bükük ortada kalırım. Önce parka giderim, boş parkta bir banka
çökerim. Yalan, birini olmayan bir şeye inandırmak için söylenir. Ben yalan
söylemiyorum ama kimseyi inandıramıyorum. Canım sıkılır yalnızlıktan.
Yakınlarda ki internet kafeye giderim, yapacak başka işim olmadığından.
Param yoktur, saatlerce bilgisayar başında oyun oynayanları izlerim.
Yokluğumda olaylar şöyle gelişir; okul rehberlik servisinden yurt aranır,
okula gitmediğim tespit edilir. Sosyal servis adımı not eder. Beni beklemeye
başlarlar hesap sormak için. Ne de olsa okullardan her gün okula gitmeyen
öğrenciler hakkında jurnaller gider yurda.
Öğlene doğru okulun paydos saatine yakın, karnımın da iyice acıkması
nedeniyle internet kafeden çıkarım ve yurdun yoluna düşerim. Korku,
tedirginlik, başıma gelecekleri bilen biri olarak yurdun kapısında kimseye
görünmemek için dua ederim. Ellerim cebimde, ürkek gözlerle kapıya
yaklaşırım. Korktuğum başıma gelir ve başımdan aşağı kaynar sular boşanır.
Grup sorumlum yurdun kapısında tören mangası ile karşılar beni. Kendisi, “o
beyim, hoş geldiniz” diyerek alaycı ifadeyle kulağımdan tutar ve sorgumun
yapılması için sosyal servise götürür.
Servisin orta yerinde dururum, açım ve açlıktan mecalim yoktur. Kimse
oturmam için bir yer göstermez. Ayakta dikilmem beklenir, oturduğumda sanki
bana olan öfkeleri azalacak ve suçum hafifleyecektır. Önce bir bağırma
faslı, hiçbiri diğerini dinlemeden, herkes her yönden bana bağırır, sonra
rahatlarlar. İçlerinden biri beni daha çok korkutmak ve sindirmek için arada
bir ayaklanıp “şimdi bir tane patlatacağım” deyip durur.
Odada kaç kişi varsa, sırayla söylenip, ahlak dersi ve nasihatler verirler.
Okula gitmez isem serseri olacağımı, sokaklarda kalacağımı, devletin bana iş
vermeyeceğini anlatırlar. Ama ne anlatılanları anlarım ne de konuşulanları
duyarım. Orta yerde öylece, ellerim birbirine bağlı, başım önümde dinler
görünürüm. Okulu sevdiğimi, okuyacağımı ama okula gitmeyişimin basit bir
nedeni olduğunu anlatamam.
Neden sonra birinin aklına mesleğinde öğrendiği, bir meslek ilkesi gelir ve
bilmiş tavrı ile arkadaşlarına; “müsaade edin, çocuğu anlayalım, bir de
kendisinden dinleyelim, oğlum anlat bakalım neden okula gitmedin” der.
Anlatacağım, anlatacağım da konuşmak için kendimde derman bulamıyorum.
Ağzımı açsam boğazımdaki sıkılı yumruk çözülecek ve o kadar azarlanma ve
aşağılanmadan sonra ağlayacağım. Ağlamamak için kendimi sıkıyorum. Ah bir
konuşabilsem! Biraz önce yumuşak mesleki tavırla yaklaşan, bir an da çileden
çıkarak tekrar soru yağmuruna tutar beni. Bu nasıl anlamak istiyor diye
düşünürüm.
Sorgu meleklerinin soru bombardımanı ve ağlamamak için takındığım
suskunluğum suçlu olduğum kanaatine vardırır onları. Biraz önce patlatacağım
bir tane diyenin isteği içinde kalmaz ve bana bir tane patlatır. Şaakk!...Herhalde
istediği olduğu için rahatlayıp, ben yerimde sendelerken o derin koltuğuna
çöker. Daha bir sürü nasihatten sonra beni odadan gönderir, aslında
kovarlar. Ben çıkarken kendi aralarında benimle ilgili söylenmeleri devam
eder. Kendilerince önemli bir sorunu çözdüler ne de olsa. Benim ne durumda
olduğum kimsenin umurunda olmayacak.
Öğlen yemeğinden de feragat ederek odama çıkıp, başımı yastığa gömüyorum.
Boğazımdaki sıkılı yumruğu çözdüğümde, ağlarım ağlarım…
Sevgili günlüğüm işte böyle. Beni anlamasan da, anlattıklarımın önemi olmasa
da dinlediğin için sana teşekkür ediyorum.
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|