|
Sabahın beşinde metroya binerler. Bazen
de otobüste görebilirsiniz onları. Ellerinde eskimiş bir poşet, sevişen
çiftlerin yanlarına otururlar. Bazen de benim yanıma. Yüzlerinde acı bir
gülümseme vardır. Altmış sene boyunca entegre olamadıkları topluma en
fazla o anlarda uyum sağlarlar. Sevişenlere bakmazlar. Bana da
bakmazlar. Ben onlara bakarım. Mutsuz görünmezler. Sadece biraz
yıpranmış bir halleri vardır.
Yolculuk uzun olduğundan arada şakalaşırlar. Ama etrafı rahatsız
etmezler. Koltukların ucunda oturur, inatla Türkçe konuşurlar. Almanlar,
Almanca bilmediklerini sanırlar kimi zaman. Halbuki Almancaları iyidir.
Denileni anlar ama konuşmazlar. Aynı benim gibi.
İnecekleri duraklar bellidir. O duraklar henüz onlar bu memlekete ayak
basmadan belirlenmiştir. Şikayet etmezler. Sıra geldiğinde hepsi teker
teker inerler iz bırakmadan. Bu anlar nereden geldiğimi hatırlayıp
hüzünlendiğim anlardır. Onlar hüzünlenmezler. İnerler ve asla
kaybolamayacakları şehrin sokaklarında hızlı adımlarla yol alırlar.
Akılcığın hükümdarlığını ilan ettiği ve bu uğurda çok canlar aldığı
topraklarda, her sabah beşte, tarihin hiçbir zaman yazmayacağı bu
insanlar, şehrin pisliklerini temizler, onu doyurur ve uyuturlar.
Hatırlanamayacak kadar eski bir tarihte kaybettikleri evlatlarının
acısını ruhsuz ve küstah bir çocuğa bakıcılık yaparak gidermeye
çalışırlar. Kazandıkları parayı ise her sene hiçbir zaman
bulamayacakları evlatlarını aramak için harcar ve geri dönüp bir sonraki
seneye kadar kaldıkları yerden devam ederler. Hiç akılcı olmadığı halde�
Acaba kaybettikleri evlatları ben olabilir miyim?
Marl- Berlin
Ağustos 2010
|