Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org


 

Küresel Yoksulluk ve Küresel Şiddet Kıskacında İnsan Hakları
Yasemin Özdek
Kaynak:http://www.toplumsalhukuk.net

İçinde yaşadığımız dünya düzeninde yoksulluk ve şiddet, önemini giderek arttıran kavramlar haline geldi. Kuşkusuz bu durum, yoksulluğun yayılmasıyla ve soykırım, silahlanma, savaş gibi aşırı şiddet biçimlerinin gündemdeki ağırlığını arttırmasıyla bağlantılıdır. Ne yoksulluk, ne de şiddet olgusu yenidir, ancak içinde yaşadığımız tarihsel evre, bu olguların günümüze özgü biçimlenişlerinden söz etmeyi gerektirecek ölçüde yeni özellikler taşımaktadır ve dünya sistemi gittikçe yoksulluk ve şiddetle karakterize olmaya başlamıştır. Yoksulluk ve şiddet kavramlarının güncel önemi dünya düzenindeki yapısal değişim sürecinde yatmaktadır ve yoksulluğu derinleştirip, şiddeti sıradanlaştıran tarihsel eğilim, egemen ideolojinin de ancak yoksullukla ve şiddetle "mücadele" söylemiyle meşruiyet üretebilmesini mümkün kılmaktadır.

 

İçinde yaşadığımız dünya düzeninde yoksulluk ve şiddet, önemini giderek arttıran kavramlar haline geldi. Kuşkusuz bu durum, yoksulluğun yayılmasıyla ve soykırım, silahlanma, savaş gibi aşırı şiddet biçimlerinin gündemdeki ağırlığını arttırmasıyla bağlantılıdır. Ne yoksulluk, ne de şiddet olgusu yenidir, ancak içinde yaşadığımız tarihsel evre, bu olguların günümüze özgü biçimlenişlerinden söz etmeyi gerektirecek ölçüde yeni özellikler taşımaktadır ve dünya sistemi gittikçe yoksulluk ve şiddetle karakterize olmaya başlamıştır. Yoksulluk ve şiddet kavramlarının güncel önemi dünya düzenindeki yapısal değişim sürecinde yatmaktadır ve yoksulluğu derinleştirip, şiddeti sıradanlaştıran tarihsel eğilim, egemen ideolojinin de ancak yoksullukla ve şiddetle "mücadele" söylemiyle meşruiyet üretebilmesini mümkün kılmaktadır.

Tarih de göstermektedir ki, kitlesel yoksullaştırma süreçlerinde yoksulluk, bizzat yoksullaştıranların söylemi olabilmektedir. 1789 Fransız Devrimi öncesinde olduğu gibi, bir yandan köylüleri yaygın biçimde mülksüzleştiren toplumun egemen sınıfları, diğer yandan yoksullara acıyan, hiç durmadan onlardan söz eden, onların hangi yöntemlerle rahatlatılabileceğini araştıran, yoksullara karşı sevecen bir yeni üslubu benimseyebilmiştir. (1) Günümüzde de benzer bir durum sözkonusudur: "Yoksullukla mücadele", sermaye örgütlerinin, hükümetlerin, hükümetlerarası örgütlerin yeni politikalarının "amacı" olmuştur. Yoksulluk gibi, şiddet karşıtı bir söylem de uluslararası egemen gündemde giderek daha merkezi bir yer edinmeye başlamıştır. Devletin güvenlik aygıtlarının yeniden yapılandırılarak güçlendirilme süreci, "suç" ve "terör" gibi şiddet içeren toplumsal eylemlerle mücadele amacıyla sunulmaktadır. Benzer biçimde, 21. yüzyılın savaşlarının failleri de, kendilerine "şiddet-karşıtı" bir amaçla bezendirilmiş "uluslararası terörizmle mücadele" söylemini seçmiştir.

Günümüzün küresel yoksulluk ve küresel şiddet sisteminin ana sorumlularının yoksulluk ve şiddetle "mücadele" söylemini benimsemelerinin çelişkili doğası açıktır. Bu açıklığa karşın, yoksulluk ve şiddetle mücadele adına gündeme giren yeni stratejilerin içeriklerine yakından bakmaya ve açıklanan amaçlarla tutarlılık taşıyıp taşımadıklarını saptamaya yönelik bir çaba da gereksiz değildir, hele bu stratejiler içine girdiğimiz yeni tarihsel aşamanın ve yakın gelecek için öngörülen politikaların genel özelliklerini belirlemeye de yardım edici nitelikte ise ve 21. yüzyılın başında uluslararası sistemdeki yeniden yapılanma sürecinin ipuçlarını veriyorsa.

Bu çalışmanın amacı da, uluslararası gündemi belirleyen bu iki yeni söylemin, yani "yoksullukla mücadele" ve "terörle mücadele"nin anlamını araştırmak, yorumlamak ve beraberlerinde getirdikleri programın genel çerçevesini ortaya koyabilmektir. Bu amaçla, çalışmada ilk olarak 1990'lardan bu yana geliştirilen yoksullukla mücadele stratejileri işlenecektir. İkinci olarak, şiddetin küresel boyutlarından söz edilecektir. Bu çerçevede, öncelikle "terörle mücadele" söyleminin içinde geliştiği uluslararası ekonomik-politik bağlam üzerinde durulacak, daha sonra günümüzün sermaye birikim sürecinde şiddete dayalı yöntemler ile devletin yeniden yapılanma sürecinde şiddetin rolü belirlenmeye çalışılacaktır. Çalışma, son olarak insan haklarının bugünkü durumuna dair bir değerlendirmede bulunacaktır.

"Yoksullukla Mücadele" Stratejileri

"Yoksullukla mücadele", uluslararası gündeme 90'lı yılların başında girdi. Ne var ki başlangıçta bu giriş, artan yoksullaşmaya sembolik bir tepkinin ötesine pek gitmiyordu. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ilkin 1992'de "yoksulluğun yokedilmesi uluslararası günü"nü (17 Ekim) ilan etti. (2) Bunu, yoksulluğun yokedilmesi uluslararası "yılı"nın (1996) ve "birinci onyılı"nın (1997-2006) ilan edilişi izledi. (3)

"Yoksullukla mücadele"nin kalkınma gündemine dahil oluşunda, Birleşmiş Milletler'ce 1995'te Kopenhag'da gerçekleştirilen Toplumsal Kalkınma Dünya Zirvesi kurucu bir rol oynadı. Zirve, yoksulluğun yokedilmesini "insanlığın etik, sosyal, politik ve ekonomik bir zorunluluğu" olarak kabul etti. (4) Ancak bu zorunluluk, "serbest" piyasa ideolojisi içine yerleştirilmişti. Bir yandan yoksulluğun arttığını tespit eden Zirve, diğer yandan küresel piyasa sistemini teşvik eden bir politikayı benimsedi. Zirve belgelerinde vurgulanan "toplumsal adalet ve kalkınmanın sağlanması", "zengin ve yoksullar arasındaki açığın kapatılması" gibi ideallerin gerçekleşmesi için de, gelişmiş ülkelerden azgelişmişlere resmi kalkınma yardımlarının aktarılmasından başka bir önlem öngörülmedi. (5) Bu önlem ise, yoksulluğu azaltma amacının ölü doğması anlamına geliyordu. Çünkü ABD başta olmak üzere gelişmiş devletler, 70'lerden bu yana kalkınma gündemini meşgul eden resmi kalkınma yardımlarını transfer etmede pek gönüllü olmamıştı ve uygulama, yardımın stratejik çıkarlara göre seçmeci bir biçimde verilmesinin tercih edildiğini gösteriyordu. Nitekim ABD, Kopenhag Zirvesinin resmi kalkınma yardımlarının aktarılmasını öngören taahhütlerine çekince koymayı ihmal etmedi. (6) 90'lar boyunca da gelişmiş ülkelerden azgelişmişlere resmi kalkınma yardımları artmak şöyle dursun, sürekli olarak azaldı. Bu durum, uluslararası alanda yoksulluğu azaltma amacının doğuşunun gerçekçi ve samimi olmadığını yeterince sergileyen bir kanıttı.

Dünya Bankası da, 1990'dan itibaren yoksulluğu azaltma stratejilerini açıklamaya başladı. (7) Ancak Bankanın süreç içinde revizyondan geçirdiği bu stratejiler de, yoksulluğun azaltılmasını "piyasa dostu" reformlara bağladı. Dünya Bankası da, Birleşmiş Milletler gibi, yoksulluğu Üçüncü Dünyaya özgü bir sorun olarak kabul etti ve "kalkınma" gündemine yerleştirdi. Bugüne değin değişmeyen bu yaklaşım, Kuzeydeki Güneyi gözardı ediyor, yoksulluğun küresel boyutunu gizliyor. Bankanın yoksulluk sınırı olarak geliştirdiği "günde 1 dolar" gelir standardı da, dünya yoksullarının sayısını manipüle ediyor ve yoksulların bir "azınlık" olarak gösterilmesine hizmet ediyor. (8) Dünya Bankası'nın Üçüncü Dünyaya uyguladığı bu standart, gerçekte bu dünyanın bireylerine "1'er dolar" değer biçilmesinden başka bir anlama gelmiyor. Günde 1 doları keyfi biçimde yoksulluk eşiği olarak kabul eden Banka, dünya nüfusunun yalnız beşte birinin (1.2 milyar) yoksul olduğu sonucuna ulaşıyor. İnsan yaşamını günde 1 dolarlık parasal bir değerle özdeşleştiren, bireylerin temel insani ihtiyaçlarını karşılamaları için Üçüncü Dünyanın her yerinde kişi başına günde 1 doların yeterli olacağını varsayan bu standart, aynı zamanda dünyada yoksulluğun azaldığı iddiasının ileri sürülmesine de imkan veriyor: Dünya Bankası, azgelişmiş ülkelerde yoksulluğun azalma eğiliminde olduğunu belirtirken, (9) Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Milenyum Zirvesinin hedeflerine kısmen ulaşıldığını saptıyor. (10) Eylül 2000'de gerçekleştirilen Milenyum Zirvesinde, dünyadaki yoksulluk oranının 2015 yılına kadar yarıya indirilmesi hedefi benimsenmiştir. (11) Dünya Bankası'nın 1 dolar standardının uygulanması sonucunda, yakında bu hedefe ulaşıldığının ilan edilmesi de sürpriz olmayacaktır.

"Yoksullukla mücadele", 1990'lardan 2000'lere geçerken egemen gündemde daha merkezi bir yer edinmeye başladı. Dünya Bankası, 2000/2001 Raporuna "Yoksulluğa Saldırı" adını verdi ve Banka Başkanı Wolfensohn, bu rapora yazdığı önsözde Bankanın "yoksullukla mücadele misyonunu" çalışmalarının merkezine aldığını bildirdi. (12) Gerçekte, 90'ların sonlarında yoksullukla mücadele, bir dizi başka uluslararası girişimin de konusu olmuş, Birleşmiş Milletler'den, Bretton Woods kuruluşlarına ve G-8 toplantılarına değin "uluslararası topluluk", son birkaç yıldır adım adım "yoksulluğu azaltma" amacında "uluslararası bir konsensus"a ulaşmıştı. Ne var ki bu konsensus, ne yoksulluğun nedenlerini doğru ve özeleştirel bir biçimde saptıyor, ne de bu nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik bir açılımı benimsiyor. Üçüncü Dünyada yoksulluğun azaltılmasının biricik çıkar yolu olarak neoliberal küreselleşmeden başka bir vizyona da yer verilmiyor: Dünya Bankası, artan yoksulluktan küreselleşme politikalarını sorumlu tutmak bir yana, bu politikalar uyarınca gerçekleştirilen reformların "yeterince başarılı" biçimde yürütülmemesinin yoksulluğu arttırdığını saptıyor. Banka, piyasa dostu reformların bazı yerlerde "hızlı" ya da "yavaş" yapılmasını başarısızlığın ana nedeni olarak görüyor ve -devletin piyasaya müdahalesi yerine özel teşebbüsü; kamu mülkiyeti yerine özel mülkiyeti; ulusal endüstrilerin yerine yabancı üretici ve yatırımcılarla rekabeti geçiren- piyasa dostu reformların "başarılı" olarak uygulandığı yerlerde ekonomik durgunluğun aşıldığını ve büyüme kaydedildiğini belirtiyor. (13) G-8 ülkelerinin isteği üzerine bölgesel kalkınma bankaları, Dünya Bankası ve IMF'nin hazırladığı "Küresel Yoksulluk Raporu"nda ise, ticari liberalleşmeye dayalı kapsamlı bir ticaret reformunun, yoksulluğu azaltmaya yardımcı olabileceği anafikri işleniyor. Bu rapor, ticari liberalleşmeyi maksimize etmeye yönelik bir ticaret reformunu, yoksulluğu azaltma politikalarının bir aracı olarak uluslararası alana sunuyor. (14)

Kısacası, küresel gündemde merkezi bir yer tutmaya başlayan yoksulluğu azaltma politikaları, daha "serbest ekonomi", "açık piyasalar" ve daha fazla "küreselleşme" sloganını benimsiyor. Ancak, bu temel önermeye bakıp yoksulluğu azaltma söyleminin egemen politikalara "meşru" bir imaj kazandırmaktan başka bir işlevi olmadığını iddia etmek de yeterli olmaz. Kuşkusuz, küresel gündemde gelişen yoksullukla mücadele, öncelikle bir retoriktir ve önerilen politikalara yakından bakıldığında bu politikaların yoksulluğu azaltma kapasitesine sahip olmadığı da görülmektedir. Dünya yoksullarının muhalefeti, özellikle de küreselleşme karşıtı hareketin yükselişi, yoksullukla mücadele söyleminin uluslararası gündeme girmesinde muhtemelen önemli bir rol oynamıştır. (15) Bununla birlikte, yoksulluğu azaltma stratejilerinin bir analizi, uluslararası yoksullukla mücadele gündeminin retorikten öte bir anlamının olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu ise, özellikle 1999 ve sonrasında geliştirilen yoksulluğu azaltma stratejilerinin, Üçüncü Dünyada bir yeniden yapılanma sürecini öngörmesi ve buna bağlı olarak uluslararası bağımlılık ilişkilerini de yeniden "reform"dan geçirmeyi hedeflemesidir.

1999'a değin uluslararası gündemde söylem ağırlıklı olarak gelişen "yoksulluğun azaltılması", 1999'da daha kapsamlı ve bütünlüklü bir programa dönüştü. Bu geçiş sürecinin dönüm noktasında Dünya Bankası Başkanı, Ocak 1999'da kapsamlı kalkınma çerçevesi (comprehensive development framework) için önerisini açıkladı. (16) Bu çerçeve, Üçüncü Dünya için uzun vadeli yeni bir kalkınma vizyonu sunuyor. Bu önerinin açıklanmasından kısa süre sonra, Eylül 1999'da IMF ve Dünya Bankası'nın yıllık toplantılarında, borçlu ülkelerin ulusal yoksulluğu azaltma stratejisi belgelerini (poverty reduction strategy papers-PRSPs) hazırlamaları kararlaştırıldı. Bu belgeler ile kapsamlı kalkınma çerçevesi arasında doğrudan bir ilişki vardır: Kapsamlı kalkınma çerçevesi, önümüzdeki dönemin genel kalkınma politikasını ve ilkelerini belirlemektedir, yoksulluğu azaltma stratejisi belgeleri ise kapsamlı kalkınma çerçevesinin ülkeler düzeyinde pratiğe geçirilmesi için ulusal eylem stratejilerini tespit etmektedir. Böylece yoksulluğun azaltılması, 1999'dan itibaren yeni kalkınma gündeminin merkezi öğesi olarak yer almaya başlamış ve bu gündeme yapısal olarak eklemlenmiştir. Üçüncü Dünyada "kalkınma"nın yeni adı, "yoksulluğun azaltılması"dır.

Kurulduğu yıllardan bu yana uluslararası kalkınma gündeminin ana aktörü olmaktan vazgeçmeyen Dünya Bankası'nın 2000'li yıllar için geliştirdiği yeni kalkınma vizyonu, yoksulluğu azaltmak bir yana, küresel dengesizliği arttıracak özelliklere sahiptir. Bu vizyonun odak noktasında, yerel koşulların merkeziyetinin tanınması yatmaktadır. Vizyonun birinci ilkesi yerelliktir. 60'lı yıllarda olduğu gibi, Üçüncü Dünyanın -gelişmiş ülkelerin kalkınma modelini izleyen, devletin aktif müdahalesine ve korumacılığa dayanan- ortak bir "kalkınma" stratejisi sözkonusu değildir. Dünya Bankası Başkanı, bu girişimin "merkezi planlamaya bir geri dönüş olmadığını" vurgulamayı da ihmal etmemektedir. (17) Yenilik, kalkınma stratejilerinin ülke temelinde belirlenmesindedir. Yeni kalkınma vizyonu, ulusal ve ulus-altı düzeylerde kalkınma stratejilerinin hazırlanmasını gerektirmektedir. Hatta, daha fazla ulus-altı (eyalet, il, kent ve belediye) düzeye yönelmiştir. Kent kalkınma stratejileri (city development strategies) ve toplulukların yönlendiriciliğinde kalkınma (community-driven development) stratejileri de bu vizyonun parçalarıdır. Anlaşılmaktadır ki, önümüzdeki dönemde küreselleşmenin yerelleşme ikizine ağırlık verilecektir. Dünyanın 70'ten fazla ülkesi zaten desentralizasyon sürecindedir. (18) Daha çok ulus-altı birimlere yönelen yeni kalkınma stratejisi de, bu yerelleşme döneminde işleyecek ilkeleri ve sistematiği belirlemektedir.

Kalkınma gündeminin yerelleşmeye yönelmesi, her ülkenin ve yerel birimin sunduğu farklı fırsatlara göre yatırım yapılması ve kredi açılması anlamına gelmektedir. Bu anlamda yeni strateji, eşitsiz bir "kalkınma" anlayışına dayanmaktadır. Kuşkusuz, 1950'ler sonrasında gündeme giren kalkınma stratejileri de eşitlikçi değildir. Ancak önümüzdeki dönem için saptanan yeni strateji, Üçüncü Dünyanın kendi içinde de eşitsizliği arttırma potansiyeline sahiptir. Kalkınma gündeminde yerelleşmenin asıl anlamı ise, Üçüncü Dünya ulus-devletlerinin rolünün azaltılmasında odaklanmaktadır. Daha fazla yerellik, Üçüncü Dünya hükümetlerinin kalkınmadaki rollerini ortadan kaldırmaya ve yerel birimler ile uluslararası sermaye arasında doğrudan hiyerarşik bağlar kurmaya yönelmiştir. Bu çerçevede yeni strateji, Üçüncü Dünya ulus-devletlerinin kendi ekonomileri ve halkları üzerindeki denetimini kabul eden 1945 sonrasındaki sistemden kopuş sürecini hızlandırabilecek ve sermayenin bugünkü ihtiyaçlarına cevap veren bir uluslararası sistemin örgütlenmesine katkıda bulunabilecektir.

Yeni kalkınma vizyonunun yerellik ilkesini tamamlayan ikinci ilkesi özelliktir. Hükümetler, kalkınma alanının oyuncularından yalnız biridir. Rolleri, hukuksal çerçevenin yaratılması ve sürdürülmesi ile sınırlıdır. Kalkınma alanının diğer oyuncuları ise, "çoktaraflı ve ikitaraflı katılımcılar", "sivil toplum" ve "yabancı ve yerli özel sektör"dür. Yeni kalkınma gündeminde ağırlık, sermaye kuruluşları ile sermaye destekli "sivil toplum" örgütlerine geçmiştir. Bu durum, özelleştirmenin kalkınma alanında da yankısını bulduğunu, başka deyişle kalkınma söyleminin özelleşmeci bir zihniyetle yeniden inşa edildiğini göstermektedir. Gerçekte son 20 yıldır gündemde olan bu çok boyutlu özelleştirme sürecinde adım adım büyük mesafe katedilmiştir. Farklılık, bu uygulama sürecinin ardından, eksikliklerin giderilmesine, reformların tamamlanmasına ve kurumsallaşmaya yönelinmesindedir. Bu bağlamda Dünya Bankası Başkanı, geçmişte "kolay" hedeflere yöneldiklerini, artık daha "zor" (daha çok kurumsal) sorunlara atak yapmaları gerektiğini belirtmektedir. (19)

Yeni kalkınma vizyonu, son 20 yıl boyunca Üçüncü Dünyada uygulanan bireysel proje ve programlardan, daha bütünlüklü, kapsamlı ve eşgüdümlü bir kalkınma stratejisine geçme ihtiyacından hareket etmektedir. Bu nedenle, yardım verenler arasındaki eşgüdüm (donor coordination), yeni vizyonun üçüncü önemli ilkesidir. Bu eşgüdüm, kreditörler arasındaki politikaların merkezileşmesi ve "kalkınma ortaklığı"nın kurulması anlamına gelmektedir. Dünya Bankası, 1990'ların başlarında örneğin Tanzanya'da 40 kreditör ve 2000'den fazla proje olduğundan yakınarak, kreditörler arasındaki eşgüdümün gerekliliğini vurgulamaktadır. (20) Özetle, yeni kalkınma vizyonu nesnesi kabul ettiği Üçüncü Dünyada yerelleşme ilkesini benimserken, kalkınma alanının yeni oyuncuları olan kreditörler arasında merkezileşme ilkesini kılavuz edinmektedir. Bu merkezileşme sürecinin boyutlarından biri de, Üçüncü Dünya hükümetlerinin IMF-Dünya Bankası ikilisine olan bağımlılığının arttırılmasıdır.

2000'li yıllar için öngörülen yeni kalkınma vizyonuna meşruiyet kazandırabilmek için, 1980-90'ların "kalkınma işbirliği" ilişkilerine yönelik eleştiriler de yükselmeye başlamıştır. Bu eleştirilere, sanki geçmiş uygulamalarda hiç payı yokmuş gibi, Dünya Bankası da katılmaktadır. (21) Banka, resmi kalkınma yardımlarının 90'lar boyunca azalmasını, "yardım" kurumunun çalışmadığının bir göstergesi olarak değerlendirmektedir. Bankaya göre, yardım verenler 90'lar boyunca kalkınma işbirliğini stratejik bir bakış açısıyla görmüşler, paralarını stratejik amaçlara göre seçmeci bir biçimde yönlendirmişler ve jeopolitik çıkarlara göre yardımda bulunmuşlardır. Banka, 80-90'lar boyunca kalkınma yardımının koşula bağlanmasını (conditionality) da eleştirmektedir: Koşullu yardım, yardım alan ülkelerin ihtiyaçlarını değil, yardım verenlerin çıkarlarını temel almıştır. Yardımın koşula bağlanması, yalnız kreditörlerin yardım alan ülkelerde amaçladıkları politik dönüşümleri sağlamalarına yaramıştır. Bankanın bu itirafı ilginçtir, çünkü son 20 yıl boyunca kredilerini yapısal uyum programlarının yerine getirilmesi koşulu karşılığında veren de aynı Bankadır. Bankanın eleştirilerindeki bu yüksek doz, ancak geçmiş "kalkınma işbirliği" politikalarının işlevini tamamlamasının ardından, yeni bir kalkınma stratejisinin ilanı için gerekli olabilirdi, nitekim Banka da bu gerekliliği karşılamaya yönelmiştir.

90'ların sonuna kadar uygulanan "kalkınma işbirliği" ilişkilerini yoksulluğu azaltma amacına odaklanmadığı için eleştiren Dünya Bankası, bu ilişkilerin reformdan geçirilmesinin zorunlu olduğu sonucuna ulaşmaktadır. Bankaya göre, kalkınma yardımının etkili olabilmesi için, yeni yardım biçimlerinin geliştirilme ihtiyacı vardır. Kalkınma işbirliğinin reform sürecinde Bankanın kilit önemde gördüğü kavramlar ise, ülke sahipliği (country ownership) ve ortaklıktır (partnership). Ülke sahipliği, her ülkenin gerçekliklerinin ve ihtiyaçlarının dikkate alınarak ulusal kalkınma politikalarının ve eylem planlarının hazırlanması anlamına gelmektedir. Bankaya göre, yeni dönemde yardım verenler kendi önceliklerini değil, yardım verdikleri ülkelerin önceliklerini temel alacaklardır. Aynı nedenle de, yardımı koşula bağlamaktan vazgeçeceklerdir. Ayrıca, bundan böyle yardımı hükümet fonksiyonlarından çok, belirli sektörlere yönelteceklerdir. Yani, artık yardımı doğrudan altyapı, eğitim, sağlık gibi belirli sektörlere yönlendireceklerdir. Yeni kalkınma işbirliğinin kılavuz ilkelerinden biri olan "ortaklık" kavramı da, azgelişmiş ülke hükümetlerinin kalkınma süreçlerinde özel sektör, özellikle de uluslararası sermaye ile birlikte hareket etmesi anlamına gelmektedir. Bu kavramın nihai amacı ise, Üçüncü Dünya hükümetlerinin uluslararası sermayeye olan bağımlılığına daha doğrudan bir nitelik kazandırmak ve şirketlerin siyasal iktidarları da paylaşmaya başlayarak giderek yönetme işleviyle donatılmalarını sağlamaktır. Bu amaç, uluslararası mali kurumların da gündeminde olan "şirket yönetimi" (corporate governance) kavramından açıkça görülmektedir.

Yeni kalkınma stratejisinin ana rotası, azgelişmiş ülkelerin kâr getirebilecek bütün sektörlerini uluslararası sermayeye yatırım alanı olarak açmak ve tarımdan kamu hizmetlerine değin her alanda azgelişmiş ülkeleri dışa bağımlı kılmaktır. Resmi kalkınma yardımlarının düşmesi ve son yıllarda etkili bir uygulamasının olmaması, Üçüncü Dünyaya yönelik yardımların sektörel temelde verilmesi için gerekçe olarak kullanılmaktadır. Bu "yardımlar" aracılığıyla, ülkelerin çeşitli sektörleri uluslararası sermayeye devredilecektir. Bu durum, önümüzdeki dönemde özelleşmenin alanının da genişleyeceğini göstermektedir. Yeni kalkınma stratejisi, azgelişmiş ülkelerde eğitim, sağlık, su, kanalizasyon, enerji, yol, nakliye, ulaşım, telekomünikasyon, çevre, kültür gibi alanları özelleştirip, uluslararası sermayeye açma anafikrine dayanmaktadır. Nitekim, Dünya Bankası Başkanı 1999'da açıkladığı kapsamlı kalkınma çerçevesinin boyutlarını sayarken, bu çerçevenin "insani" boyutu kapsamında eğitim ve sağlık sektörlerini; "fiziksel" boyutu kapsamında su, kanalizasyon, enerji, yol, nakliye, telekomünikasyon, çevre, kültür gibi alanları; ayrıca "spesifik stratejiler" çerçevesinde kırsal ve kentsel kalkınmayı da belirtmiştir. Kuşkusuz, bu alanlar kalkınma için önem taşır, ancak kritik olan bu alanların özelleştirilmesinin ve uluslararası sermayeye devrinin planlanmasıdır. Wolfensohn'un kapsamlı kalkınma çerçeve önerisi de, kalkınmayı özel sektör yatırımlarına bağlamaktadır. Ona göre, "büyümenin lokomotifi, hem yerli, hem de yabancı özel sektördür (...) Ekonomik büyüme için hiçbir şey özel sektörden daha önemli değildir." (22) Bu ifadeler, yeni kalkınma stratejisinin merkezi unsurunu ortaya koymaya da yeterlidir. Azgelişmiş ülke şirketlerinin uluslararası alanda rekabet gücünün sınırlılığı dikkate alındığında, bu yeni özelleşmiş "kalkınma" sürecinde başat rolü yerli yatırımcıdan çok, uluslararası tekellerin oynayacağı da açıktır. (23)

Dünya Bankası'nın kapsamlı kalkınma çerçevesini test ettiği ilk ülkelerden biri olan Bolivya için hazırlanan planda, "kalkınma" ve/ya da "yoksulluğu azaltma"nın Üçüncü Dünya için ne anlama geldiği de somutlaşmaktadır. Bolivya Hükümetine yer verilmeyen bu "yoksullukla mücadele" planında, Bolivya'nın -altyapıdan kırsal kalkınmaya; mali sistemden doğal kaynaklar ve çevreye; sosyal hizmetlerden tarıma; turizmden eğitim ve sağlığa değin- bütün sektörleri, çoktaraflı bankalar, iki taraflı kalkınma kuruluşları, özel sektör ve hükümetdışı kuruluşlar arasında paylaşılmıştır. (24) Dünya Bankası'nın önerdiği sektörleri kapsayıcı (sectorwide) kalkınma yardımı yaklaşımı da, her bir sektörün bir bütün olarak uluslarararası sermayeye devrini öngörmektedir. 1994'te Zambia Hükümetinin, belirli iller ve projeler kapsamında değil, ulusal sağlık politikası ve stratejisi için merkezi olarak Sağlık Bakanlığının kredilendirilmesini istemesi, bu yaklaşımın örnek bir uygulaması olarak değerlendirilmektedir. Dünya Bankası, bu tür uygulamaların "ülke sahipliği"ni güvenceye alacağını ve kreditörler arasındaki eşgüdüm sorununu bertaraf edeceğini belirtmektedir. (25) Bu örneklerden, yeni kalkınma vizyonunun temel ilkelerinden biri olan "ülke sahipliği"nin de, gerçekte uluslararası sermayenin ülkelerin belirli sektörlerine "sahip" olmasından başka bir anlamının olmadığı ortaya çıkmaktadır. Kreditörler arasındaki eşgüdüm ihtiyacını ise, azgelişmiş ülkelerin uluslararası piyasa sistemine dahil edilen sektörlerini uluslararası sermayenin bir plan ve düzen içinde paylaşması biçiminde tercüme etmek gerekir.

1990'ların sonlarında devreye giren ve sistemli olarak henüz iki-üç yıllık uygulaması olan yeni kalkınma stratejisi, uzun vadeli bir stratejidir, yaklaşık 20 yıllık bir dönem için tasarlanmıştır. Bu stratejinin test edildiği ülkelerde 2025'e kadar uzanan bir zaman dilimi için uzun ve orta vadeli kalkınma planları hazırlanmaya başlamıştır. (26) İçinde bulunduğumuz dönem ise, bir yandan bu yeni "kalkınma" sürecinin planlanma aşamasıdır, diğer yandan bu "plan"ın uygulanabilmesi için azgelişmiş ülkelere teknik yardımların akıtılmaya ve piyasa kapasitelerinin geliştirilmeye (capacity building) başladığı evredir. Ülkelerin ulusal kalkınma stratejileri gibi, yoksulluğu azaltma stratejisi belgelerinin hazırlanması için de teknik yardım sunulmaktadır. Her ne kadar, bu belgelerin "ülke sahipliği" ilkesi uyarınca hükümetlerce hazırlanacağı teorik olarak belirtilmekte ise de, Wolfensohn'un "eğer hükümette bunu yapacak yeterli kapasite yoksa, biz onların kendi stratejilerini kurmaları ve uygulamaları için destek ve yardım sunmalıyız" (27) ifadesinden anlaşıldığı üzere, ülke stratejileri de büyük ölçüde uluslararası kuruluşların teknik yardımlarıyla biçimlendirilecektir. Nitekim, uygulamada da bu "ulusal" stratejilerin genellikle uluslararası kuruluşlarca hazırlandığı görülmektedir.

Eylül 1999'da IMF-Dünya Bankası'nın yıllık toplantılarında borçlu ülkelerin hazırlamaları öngörülen ulusal yoksulluğu azaltma stratejisi belgelerinin, yukarıda anahatları açıklanan kapsamlı kalkınma çerçevesi ilkelerine dayanması kararlaştırılmıştır. Bu belgelerle, Dünya Bankası, IMF ve diğer kreditörler ile borçlu ülkeler arasındaki "ilişkilerin etkililiğini ilerletme"nin amaçlandığı belirtilmektedir. (28) Hükümetlerin ulusal çapta geniş bir "sivil toplum" ve özel sektör katılımıyla hazırlayacakları -ya da doğrudan uluslararası kuruluşların teknik yardımlarıyla şekillendirecekleri- bu belgeler, ülkelerin kalkınma önceliklerinin belirlenmesinde temel alınacaktır. Periyodik olarak güncelleştirilmesi gereken bu belgeler ile ülkelerin uzun vadeli stratejileri pratiğe aktarılacak ve bir eylem planına tercüme edilecektir. Yoksulluğu azaltma stratejisi belgeleri, kapsamlı kalkınma çerçevesini uygulamanın bir aracıdır. Bir yandan sermayenin yatırım planlarının belirlenmesi, diğer yandan ülkelere yönelik "yardım" stratejileri, ulusal çapta belirlenen bu belgelerden üretilecektir. Bu belgeler, dış yardımlar için bir kılavuz olacak ve mali yardımları biçimlendirecektir. (29) Hükümetler, hazırladıkları yoksulluğu azaltma stratejisi belgelerini IMF ve Dünya Bankası'na sunacak ve bu belgeler bu kuruluşların kredilerine de temel oluşturarak, kaynakların kullanılmasında kılavuzluk edecektir. Dünya Bankası ve IMF, ülkelerin sundukları belgelerdeki analiz ve hedeflerle bağlı değildir, sunulan stratejinin yardım programlarının düzenlenmesinde geçerli bir çerçeve oluşturup oluşturmadığını kendileri takdir edecektir. (30)

Görüldüğü gibi, yeni kalkınma vizyonu ve bu vizyonu pratiğe aktarmanın bir aracı olan ulusal yoksulluğu azaltma stratejisi belgeleri, IMF-Dünya Bankası'nın kredi politikalarını da revizyondan geçirdiklerini ortaya koymaktadır. Aslında bu revizyon, 20 yıldır uluslararası mali kurumların dayattığı yapısal uyum programlarının çerçevesini genişletme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Son 20 yıllık dönem boyunca bu programlar aracılığıyla Üçüncü Dünya ülkelerinin kamusal kurumları büyük ölçüde tahrip edilmiş, ulusal piyasalarda dışa açıklık ilkesi yerleştirilmiş, eski sosyalist ülkelerin de kapitalizme eklemlenmeleriyle piyasa ekonomisi hakimiyetini dünya çapında kurmuş ve böylece küreselleşmenin "birinci raundu" tamamlanmıştır. Üçüncü Dünyaya empoze edilen politikaların eski sistemi "yıkma" işlevini tamamlamasıyla, yeni düzeni "kurucu" politikalara sıra gelmiştir. Şimdi açılan "ikinci raund"da özel sektör için uygun yatırım iklimini yaratacak yeni "uyum" koşulları gündeme girecektir. Bu koşullar, temel hizmetlerin özel sektöre kaydırılarak ticarileştirilmesi ve yüksek oranlarda fiyatlandırılması; altyapı yatırımlarına özel sektörün dahil edilmesi; su, enerji, elektrik gibi temel sektörlerde uzun vadeli sözleşme sistemine geçilmesi; yatırımcı için düşük vergiler, düşük ücretler gibi avantajların dayatılması, kısacası yatırım rejiminin değiştirilmesini amaçlayacaktır ve "yardım" ancak bu koşullar tamamlandıktan sonra verilecektir. Bu yeni yatırım rejiminin, giderek pahalılaşan temel hizmetlerin müşterisi olmaktan başka rol biçilmeyen yurttaşların eğitim, sağlık gibi hakları da dahil olmak üzere, temel hizmetlerden yararlanma haklarını bütünüyle ortadan kaldıracağı açıktır. "Kalkınma", sözde yoksulluğu azaltmaya yönelmiştir, ancak özel sektörü kalkındırmaktan başka bir sonucu olmayacaktır.

Dünya Bankası Başkanının Ocak 1999'da önerdiği kapsamlı kalkınma çerçevesi, gelişmiş devletlerden kabul görmüştür: G-7 ve OECD/DAC ülkeleri, çoktaraflı ve ikitaraflı ilgili kurumlar, Wolfensohn'un çerçeve önerisini benimsemiştir. (31) Bu çerçeve, pilot ülkeler olarak saptanan Bolivya, Cote d'Ivoire, Dominik Cumhuriyeti, Eritre, Etyopya, Gana, Kırgızistan, Fas, Romanya, Uganda, Vietnam, Batı Şeria ve Gazze'de, Mart 1999'dan itibaren test edilme sürecine girmiştir. (32) 21'i Asya'da olmak üzere toplam 27 kentte, kent kalkınma stratejisi uygulanmaktadır. (33) Bazı ülkeler, yoksulluğu azaltma stratejisi belgelerini hazırlama sürecindedir. Uluslararası kuruluşlar ve kreditörler, bu belgelerin hazırlık sürecine yardım ve destek sunmaktadır. Dünya Bankası, IMF ve UNDP, bu sürece etkin olarak katılan kuruluşlardır. Örneğin, Vietnam'da yoksulluk analizi belgeleri, "hükümet, uluslararası hükümetdışı kuruluşlar ve kredi kurumları" tarafından hazırlanmıştır. (34) UNDP, 17 ülkede yoksullukla mücadele stratejilerini geliştirmektedir. 23 ülkede yoksulluk profili ve değerlendirmeleri çıkarılmıştır. (35) 2001'in sonuna kadar 15-20 ülkede yoksulluğu azaltma stratejisi belgesinin tamamlanması amaçlanmıştır. (36) Gelişmiş ülkeler ise, "kalkınma" gündemlerini "yoksulluğu azaltma" amacına uyarlayarak, dış politikalarını yenileme sürecine girmiştir. Örneğin, Alman Hükümeti Nisan 2001'de, 2015 Eylem Programını kabul etmiştir. Alman dış politikasında bir yenilenme olarak değerlendirilen bu programla, dış politikada birinci önceliği "yoksulluğu azaltma" almıştır. (37) Alman Hükümeti'nin Üçüncü Dünyada "yoksulluğu azaltma"ya tahsis ettiği mali kaynakların büyüklüğü de dikkat çekicidir. Alman Kalkınma Bankası (KfW), 1990'dan beri yalnız Asya'daki altyapı projelerine 12.9 milyar Euro sağlamıştır. (38)

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) de, kalkınma kavramını Doha Konferansıyla (Kasım 2001) birlikte politikalarının merkezine yerleştirmiştir. Bu Konferansla DTÖ'de yeni bir kalkınma gündemi kabul edilmiş ve görüşmeye açılmıştır. Ticarette liberalleşme sürecini devam ettirmeyi kararlaştıran Konferans, kalkınma için serbest ticaretin geliştirilmesini gerekli görmüştür. Konferansta, uluslararası ticaretin ekonomik kalkınma ve yoksullukla mücadele bakımından oynayabileceği olumlu rol vurgulanmış, (39) ulusal ekonomik kalkınma planları ve yoksulluğu azaltma stratejilerinin ticareti desteklemesi istenmiştir. (40) DTÖ'nün kalkınma ve yoksullukla mücadele gündemine dahil oluşundan, Bretton Woods kuruluşlarının geliştirdiği yeni politikaların uygulanma sürecine DTÖ'nün de katılacağı anlaşılmaktadır. Bu işbölümünde DTÖ'ye düşen rol ise, "kalkınma" ve "yoksullukla mücadele" adına dünya çapında serbest ticaret sistemine geçiş sürecini düzenlemektir. Bu amaçla DTÖ, azgelişmiş ülkelere teknik yardım vermeyi ve serbest ticaret için piyasa kapasitesini geliştirmeyi gündemine almıştır.

DTÖ'nün Doha Konferansında başlattığı yeni "kalkınma raundu"nun, bu örgütün azgelişmiş ülkelerin mal ve hizmet piyasalarını sınırsız biçimde uluslararası tekellere açmayı hedefleyen politikalarından bağımsız bir anlamı yoktur. Tarımdan hizmet alanlarına değin liberalizasyonu amaçlayan DTÖ, serbest ticaret kapsamına alınan sektörleri giderek genişletme amacını izlemektedir. Örneğin, DTÖ'de hizmet sektörlerinde liberalizasyonu öngören Hizmet Ticareti Genel Anlaşmasının (GATS) kapsadığı sektörleri genişletme müzakereleri sürdürülmektedir. Bu anlaşma çerçevesinde piyasaya açılması planlanan hizmet alanları, iletişim, inşaat, mühendislik, eğitim, enerji, su, çöp, çevre, sağlık, turizm, eğlence, kültür, spor, ulaştırma hizmetleri ve mali hizmetler gibi çok geniş bir alana yayılmaktadır. Sözü edilen hizmet sektörlerinde serbest ticaret ilkesinin kabul edilmesiyle, büyük bir kısmı kamu hizmeti alanında kalan bu hizmetler ticari bir meta haline dönüştürülecek, özelleştirilerek uluslararası sermayeye devredilecektir. DTÖ'nün yeni kalkınma gündemini de aynı amaç belirleyecek, kalkınma adına serbest ticaret düzenine geçiş teşvik edilecektir. DTÖ'nün bu kalkınma (yani serbestleştirme) dönemine geçiş sürecini kolaylaştırmak için devreye soktuğu teknik yardımlar, azgelişmiş ülkelerin "DTÖ kurallarına ve disiplinine uyumunu" (41) sağlayacaktır. DTÖ, teknik yardımın verilmesinde kreditörler ve ilgili hükümetlerarası kurumlar arasında eşgüdümün sağlanmasını da "acil ihtiyaç" olarak görmektedir. (42) Kısacası, DTÖ, azgelişmiş ülkelerin sınırsız piyasa sistemine geçiş sürecinde düzenleyici bir rol oynayacak, bu ülkelere özel sektör adına yeni yatırım kurallarını empoze edecek, piyasaların altyapısını ve kapasitesini geliştirecek ve bu piyasalara girmeye aday uluslararası sermaye kuruluşları arasında eşgüdümü sağlayacaktır. DTÖ'nün kalkınma gündeminin, serbestleştirilen azgelişmiş ülke piyasalarının uluslararası tekellerce bir plan ve eşgüdüm içinde paylaşılmasını sağlamaktan başka bir işlevi olmayacaktır. Bu paylaşım sürecinden Üçüncü Dünya ülkelerine düşen pay ise, sözde "kalkınma" ya da "yoksullukla mücadele" adına, DTÖ politikalarına uyarlanmak ve onun disiplinine tabi olmaktır. Belirtmeye gerek yok ki, bu sonuç yalnız DTÖ'nün "kalkınma" politikalarına özgü değildir; Dünya Bankası, IMF, Birleşmiş Milletler gibi diğer hükümetlerarası kuruluşların izlediği kalkınma ve yoksulluğu azaltma stratejilerinin de amaçları ortaktır. Bu örgütlerin her biri, kendi "uzmanlık" alanları çerçevesinde, "kalkınma" ve "yoksullukla mücadele" adını verdikleri yeni dönemde uluslararası bağımlılık ve sömürü ilişkilerini yeniden yapılandırmaya yönelmişlerdir.

Yeni kalkınma vizyonunun uluslararası eşitsiz sistemi derinleştirmekten başka bir sonucunun olmaması gibi, Üçüncü Dünyada yoksulluğu azaltma adına devreye giren yöntemlerin de yoksulların yaşam koşullarını daha da ağırlaştırmaktan başka bir işlevi yoktur. Dünya Bankası'nın öngördüğü başlıca yoksulluğu azaltma yöntemi, sosyal sermayenin geliştirilmesidir. Bu ise, sosyal güvenliğin özelleştirilmesine paralel bir anlama sahiptir. Gerçekte özelleştirmenin bu boyutu da yeni değildir. Ancak yeni olan, "sosyal sermaye" kavramının sunulmasıyla 20 yıldır test edilen bu sürece teorik bir çerçeve kazandırılmasıdır. Sosyal sermaye, bireylerin daha çok özel yaşam alanlarındaki dayanışma ve yardım ağlarını ifade etmekte; yoksulluğu azaltmak için aile üyeleri, komşular, yakın arkadaşlar arasındaki, etnik bağlar ve cemaatler temelindeki geleneksel ilişkilerin geliştirilmesi gerekli görülmektedir. Bu sosyal ilişkiler dizisinin bir toplamını oluşturan "sosyal sermaye"nin geliştirilmesiyle yoksulluğun azaltılacağı varsayılmaktadır. Dünya Bankası, "yoksulların sosyal kurumlarını inşa etmek gerekliliği"nden söz etmektedir, ancak bu sosyal kurumlar tamamen özel alanda tanımlanmıştır: Yoksul topluluklarda geliştirilmesi gereken, akrabalık sistemleri, yerel örgütlenmeler ve yoksulların informel alandaki kendi dayanışma ağlarıdır. Banka, sosyal sermayenin "dış destek" kullanılarak yaratılmasını ve geliştirilmesini de gerekli görmektedir. Bu dış destek, hükümetdışı kuruluşlar, dinsel örgütler gibi "sivil" kuruluşlar aracılığıyla sağlanacaktır. Devletin rolü ise, "sivil toplum" organlarının işleyeceği bağlamı ve iklimi biçimlendirmekten ibarettir. (43)

Yoksulluğu azaltmayı yoksul toplulukların kendi dayanışma ve yardım ağlarına bırakan bakış açısı, sosyal devlet fonksiyonlarını ucuz ve esnek bir sistem içinde özel alana kaydırmaktadır. Bu stratejide yoksulların hayatta kalmaları için devletin alması gereken sosyal bir önlem yoktur. Yoksullukla mücadele stratejisinin kendisi de sosyal alanın yeniden yapılandırılmasına yönelmiştir. Bu yeniden yapılandırma sürecinin ana doğrultusu ise, özel alanın genişletilmesi ve geleneksel cemaat ilişkilerinin güçlendirilmesidir. Strateji, geleneksel topluluk ilişkilerine hayat vermeye, cemaatçi yaşam tarzlarını dış destekle canlandırmaya ve toplulukların kendi içindeki hiyerarşik ilişkileri desteklemeye yönelmiştir. Geleneksel topluluk ilişkileri, sosyal güvenlik ve dayanışma gibi amaçlarla inşa edilmemiştir, bu ağların inşasındaki asıl amaç geleneksel iktidar yapılarını korumaktır ve bu yapıların sürdürülmesi de iktidarlar aracılığıyla sağlanır. Demokratik bir karaktere sahip olmayan bu yapıların da seçkinleri, elitleri ve liderleri vardır. Yeni politikaya göre, yoksul bireylerin hayatta kalabilmeleri için bu hiyerarşik yapılara olan bağımlılıklarını geliştirmelerinden başka çıkar yolları yoktur. Bireyleri etnik temelde birbirine bağlayan bağların da sosyal sermayenin bir unsuru olarak kabul edilmesi, etnik milliyetçiliği teşvik eden bir yön de taşımaktadır.

Son 20 yıldır Üçüncü Dünyada uygulamaya giren bireysel proje ve programlarla "yoksulluk yönetimi" için esnek ve ucuz bir sistem kurulması amaçlanmıştır. Uluslararası "yardım programları" tarafından finanse edilen çeşitli "sivil toplum" kuruluşları, yerel hükümetlerin pek çok işlevini aşama aşama üstlenmiştir. Devlet sosyal güvenlik alanından çekilirken, özel "yardım" programlarıyla yoksulların zorlukla da olsa hayatta kalmaları sağlanıp, köklü toplumsal değişim riski bastırılmıştır. Öte yandan, bu programlar aracılığıyla uluslararası sermaye ile yerel emek gücü arasında doğrudan tabiyet ilişkileri de kurulmaya başlamıştır. Bir yandan yerel işgücünü istihdam amaçlı projeler bu egemenlik ilişkilerinin tesisine aracılık ederken, diğer yandan dinsel kuruluşların "sosyal yardım" amaçlı programları, yoksul toplulukların hoşnutsuzluğunun dinsel kanallara akıtılmasında işlev görmüştür. Bu bağlamda, son 20 yıllık dönem boyunca sosyal yardım konusunda en fazla dinsel örgütlerin öne çıkmış olması anlamlıdır. Bu yönelimde önümüzdeki dönemde de bir değişimin olmayacağı anlaşılmaktadır. (44) Gerçekte dinsel kuruluşların "yoksulluk yönetimi"ni üstlenmesi, cemaatçi ilişkileri yeniden kurmayı hedefleyen sosyal sermaye yaklaşımı ile uyumludur; sosyal sermaye formasyonu dinsel temeldeki sosyal ağları da kapsamaktadır. Kısacası, 2000'li yıllar için öngörülen yoksulluğu azaltma stratejisi, yoksul topluluklarda bir yandan milliyetçiliği, diğer yandan dinsel bağları güçlendirme potansiyeline sahiptir. Kalkınma vizyonunun bu alandaki yeniliği, 20 yıldır test edilen uygulamaya hegemonik bir söylem inşa etmek ve meşruiyet üretmek için, "sosyal sermaye" kavramının takdimidir.

"Yoksullukla mücadele" stratejisinin sosyal alanı yeniden yapılandırmaya ilişkin tek yöntemi sosyal sermayenin geliştirilmesinden ibaret değildir. Yerel emek gücünü istihdama yönelik kamusal çalışma programları (public work programs; workfare), stratejinin bir başka önemli pratik aracıdır. Aslında sosyal sermaye ve kamusal çalışma programları arasında bütünleyici bir ilişki vardır: Yerel örgütlenmeyi geliştiren sosyal sermaye yaklaşımını, bu yerel birimlerdeki emek gücü için hazırlanan çalışma programları tamamlamaktadır. Bu programlar henüz pilot uygulama aşamasındadır, ancak önümüzdeki dönemde yayılarak Üçüncü Dünya işgücünün sömürüsünde bir model oluşturması muhtemeldir. Bu çalışma programları, gerçekte bir emek sömürü programıdır, çünkü bugüne değin emek sömürü cenneti olarak tabir edilen Üçüncü Dünyada sömürüyü daha da yoğunlaştırmaya adaydır. Çalışma programlarının benimsediği temel ilke, ucuz olmalarıdır. Alternatiflerinden ucuza gelen bu programlarda işçilere ödenen ücretler, "yerel piyasada niteliksiz emeğe ödenen en düşük ücret" üzerinden saptanmaktadır. Uzun vadede altyapıyı geliştirmeye yönelen çalışma programları, emek-yoğun projelerde, fiziksel olarak yorucu işlerde yoğunlaşmakta ve ağır çalışma koşullarını dayatmaktadır.

Üçüncü Dünyada pilot uygulamalarla gündeme sokulan kamusal çalışma programları, uluslararası sermaye açısından çeşitli işlevlere sahiptir: Bu programlara özel sektörün en yüksek düzeyde katılımı öngörüldüğünden, uluslararası sermayeye geniş bir yatırım alanı yaratmaktadır. Yol, kanal, okul, hastane inşaatı gibi kamusal yatırımlar, geçmişte devletin alanında kalmış, devlet bu yatırımların planlayıcısı ve uygulayıcısı olmuştur. Kamusal yatırımların planlama ve uygulama işlevinin de uluslararası sermayeye devri sürecinde, çalışma programlarının bu geçiş sürecinin somut araçları olarak konumlanma olasılığı yüksektir. Bu programlarda istihdam edilen işçilere ödenen ücretin minimum düzeyde tutulması, en düşük maliyetle azami kârın elde edilmesini sağlayacaktır. Çalışma programlarının öncelikle "sosyal sermayesi yüksek" topluluklara yönelmesi ise, sosyal sermaye yaklaşımı ile çalışma programları arasındaki pratik bağı ortaya koymaktadır. Uluslararası sermayenin yerel birimlerdeki muhatabı konumundaki cemaat liderleri ile akdedilen proje örneklerinden, geleneksel hiyerarşik ilişkilerden sermayenin sağlayacağı yarar da ortaya çıkmaktadır. Çalışma programlarının en önemli işlevi ise, Üçüncü Dünya emek cephesinde yarattığı yeniliktir: Bu programlar, Üçüncü Dünya "emek piyasalarında uzun vadeli makroekonomik bir reform" (45) girişimine aracılık etmektedir. Bu girişimin ana rotası, daha yoğun ve kitlesel emek gücü sömürüsünün düzenli ve disiplinli çalışma koşulları içinde sağlanmasıdır. Üçüncü Dünyada geçime yönelik üretimin yok edilmesiyle, özellikle tarım nüfusunun ücret düzenine sokularak proleterleştirilmesi ve emek gücünün yeniden düzenlenmesi anlamına gelen bu eğilim, çalışma rejimine doğru bir evrim sürecinin yaşanacağını da haber vermektedir.

Yerel düzeyde altyapıyı geliştirecek kamusal çalışma programlarının arka yüzünde, bu programlarda istihdam edilen işçiler bulunmaktadır. Tıpkı geçmişte yol yapımında yaygın biçimde istihdam edilen köle ve mahkum kitleleri gibi, günümüzün çalışma programlarının işçileri de, köleliği çağrıştıran koşullarda yaşamlarını "sürdürülebilir" kılmaya uğraşmaktadır. Bu programlardaki ücret düzeyi, yerel piyasada niteliksiz emeğe ödenen en düşük ücret üzerinden saptandığı için, kimi yerlerde gündelik ücret 1 doların altına inmektedir. Çeşitli yerel emek piyasalarındaki gündelikler, bu programların ücret düzeyi hakkında fikir verici niteliktedir: Tanzanya ve Nijerya'da 0.3-0.5, Uganda'da 0.4-0.5, Zaire'de 0.5-0.8, Mozambik'te 0.8-0.9 dolar gibi. (46) Bir kez yerel piyasaların en düşük ücret düzeyi standart olarak alınınca, çalışma programlarındaki ücretler de bu çerçevede seyredecektir. Hatta, çalışma programlarının "başarılı" olarak sunulan pilot uygulamaları, ücretlerin yerel piyasadaki en düşük ücret düzeyinin de altına inebileceğini göstermektedir. Örneğin, Arjantin'de Mart 1996'da başlatılan Trabajar programında aylık ücret düzeyi, "Buenos Aires'deki en yoksul % 10'luk nüfusun ana işinden elde ettiği aylık ortalama kazancın % 75'i" olarak belirlenmiştir. (47) Dahası, "yoksulluğu azaltma" adına gündeme sokulan kimi programlarla Üçüncü Dünyada angarya da geri getirilmiştir. Örneğin, Haiti'de USAID ve Dünya Bankası tarafından finanse edilen ve altyapı projelerinde yoğunlaşan İstihdamı Arttırma Projesinde, işçilere beş günlük ücretli çalışmaya karşılık bir gün bedava çalışma ilkesi uygulanmıştır. (48) Kamusal çalışma programlarının bir özelliği de, kitlesel bir istihdamı öngörmesidir. Örneğin, Hindistan'da uygulanan Maharashtra programında, ayda 500.000 işçi istihdam edilmiştir. (49) Arjantin'deki Trabajar programına ise, 350.000 işçinin katılacağı tahmin edilmektedir. (50) Bu göstergeler, Üçüncü Dünya için yeni bir kitlesel emek sömürü programının gündemde olduğunu düşündürmektedir.

İroni, yoksul kitlelerin sömürüsünü yoğunlaştıran çalışma programlarının "yoksulluğu azaltma" programları olarak sunulmasındadır. Ücretlerin düşük tutulmasının arkasındaki neden, işsiz yoksullara iş yaratmak, böylece yoksullara gelir kaynağı sağlamak olarak açıklanmaktadır. Yoksullar için hazırlanan pek çok programdan yoksul olmayanların yararlandığından yakınan Dünya Bankası, bu sorunu aşmak için etkili bir plan olarak kamusal çalışma programlarının gündeme getirildiğini belirtmektedir. (51) Yoksulluğu azaltma programlarından yoksulların yararlanması ise, ücretleri düşük tutarak sağlanabilecektir, çünkü bu programlara "en yoksullar"dan başka kesimler rağbet etmeyecektir. Böylece, başka seçeneği olmayan "yoksulların yoksulları", kamusal çalışma programlarına katılacak, bu programlardan gelir elde edecek ve bu şekilde dünyadaki yoksulluk azaltılacaktır! Bu bakış açısının, dünyanın en yoksullarına "köle" olarak açlıktan kurtulabileceklerini önermekten başka bir anlamı yoktur.

Dünya Bankası, işsizlik sigortasının pek çok "gelişmekte olan" ülke için uygun olmadığını belirtmektedir. İşsizlere "yardım" etmek için daha "iyi" seçenekler, sosyal yardım ve kamusal çalışma programlarıdır. (52) Sosyal yardım, başta dinsel örgütler olmak üzere, sermaye destekli "sivil" kuruluşlara havale edilmiştir. Kamusal çalışma programları ise, Üçüncü Dünya emek gücünün sömürgeleştirilmesine yönelmiştir. Kuşkusuz, bu programlardan önce de Üçüncü Dünya ucuz emek deposu olarak işlev görmüştür. Ancak yeni vizyon, sömürü oranlarını yoğunlaştıran bir çerçeve içinde, sermaye-emek ilişkilerini yeniden düzenlemeyi hedeflemektedir. Bu çerçevenin birinci eğilimi, merkez sermaye-periferi emek gücü arasında doğrudan tahakküm ilişkilerini tesis etmektir. Bu eğilim bağlamında, Üçüncü Dünya devletlerinin rolü azaltılmakta ve yeniden tanımlanmaktadır: Ulusal ekonominin yönetimine, gelirin ulusal çapta yeniden bölüşümüne ilişkin işlevlerinden arındırılan Üçüncü Dünya devletlerine küresel sistemin yerel "gece bekçiliği"nden başka bir rol biçilmezken, şirketlerin özerkliği gelişmektedir. (53) İkinci eğilim ise, dekolonizasyondan sonra, kalkınmacı devlet döneminde Üçüncü Dünya emek gücünün görece kavuştuğu "refah" düzeyinin geriletilmesi ve kölelik benzeri koşullara çekilmesidir. Küreselleşmenin açtığı yeniden sömürgeleştirme sürecinin asli anlamlarından biri de burada yatmaktadır. Çünkü kapitalist bir dünya sisteminde sömürgeciliğin öncelikli anlamını, merkez sermayenin periferi proletaryasını sömürgeleştirmesi/köleleştirmesinde aramak gerekir.

Dünya Bankası öncülüğünde geliştirilen "yoksulluğu azaltma" stratejilerinin yukarıda anahatları açıklanan araç ve yöntemlerinin nihai işlevi, periferiden merkeze transfer edilen iktisadi artığın büyümesidir. Sosyal güvenliğin özelleştirilmesi, devletin sosyal güvenlik harcamalarını minimum düzeye indirmekte ve borçların geri ödenmesi için mali kaynak yaratmaktadır. Sosyal sermaye yaklaşımı da büyük bir "para biriktirme aygıtı"dır(54) ve borç servisi amacına hizmet etmektedir. Yoksulluğun azaltılması için öngörülen bir başka araç olan dış borç yardımı ise, ağır borçlu ülkelerin borçlarını "sürdürülebilir" kılmak amacıyla devreye girmiştir. Bretton Woods kuruluşlarının 1996'da oluşumunu kararlaştırdıkları Ağır Borçlu Yoksul Ülkeler İnisiyatifi'nin amacı, bu ülkelerin dış borçlarını "sürdürülebilir" düzeye çekmektir. (55) Başka deyişle, borç sistemini devam ettirebilmek için borç yardımında bulunulmaktadır; borçlarını ödeyemez duruma gelen ülkelere yeniden borç verilmediğinde borç sisteminin sürdürülebilmesi de imkansızlaşacaktır. Eylül 2000'de gerçekleştirilen Milenyum Zirvesinde de "yoksulluğu azaltmak" adına, "düşük ve orta gelirli gelişmekte olan ülkelerin borçlarını uzun vadede sürdürülebilir kılacak" önlemler alınması kararlaştırılmıştır. (56) Görüldüğü gibi, "yoksullukla mücadele" araçlarının ortak bir hedefi vardır: Bu hedef, borç düzeninin devamıdır. İktisadi kriz dönemlerinde talebi arttırmak için otomatik olarak genişletilmesi öngörülen (57) kamusal çalışma programları sayesinde ise, yoksul topluluklar temel ihtiyaçlarının müşterisi olabilecek ve sermayenin krizini hafifletmeye katkı sağlayacaktır; üstelik bu programlar aracılığıyla daha yoğun, kitlesel bir emek sömürü sisteminin disiplinine sokulacaktır. Bretton Woods kuruluşlarından DTÖ'ye değin gündeme alınan yeni "kalkınma" stratejileri de, dünya ekonomisinde durgunluğun hüküm sürdüğü günümüzde uluslararası sermayeye geniş bir yatırım alanı açacak; küresel piyasanın alanına dahil edilen altyapı ve sosyal hizmet sektörlerinin uluslararası şirketlerce paylaşılmasını sağlayacak; özelleştirilen su, enerji, madenler gibi doğal kaynakların, çevresel, tarihsel ve kültürel zenginliklerin de yabancı sermayeye doğru eldeğiştirmesini mümkün kılacaktır. Özetle, 90'ların sonlarında devreye giren ve 2000'lerde Üçüncü Dünyaya yayılması amaçlanan "yoksullukla mücadele", bir sermaye stratejisidir.

Her ne kadar Üçüncü Dünya yoksulları bu stratejinin yararlanıcısı gibi gösterilse de, gerçek amacı merkez sermayenin birikimine katkıda bulunmaktır.

Yeni "kalkınma" vizyonu ve onun güncel adı "yoksullukla mücadele", uluslararası bağımlılık ve sömürü ilişkilerini derinleştirecek biçimde merkez-periferi arasında bir yeniden yapılanma programı getirmektedir. Gerçekte kalkınma kavramının kendisi, uluslararası alanda netameli bir geçmişe sahiptir ve her gündeme gelişinde, bir yeniden yapılanma planını da beraberinde getirmiştir. 1950'lerden 1970'lere kadarki dönemde kalkınma, kolonizasyonun yerini alan yeni-sömürgecilik ilişkilerinin kurulmasında ideolojik rol oynamış, gelişmiş kapitalist ülkelerin kalkınma modelinin dünyanın "geri kalan" bölgelerine empoze edilerek bu bölgelerin kapitalizme eklemlenmelerinde işlev görmüştür. Kalkınma kavramının uluslararası alanda yükseldiği bu ilk dönemde, eski koloniler dünya pazarıyla bütünleştirilmiş, dışa bağımlı kapitalistleştirme doğrultusunda sömürgecilik ilişkileri reformdan geçirilmiştir. 70'li yıllarda kalkınma kavramı gündemden düşse de, 90'lara doğru yeniden yükselmiş, "ekonomik kalkınma" ideolojisinin yerini bu defa "demokratik kalkınma" ideolojisi almıştır. 80'lerden itibaren Üçüncü Dünya devletlerini yeniden yapılandıran neoliberalleşme sürecinin "demokratikleşme dalgası" olarak sunulmasına paralel biçimde, bu dönemde kalkınma paradigmasının ekonomik değil, politik içerikli olduğu tezleri ileri sürülmüş ve demokrasi, kalkınmanın yegane kriteri olarak görülmüştür. (58) 2000'li yıllara doğru açıklanan yeni kalkınma vizyonu ise, 1980-90'ların "demokratikleşme"ye dayalı "kalkınmacı" döneminin de sonuna gelindiğini haber veriyor. Henüz bu sürecin başında olduğumuzdan, önümüzdeki dönemin genel özelliklerini şimdiden belirlemek güç ve erken olsa da, "yoksullukla mücadele"nin yeni "kalkınma" dönemine damgasını vuracağı bellidir. Ancak, hem 1950-60'larda gündeme giren "ekonomik kalkınma", hem de 1980-90'lardaki "demokratik kalkınma" tezleri, iddialarının tersine sonuçlar yaratmıştır. Yeni "yoksullukla mücadele" stratejileri için de, ne kalkınma kavramının uluslararası ilişkilerdeki tarihi, ne de değişmeyen kalkınma aktörleri (başta Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler) umut vermektedir. Yeni kalkınma vizyonunun kendisi ise, "yoksullukla mücadele"den çok, yoksullarla mücadeleye ağırlık vereceğini göstermektedir.

Küresel Şiddet ve "Terörle Mücadele"nin Ekonomik-Politik Bağlamı

Yoksullarla mücadele madalyonunun bir yüzünde, yoksulluğu arttıracak ve toplumsal sınıflar ve halklar arasındaki eşitsiz ilişkileri derinleştirecek iktisadi politikalar yatmaktadır. Diğer yüzünde ise, siyasal baskı politikaları vardır. Artı-değer üretim sisteminin siyasal zor aracılığıyla güvenceye alınması, sermaye birikim sürecinin yapısal ve sürekli bir özelliğidir. Bununla birlikte, toplumsal sınıflar arasında göreli bir "uzlaşma"ya dayanan sosyal devlet döneminin sona ermesiyle, sermaye birikim sürecinde zorun rolü artmıştır. Son yıllarda sermayenin olağanüstü hızlı bir merkezileşme ve yoğunlaşma sürecine girmesi, bu süreçte dünyanın yoksulları ile zenginleri arasındaki uçurumun açılması ve yoksulların tepkisinin giderek birikmesi, egemen politikaların şiddet dozunu ağırlaştırmıştır. 11 Eylül 2001'de ABD'ye gerçekleştirilen saldırıdan sonra ise, şiddet faktörü küreselleşmenin bundan sonraki evresini karakterize edecek biçimde birinci sıraya yerleşmiştir. Bu dönüşüm, "insan hakları ve demokratikleşme" söylemine dayanan ilk 20 yıllık küreselleşme evresinin, yerini "terörizmle mücadele" evresine bırakmasında belirmektedir. Her ne kadar, egemen politikalarda "terörist", karşı-şiddetin yöntemine ve öznesine atfen kullanılsa da, 11 Eylül 2001 sonrasında uygulamaya giren uluslararası anti-terör pratiğinin kendisinin şiddet yöntemlerine dayandığı açıktır. Bu yöntemler, uluslararası savaş, işgal, katliam, soykırım gibi aşırı şiddet biçimlerini içermektedir. Açılan yeni "terörizmle mücadele" evresi, olağanüstü hal yönetimlerini küreselleştirme eğilimini de taşımaktadır.

11 Eylül saldırısı ile birlikte, "terörizmle mücadele" stratejileri, "yoksullukla mücadele" stratejilerine açıkça eklemlenmiştir. 11 Eylül'ün hemen ertesinde, yoksulluğun terörizmi beslediğine ilişkin tespitler yapılmaya başlamış, terörizmle mücadelenin, yoksullukla da mücadele olacağı ilan edilmiştir. (59) Ancak nasıl ki "yoksullukla mücadele" stratejisinin bir analizi, bu stratejinin gerçek içeriğinin yoksullarla mücadele olduğunu gösteriyorsa, "terörle mücadele"nin de aslında sistemin terör yöntemleriyle kendini yenilemesi ve takviye etmesi biçiminde anlaşılması temelsiz olmayacaktır. Bu tür bir çıkarsama, henüz çok kısa bir dönemi yaşanmış da olsa, yeni terörle mücadele pratiğinin kendisince de ispatlanmıştır. Kuşkusuz, küreselleşmenin ilk 20 yıllık döneminde de, sosyal devlet modelinin terkedilmesine bağlı olarak sosyal kontrol politikaları devreye girmiş ve devlet evrensel düzeyde baskı ve güvenlik aygıtlarını daha etkili kılacak biçimde bir yeniden yapılanma sürecinden geçmeye başlamıştır. Yoksullaştırılan ve dışlanan kitlelerin kontrol altına alınmasına, etkisizleştirilmesine ve toplumsal muhalefetin bertaraf edilmesine yönelik bir imhacı eğilim, neoliberal küreselleşmenin başlangıcından beri doğasında vardır. Ne var ki, 11 Eylül'le birlikte açılan yeni dönem, bu imha sürecini hızlandırdığı gibi, alenileştirmiştir de. Şimdi açılan yeni dönemde, küreselleşmenin ilk 20 yıllık döneminde belirleyici olan ideolojik hegemonyanın ("küreselleşme=demokratikleşme") tesisine ve sürdürülmesine dayalı politikalardan, asli unsurunu şiddet yöntemlerinin oluşturduğu politikalara geçilmiştir. Bunda, bir yandan 20 yıllık uygulamasının küreselleşmenin ideolojik hegemonyasını sarsıcı sonuçlarını göstermeye başlaması, diğer yandan ise bugünkü küreselleşmenin gerçek öznesi olan ABD'nin artık çok daha açık ve pervasız biçimde dünya üzerindeki hegemonyasını kurmaya doğru atağa geçmesi belirleyicidir.

11 Eylül 2001 sonrasında ilan edilen "uluslararası terörle mücadele" stratejisi, uluslararası piyasaların ve yatırımların korunmasına, siyasal rejimlerin küreselleşmenin gereklerine uyumlu kılınmasına ve gelişen toplumsal muhalefet dinamiklerinin bastırılmasına yönelmiştir; bu anlamda küreselleşmenin güvenlik stratejisidir, her güvenlik stratejisi gibi de, kontrol ve şiddet öğelerine dayanmaktadır. Bu stratejinin yeniliği, coğrafi alanının genişliğindedir: Ulus-devletler döneminin ulusal güvenlik stratejilerinden, "küresel güvenlik" stratejisine geçilmiştir. İç ve dış güvenlik tasnifine dayalı ulus-devlet döneminin güvenlik stratejileri, küreselleşmenin güvenliğini sağlamada yeterli ve anlamlı değildir. Bugünkü küreselleşme dönemecinde iç/dış düşman ayrımı pratikte anlamını yitirmiştir, artık düşman küresel düzeyde aranmaktadır ve "baş düşman" da küreselleşmeye tehdit olarak görülen "terörist"tir. Güvenliğin uluslararası çapta tanımlanması, bir yandan küreselleşmenin kaydettiği sıçramayı göstermekte, diğer yandan tıpkı ideologlarının küreselleşmeyi "geri dönülmez" bir süreç olarak rasyonalize etmeleri gibi, uluslararası sermayenin küreselleşme sürecini her ne pahasına olursa olsun güvenceye alma amacıyla hareket ettiğini ortaya koymaktadır. İçine girdiğimiz bu yeni aşamada uluslararası tekeller, imtiyazlarını ulus-devletlerin baskı aygıtları ve mekanizmaları aracılığıyla güvenceye alacaklardır. Kuşkusuz, küreselleşmenin ilk 20 yıllık döneminde de benzer bir amaç izlenmiştir, ancak farklılık, bu sürecin eskisinden çok daha sert, yaygın biçimde ve ulus-devletlerin yakın eşgüdümü içinde uygulamaya girmesindedir.

Küreselleşmenin 20 yıllık uygulaması, onun öznesiz bir süreç olmadığını göstermiştir. Bu özne, genel anlamıyla sermaye, daha özel olarak ise merkez sermayedir. Küreselleşmenin avantajlarından öncelikle yararlananlar da, ABD-Avrupa-Japonya ulusal temelinde yer alan çokuluslu şirketlerdir. Ancak küreselleşme, her şeyden önce ABD hegemonyacılığının güncel adıdır. ABD, ekonomik, politik ve askeri açılardan dünya liderliği vasfını, küreselleşme sürecinde sağlamlaştırma amacını izlemektedir. ABD için küreselleşme, ulusal çıkarlarının korunması ve geliştirilmesiyle özdeştir. Ekonomik olarak dünya piyasalarının Amerikan sermayesine açılması amacını izleyen ABD, politik ve askeri olarak da hegemonyasını dünyaya yaymayı hedeflemektedir. Askeri açıdan "süper güç" olması da, hegemonyasının dünyanın geri kalanına dayatılması için ABD'yi avantajlı kılmaktadır. Bir ABD stratejisi olan yeni "terörle mücadele" stratejisi de, gerçekte ABD'nin "ulusal güvenlik" stratejisidir, her ne kadar uluslararası bir strateji olarak ilan edilse de, nihai olarak ABD yayılmacılığına hizmet etmektedir. Güvenlik literatürüne ABD'den bir katkı olan "terörist devlet" konsepti, ABD'nin ekonomik ve stratejik açıdan önem taşıyan bölgeleri işgalini meşrulaştırmak için kurgulanmıştır. Kısacası, yeni "terörle mücadele" stratejisinin ikili bir amacı ve işlevi vardır: Birincisi, küreselleşmenin güvenliğini sağlamaktır. Bu anlamda, küreselleşme sürecine karşı çıkan her dinamik "tehdit" olarak görülmekte ve "terörist" olarak damgalanma potansiyelini taşımaktadır. Stratejinin bu çerçevedeki sonucu küresel bir sıkıyönetim düzenini gerekli kılmaktadır. İkincisi ise, "terörist devlet" argümanına dayanılarak dünyanın toprak bakımından yeniden paylaşılmasıdır. Stratejinin her iki boyutu da, öncelikle bu stratejinin kurucusu olan ABD'nin ulusal çıkarlarını korumak ve genişletmekle işlevlidir.

21. yüzyıl başında Afganistan savaşı ile gündeme giren dünya haritasını yeniden biçimlendirme girişiminin de bir evveliyatı vardır (60) ve Körfez Savaşına değin geriye uzanmaktadır. Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından Irak'a müdahale ile başlayan bu süreç, son on yıl boyunca bir yandan Birleşmiş Milletler "barış operasyonları"yla, diğer yandan NATO müdahaleleriyle sürdürülmüştür. Somali, Kamboçya, Haiti, Bosna, Kosova, Doğu Timor gibi bir dizi ülke, 90'ların askeri müdahalelerinden nasibini almıştır. Bu müdahalelerin bir kısmının sonucunda, ulusal iktidarlar yerini "uluslararası yönetimler"le değiştirmiştir. Bosna ve Kosova, kurulan yeni uluslararası vesayet yönetimlerinin tipik örnekleridir. Bu bölgelerde iktidar, NATO, Birleşmiş Milletler, IMF, AGİT gibi uluslararası örgütler arasında bölüşülmüştür. 90'larda başlayan bu yeni müdahale pratiği, uluslararası hukukta geçerli olan "müdahale yasağı" ilkesini fiilen rafa kaldırmış, "sınırların dokunulmazlığı" ilkesi kağıt üzerinde kalmıştır. Müdahalenin gerekçesi ise, 90'lı yıllar boyunca "insani" temellerde açıklanmış, 19. yüzyıl sömürgeciliğinin "insani müdahale" doktrini, 1990'larda yeniden hayat bulmuştur. Afganistan savaşının bu süreçteki rolü ise, yalnız yeni müdahale pratiğinin son halkası ve fetih sürecinin ilerleyişinin bir simgesi olmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda söylem de değişmiştir: 90'lı yılların "insani müdahale" söylemi, "terörizmle mücadele"ye evrilmiştir. Fetih siyaseti sertleşmiş ve alenileşmeye başlamıştır.

90'lı yıllar boyunca, emperyalist devletler bir yandan askeri müdahale pratiklerini geliştirirken, diğer yandan gelecekteki muhtemel müdahaleleri için hazırlıklarını sürdürmüşlerdir. Artan silahlanmaya, iç çatışmalara ve çatışma öncesi gerginliklere karışma olanağı veren müdahale konseptlerinin geliştirilmesi ve bölgesel yeni orduların kuruluşu eşlik etmiştir. Soğuk Savaş döneminde Batı'nın anti-komünist askeri ittifakı olarak kurulan NATO, Sovyetler Birliği'nin yıkılışı ile çözülmemiş, aksine bir yeniden doğuş sürecine girmiştir. NATO'nun 1999'da kabul ettiği "yeni stratejik konsepti" müdahale alanını küreselleştirmiş, operasyona izin veren bir dizi başka kavramın yanısıra "terörizm"i de İttifak'ın güvenliğine yönelik riskler arasında saymıştır. (61) Avrupa Birliği, "kriz bölgelerine acil müdahale" amacıyla Avrupa ordusunu oluşturmaya girişmiştir. Balkan devletlerine ise, Birleşmiş Milletler, AGİT, NATO veya BAB güdümünde yürütülecek operasyonlarda rol almak üzere "Güneydoğu Avrupa Çokuluslu Barış Gücü" adıyla bölgesel bir ordu kurdurulmuştur. 90'lı yıllar boyunca küresel çapta had safhaya ulaşan bu militarizmin nedeni ise, Sovyet askeri caydırıcılığının ortadan kalkmasıyla birlikte, dünyanın doğal kaynaklarının ve stratejik açıdan önem taşıyan bölgelerinin bir yeniden paylaşım dönemine girilmiş olmasıdır.

90'lı yılların askeri müdahale pratiğinin genel özelliği, emperyalist devletler arasında konsensusa dayanan "çoktaraflı" müdahaleler oluşudur. ABD liderliğinde gerçekleştirilen bu müdahaleler, kimi zaman Güvenlik Konseyi'ni arkasına alarak bir Birleşmiş Milletler operasyonuna, kimi zaman da NATO müdahalesine dönüşmüştür. Her ne kadar ABD, 90'lar boyunca da bazı operasyonları için Güvenlik Konseyi'nden yetki alma ihtiyacını duymayıp "tektaraflı" müdahalede bulunmaktan geri durmasa da, 90'lı yılların askeri müdahaleleri ilke olarak kolektif bir nitelik taşımıştır. Bir yandan Avrupa Birliği operasyonların bütçesini büyük ölçüde karşılamış, diğer yandan müdahaleler ertesinde kurulan uluslararası vesayet yönetimlerinde G-7 ülkeleri söz sahibi olmuştur. Ancak 90'ların sonuna doğru Avrupa'nın ABD'den bağımsız bir askeri politika izleme niyetini Avrupa ordusu girişimiyle açığa vurması, ABD'nin kendi başına harekete geçme eğilimini güçlendirmiştir. ABD'de özellikle "muhafazakâr-gerçekçi" siyasi kanadın savunduğu tektaraflı müdahale seçeneği, ABD'nin soyunduğu "dünya imparatorluğu"nun bir gereği olarak dillendirilmekte ve dünyada gerçek bir çokkutuplu sistem olmadığı için çoktaraflılık da gerekli görülmemektedir. (62)

Avrupa ordusu girişimiyle askeri açıdan ABD'den bağımsızlaşma iradesini ortaya koyan Avrupa Birliği gibi, Rusya ve Çin'in de Asya'da hegemonik bir güç merkezi olarak ortaya çıkma potansiyelini taşımaları, (63) 90'ların sonuna doğru çokkutuplu bir dünya sistemine evrilme olasılığını güçlendirmiştir. Oysa ABD'nin küreselleşmeden beklediği nihai amaç, Amerikan hegemonyasına dayalı tekkutuplu bir dünya sistemidir. Bu nedenle de, Avrupa ve Asya'da ABD'den bağımsız yeni güç merkezlerinin ortaya çıkması, ABD'nin dünya hegemonu olma hırsına karşı bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu durumda ABD'nin hegemonyasını dayatmasının tek yolu, askeri üstünlüğünden geçmektedir. 11 Eylül saldırısı da, ABD'nin askeri avantajlarını daha fazla öne çıkaracağı bir dönem için zemin yaratmıştır. Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezi'ne gerçekleştirilen saldırının ardından ABD Başkanı Bush'un savurduğu tehdit de, ABD'nin sertlik politikalarıyla dünya liderliğini koruma iradesini yansıtmıştır: "Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle". Kuşkusuz, bu tehdit ABD'nin bütün dünyaya yönelttiği bir tehdittir, ancak muhtemel bir çokkutuplu dünya sisteminin potansiyel odakları bakımından özel bir anlam taşıdığı da açıktır. Müttefikleri olmadan da küresel bir "terörist avı"na çıkacağını belli eden ABD'ye, NATO ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi beklediği desteği vermiştir: NATO ülkeleri Kuzey Atlantik İttifakı Anlaşmasının 5. maddesini ilk kez uygulayarak 11 Eylül saldırısını bütün NATO ülkelerine yapılmış bir saldırı olarak kabul edip kolektif "meşru müdafaa" amacıyla savaşa taraf olurken, (64) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi terörist eylemlere karşı "her türlü araçla" mücadeleye onay vermiştir. (65) Ne var ki, şimdilik "uluslararası anti-terör koalisyonu"nda birleşilmiş olsa da, "koalisyon ortakları" arasındaki hegemonya mücadelesinin geleceği belirsizdir ve çatışma potansiyeli henüz bitmemiştir.

ABD'nin 11 Eylül sonrasında açıkladığı Dört Yıllık Savunma Gözden Geçirme Raporundan (66) da, ABD'nin "küresel imparatorluğu"nu kurma amacıyla hareket ettiği ve dünya liderliğini paylaşma niyetinde olmadığı anlaşılmaktadır. Uluslararası deniz, hava sahalarını ve uzayı ABD'nin hakimiyet alanları olarak gören bu rapor, dünyanın her bölgesinde müdahaleye hazır ABD askeri bulundurmaya devam edileceğini ve kritik coğrafi alanlarda ABD güçlerinin hareket kabiliyetinin arttırılacağını açıklamaktadır. Müdahale alanı küreselleştirilirken, ABD'nin ulusal çıkarları da "küresel çıkarlar" olarak tanımlanmaktadır. Bu "savunma" raporu, gerçekte bir "saldırı" raporudur: "Düşman bir devletin rejimini değiştirmek ya da ABD'nin stratejik amaçları karşılanıncaya dek yabancı bir toprağı işgal etmek", bu "savunma" stratejisine dahildir. Ancak düşman belli olmadığı için ve ABD yayılmacı politikalarına bahane olacak "düşman"ı yaratma ihtiyacında olduğu için, bu rapor "düşmanın kim olabileceğinden çok, nasıl savaşabileceği" üzerinde odaklanmaktadır. Bu nedenle de, potansiyel düşmanın "yapabilirlikleri"ni, "asimetrik avantajları"nı tanımlayıp yok etmek için, ABD'nin kendi "yapabilirlikleri"ni ve "asimetrik avantajları"nı genişletmesi gerekli görülmektedir. Yani, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi düşman belli (ve simetrik) değildir, şimdi düşman herkes olabilir ve tehdit her yerden gelebilir. Bu nedenle de, önemli olan potansiyel düşmanın nasıl, hangi araç ve yöntemlerle savaşacağıdır. Bu savaş yöntemlerinin geri tepmesi için de, ABD kendi savaş stratejilerini geliştirmelidir. Potansiyel düşmanın kullanması muhtemel savaş yöntemleri kurgusunun yarattığı "meşruiyet"e dayanan bu bakış açısı, doğal olarak her tür kontr-gerilla yöntemine de açıktır. Sözkonusu rapor ile bir yandan müdahaleyi kurala bağlamamak, esnek bir biçimde tanımlamak için elden gelen yapılmıştır, diğer yandan ABD'nin küresel çapta tanımladığı egemenliği için mümkün olan her yola başvurmaktan kaçınmama iradesi yansıtılmıştır. Böylece, ABD'nin 80'lerden bu yana uyguladığı "düşük yoğunluklu çatışma" yöntemlerine, açık işgalin yanısıra nükleer ve uzay silahlarıyla savaş eklenmiştir. Bir "başlangıç" olarak sunulan bu raporla açıklanan "savunma" stratejisinin Amerikan sermayesinin yayılmasıyla olan bağlantısı da açıktır: Raporda, ABD'nin "savunma" pozisyonunun korumayı amaçladığı "ulusal" ekonomik çıkarlar arasında, "küresel ekonominin canlılığını ve üretkenliği"ni sağlamak ve "anahtar piyasalara ve stratejik kaynaklara girmek" de sayılmıştır.

Gerçekte ABD, 11 Eylül'den önce yukarıda değinilen raporda açıklanan rotaya adım adım yaklaşmıştır: "Klasik Roma'dan veya Antik Çin'den bu yana uluslararası sistemde hiçbir güç, rakipleri üzerinde böylesine yükselmemiştir: Bugün yalnızca ABD askeri, dünyanın herhangi bir bölgesine birkaç saat içerisinde intikal edebilme imkanına sahiptir." (67) ABD'nin olağanüstü askeri menzili hakkındaki bu değerlendirme, 1998'de yapılmıştır. Soğuk savaş sonrasında ABD'nin devam eden askeri yatırımlarının en çarpıcı olanı ise, "Balistik Füze Savunma Programı"dır. Bir ülkenin kendisine yaklaşan nükleer füzeyi atmosfere girdiği anda yoketmesini sağlayacak olan bu proje, ABD'ye karşı misilleme yapma olanağını ortadan kaldırmakta, ABD'nin hareket kabiliyetini arttırmaktadır. Füze savunma sisteminin amacı ABD'nin korunması değildir, bu sistem küresel egemenlik için, hegemonya için geliştirilmiştir. (68) 11 Eylül sonrasında ise, ABD'nin hegemonya ihtirası daha kuvvetli bir biçimde dışa vurulmaya başlamıştır. ABD'yi daha fazla tektaraflı davranmaya iten bu ihtirası gerçekleştirmeye de, son seçimlerle iktidara gelen muhafazakârlar talip olmuştur. Böylece 11 Eylül ile birlikte ABD müdahaleciliğinin yeni bir evresi açılmıştır. Bu evre, 90'ların müdahale pratiğini de bir üst aşamaya sıçratmaktadır.

ABD liderliğinde uygulanan yeni müdahale sürecinin de gösterdiği, uluslararası bağımlılık ve sömürü ilişkilerinin yeniden yapılandırılmakta olduğudur. Dünya haritasını değiştirmeye yönelik yeni emperyalist siyaset, Sovyetler Birliği'nin yıkılışından bu yana, on yıldır uygulamadadır. Sömürgeciliğin yeniden yapılanma süreci ise, gerçekte 1980'lerin başlarında devreye giren neoliberal küreselleşme politikaları ile başlamıştır. Bu politikaların nihai sonucu, çevre ülkelerin merkeze transfer ettiği iktisadi artığın aşırı fazlalaşması ve bağımlılık oranlarının artması olmuştur. Bu süreçte uluslararası borç sistemi derinleştirilmiş, mali ve ticari piyasalar serbestleştirilmiştir. Mali serbestlik, spekülatif sermaye hareketlerine, krizlere, ulusal ekonomilerin manipülasyonuna ve borsaların sermaye aktarımının bir aracı olarak kullanılmasına olanak vermiştir. Ticarette serbestlik dayatmalarının yegane sonucu da, Üçüncü Dünya ekonomilerinin uluslararası pazar rekabeti içerisinde ezilmeye mahkum edilmesi ve