Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

  YALNIZLIK MEVSİMİDİR

Sosyal Hizmet Uzmanı Selim Issızada

Gökyüzü bir anda karardı. Uçup gitti gözler önündeki o uçsuz bucaksız mavilik. Nereden geldiği bilinmez olan bulut kümeleri kapladı tüm gökyüzünü. Rüzgar baharı müjdeleyen son birkaç günden öç alırcasına kenti başlayan karanlıkla bir savurdu durdu saatlerce. Alıp götürdü yeni açmış bahar çiçeklerini de… Kent kalbinden kör bir bıçak yemişçesine sarsılıp duruyordu.

Az sonra delinmişçesine gökyüzü bir dolu sağanağına tuttu şehri. Apartmanların çatıları, arabaların kaportaları, evlerin camları şangırdayıp durdu iri taneli doluların altında. Kısa sürdü olup biten her şey. Bir süre sonra süzülüp gitti gökyüzünden kara bulutlar. Sessizleşti tüm evren. Sustu, küstü sanki yaptıklarından utanırcasına gökyüzü. Eriyen dolular sokakları ufak dereciklere dönüştürdü. Bu büyüyen sessizliği bozacak bir canlı bile görünmüyordu ortalıkta.

Bir dokunaklı karanlık çökmeye başladı şehre. Şehri, sıkılgan bir ihtiyar gibi saran yalnızlık, evlerine kapanmış sandığım insanları da koygun bir yalnızlığa sürükledi. Her bir insan yalnız kaldı yalnızlıklar ortasında. Gökyüzü yıldız ışığına kesmişti. Yıldızlar çakışıp duruyordu.

Pencereden ayrılıp, bir iki turladım evimin salonunda. Az sonra evimin kapısını açtım. Apartmanın merdivenlerinden yukarıya, aşağıya baktım. Ne gelen vardı ne de giden. Ne kadar da soğuktu; insansızdı yaşadığım yer. Evimin kapısını kapayıp çıktım dışarıya. Kaybedecek vaktim yoktu. Genç yüreğim yerinde durmuyordu. Nedeni neydi bu sessizliğin? Bilmiyordum… Zaman, yaşanabilecek şansları fırsat bilmiş alıp gitmişti.

Caddeler, sokaklar bomboş. Kahvelerde bir insan yok. Parklarda insanlar gezinmiyor, çocuklar oynamıyor. Dizginlerinden salınmış bir deli tay gibi koşup duruyordum sokak aralarında.

Perdeleri inik pencerelerin ardına gizlenmiş insanlar. Kimse yok! Sokak köpekleri de görünmüyor boş sokaklarda… Sokaklar da boş!

Yağmurluğumun yakasını kaldırdım. Bir sıcak sığınak bulma, o sığınağa sığınma duygusu vardı attığım her adımda. Kendini bilir bilmez adımlarla şehrin meydanına gelmiştim. Şehrin yalnızlığı içinde bir yalnızlıktım ben de oysa. Bakıyordum etrafa, bir kıpırtı var mı diye? Yok, yok işte!.. İnsanlar da bu şehri terk etmişler. Gitmişler mutlu olabileceklerini sandıkları yerlere. Yalnızlık mevsimidir gül ve hüzün kokar…

Yürüyorum dinlenmeden. Taş hana varınca durdum. Yolumu değiştirdim. Çukur camiyi geçtim. Gerisin geri döndüm. İndim merdivenlerden aşağıya. Caminin giriş kapısını açtım. Birilerini görürüm umuduyla… İçerde kimseler yoktu. Ne olmuştu insanlara böyle…

Bu şehirden gitmek istiyordum. Şehir ölmüş gibiydi. Ölen bir şehir için nasıl ağlanırdı ki? Korkuyordum. Ağlamaktan korkuyordum. Benden başka kim görecekti ki ağladığımı?

Şimdi uyusam. Toprağım diye bir beyaz çarşaf serilse üstüme. Uyandığımda öldüğümü söyleseler. Yalnızca öldüğümü bilsem: acısız, yalansız, öfkesiz. Ve sanki gülümser gibi geride bıraktıklarıma… yalnızca öldüğümü bilsem.

Zaman, gece yarısına yaklaşıyordu. Ayak seslerim yankılanıp duruyordu şehrin gece siluetinde. Selçuklulardan kalma büyükçe bir hana doğru saptım. Bu tarihi han bir pazar yeri olarak kullanılıyordu artık. Pazaryeri boştu bu gece yarısı. Handan çıktım. Yukarıya doğru yürümeye başladım. Buriciye medresesinin önünden süzülüp tren garına doğru indim. Gırtlağıma bir yumruk misali saplanan hıçkırığımı boğup duruyordum içimde.

Garın ışıkları sönmüştü. Gara gelen bir tren olmadığı gibi gardan ayrılan bir tren de yoktu. Gar bir savaştan arta kalmış gibi terkedilmişti. Terk edilen tüm yerleşim yerleri gibi keder veriyordu.

Usuldan bir bozkır yağmuru başladı yeniden. Yağan yağmur inceden inceye perdelemeye başladı şehrin aşınmış yüzünü. Şehir yağmur içinde uyuyormuşçasınaydı.

Şehirlerarası yola çıktım. Yolda seyir halinde bir araç dahi yoktu. Trafik ışıkları yanmıyordu. Yolculuğa çıkanlar da mı yoktu? Ya da bu yoldan geçmiyorlar mıydı?

Şehrin dışına doğru ağır ağır yürümeye başladım. Ara ara çevreye sesleniyordum. Sesime ses veren bir kimse olur mu diye?.. Bir başına da yürünmüyordu. Bir parça gürültü olsa yalnızlığımı unuturdum diye düşünüyordum. Yoktu, yoktu işte!

Üşüyordum. Bir insana dokunmak istiyordum. İnsan olduğumu hatırlatacak bir insana sarılmak tek gayemdi. Ama kimse yoktu.

Bir insan olsa da bir iş getirse şuan başıma. Bir köpek çıksa karşıma, alabildiğine havlasa suratıma. Ne değin mutlu ederdi beni. Benden başka bir canlının olduğunu görmenin bahtiyarlığını yaşardım en azından. Geçenlerde ne demişti kalbini kırıp geçtiğin Kutlu: “Bir merdiven gibi hissediyorum kendimi. Gelen geçen basıyor üstüme. Kirlendikçe daha az seviliyorum. Zulümden bile farksız geliyor bana seni görememenin zamanını da yaşayacağımı bilmek. Hep sana ulaşmak istedim. Sense yakın sesimi uzak eyledin. Artık yüreğim oynamıyor. Yitirdim seninle beraber dostluğun anlamını da... Peki suç kimde? Sevgiye cinnet geçirtecek kadar yüklenen bende mi sende mi? Bırak unutamayacağımız anlarla geçsin ömrümüz. Ben bir yalnızın yaşama savaşını veriyorum. Herkes kendi sabrını kurşunlar. Kendi ihanetini yazar. Zamana yatır belleğini. İnsan önce kendisine dürüst değildir. Kalanlar değil seni bırakıp gidenlerdir senin kimliğin. Ve kaybettiklerindir. Hayatın devamı yok, devamı gelmeyebilir. Yaşamakta bir şans. Aşk da!.. Sonra aşk bir çöldür sevgisiz de geçilir. Sevgi bir yeşil orman; aşk onun hançeridir. Kapılar ölümle kapanır. Ayrılıklarla, türlü yalnızlıklarla, acılarla, aşksızlıklarla değil. Düşlerin varlığı bazen utandırır yalnızlığı. Bir düşlerde masumdur insan. Var olan gider. Yanlış adres seçse de düşler… Yalnızlığına inanıyorsan ölümden farksızdır yaşamın artık…” Konuştukça deliriyor gibiydi. Yalnızlık denen hastalığın bütün nedeni biz insanlarmışız gibi… Bir iki kez sus demiştim yüksek sesle. Susup gitmişti…

Köprünün üstüne gelip durdum. Köprünün altından bir uğultuyla Kızılırmak akıyordu. Deminden beri yağan yağmur dinmişti. Gök karanlığında ay bir kavun dilimi gibi göz alıcı çıkmıştı ortaya. Şuh bir kadının öpülesi dudaklarını andırıyordu bu haliyle. Ayın şavkı Kızılırmak’a yansıyordu. Kızılırmak sarhoşmuşçasına akıp gidiyordu Bafra ovasına oradan da Karadeniz’e.

Üzerinde beklediğim Eğri köprü, geçmiş bir tarihin soğukluğunu yaşatıyordu bana. Nedensiz ellerim titriyordu. Altımda bir ulu ırmak; Kızılırmak akıyordu. Üstümde; karanlık gök boşluğunda her bir yıldız isteklice ışılayıp duruyordu. Ötelerdeyse Kızılırmak’ın koynuna taht kurmuş varlığı meçhul bir şehir uyuyordu. Uzaktı ve uzaktı sıcaklığını duymak istediğim o şehir, ki bir sevgilinin umudu kadar özlem doluyken yine uzaktı bana o şehirde yaşayacağım bir hayat!..

Yeniden Kutlu’nun sesi bir dokunaklı mırıltı gibi nehirden dolup geldi kulaklarıma: “Ne içtiğimiz su, ne gezindiğimiz şehir, ne de sevgilimiz… Ölüm bir mutlu son, farkında bile değiliz. Ölüm ne kadar da yakın oysa insana. Bir kardeş kanı kadar. Dilsizdir bazen, ve fısıldar ertelenen yaşantıları. Ayakları kesilmiş bir koşudur kan uykularında. Dayanılmaz bir ağrı her gün batımında. Geride bıraktıklarımızdır ölümden çaldığımız ne varsa. Ne var ki her defasında ölümdür insana insanlığını anımsatan da. Yalnızlığım yorgundu ölümüm de mi yorgun olacaktı yoksa? Düşünemiyordum…” Kesip attım sözcüklerini, yeter! deyip koşmaya başladım. Düşüp düşüp kalkıyordum… Soluğum kesildi kesilecek…

Ter içinde uyandım. Sırılsıklamdım. Gördüğüm rüyanın etkisi altında bir süre pencereden dışarı baktım. Dışarıda insanlar, yollar, yolculuklar, tıka basa dolu kaptı kaçtılar, gökyüzünün enginliğine uçuşan güvercinler, ağlamasını duyduğum ama görmediğim bir bebek, bir biri peşi sıra mezarlığın içinde koşuşan, mahallenin aç köpekleri, okullarına giden öğrenciler, yanık bir ezan sesi… Dışarıda yaşam vardı. Dışarıda yaşam sevinci vardı… Benden habersiz ölen Kutlu’yu anımsatan kabus gibi geceyi evimde bırakıp dışarı çıktım…

 


 
Bize Ulaşın