|
|
YALNIZLIK
MEVSİMİDİR
Sosyal Hizmet Uzmanı Selim Issızada
Gökyüzü bir anda karardı. Uçup gitti gözler önündeki o uçsuz bucaksız
mavilik. Nereden geldiği bilinmez olan bulut kümeleri kapladı tüm gökyüzünü.
Rüzgar baharı müjdeleyen son birkaç günden öç alırcasına kenti başlayan
karanlıkla bir savurdu durdu saatlerce. Alıp götürdü yeni açmış bahar
çiçeklerini de… Kent kalbinden kör bir bıçak yemişçesine sarsılıp duruyordu.
Az sonra delinmişçesine gökyüzü bir dolu sağanağına tuttu şehri.
Apartmanların çatıları, arabaların kaportaları, evlerin camları şangırdayıp
durdu iri taneli doluların altında. Kısa sürdü olup biten her şey. Bir süre
sonra süzülüp gitti gökyüzünden kara bulutlar. Sessizleşti tüm evren. Sustu,
küstü sanki yaptıklarından utanırcasına gökyüzü. Eriyen dolular sokakları
ufak dereciklere dönüştürdü. Bu büyüyen sessizliği bozacak bir canlı bile
görünmüyordu ortalıkta.
Bir dokunaklı karanlık çökmeye başladı şehre. Şehri, sıkılgan bir ihtiyar
gibi saran yalnızlık, evlerine kapanmış sandığım insanları da koygun bir
yalnızlığa sürükledi. Her bir insan yalnız kaldı yalnızlıklar ortasında.
Gökyüzü yıldız ışığına kesmişti. Yıldızlar çakışıp duruyordu.
Pencereden ayrılıp, bir iki turladım evimin salonunda. Az sonra evimin
kapısını açtım. Apartmanın merdivenlerinden yukarıya, aşağıya baktım. Ne
gelen vardı ne de giden. Ne kadar da soğuktu; insansızdı yaşadığım yer.
Evimin kapısını kapayıp çıktım dışarıya. Kaybedecek vaktim yoktu. Genç
yüreğim yerinde durmuyordu. Nedeni neydi bu sessizliğin? Bilmiyordum… Zaman,
yaşanabilecek şansları fırsat bilmiş alıp gitmişti.
Caddeler, sokaklar bomboş. Kahvelerde bir insan yok. Parklarda insanlar
gezinmiyor, çocuklar oynamıyor. Dizginlerinden salınmış bir deli tay gibi
koşup duruyordum sokak aralarında.
Perdeleri inik pencerelerin ardına gizlenmiş insanlar. Kimse yok! Sokak
köpekleri de görünmüyor boş sokaklarda… Sokaklar da boş!
Yağmurluğumun yakasını kaldırdım. Bir sıcak sığınak bulma, o sığınağa
sığınma duygusu vardı attığım her adımda. Kendini bilir bilmez adımlarla
şehrin meydanına gelmiştim. Şehrin yalnızlığı içinde bir yalnızlıktım ben de
oysa. Bakıyordum etrafa, bir kıpırtı var mı diye? Yok, yok işte!.. İnsanlar
da bu şehri terk etmişler. Gitmişler mutlu olabileceklerini sandıkları
yerlere. Yalnızlık mevsimidir gül ve hüzün kokar…
Yürüyorum dinlenmeden. Taş hana varınca durdum. Yolumu değiştirdim. Çukur
camiyi geçtim. Gerisin geri döndüm. İndim merdivenlerden aşağıya. Caminin
giriş kapısını açtım. Birilerini görürüm umuduyla… İçerde kimseler yoktu. Ne
olmuştu insanlara böyle…
Bu şehirden gitmek istiyordum. Şehir ölmüş gibiydi. Ölen bir şehir için
nasıl ağlanırdı ki? Korkuyordum. Ağlamaktan korkuyordum. Benden başka kim
görecekti ki ağladığımı?
Şimdi uyusam. Toprağım diye bir beyaz çarşaf serilse üstüme. Uyandığımda
öldüğümü söyleseler. Yalnızca öldüğümü bilsem: acısız, yalansız, öfkesiz. Ve
sanki gülümser gibi geride bıraktıklarıma… yalnızca öldüğümü bilsem.
Zaman, gece yarısına yaklaşıyordu. Ayak seslerim yankılanıp duruyordu şehrin
gece siluetinde. Selçuklulardan kalma büyükçe bir hana doğru saptım. Bu
tarihi han bir pazar yeri olarak kullanılıyordu artık. Pazaryeri boştu bu
gece yarısı. Handan çıktım. Yukarıya doğru yürümeye başladım. Buriciye
medresesinin önünden süzülüp tren garına doğru indim. Gırtlağıma bir yumruk
misali saplanan hıçkırığımı boğup duruyordum içimde.
Garın ışıkları sönmüştü. Gara gelen bir tren olmadığı gibi gardan ayrılan
bir tren de yoktu. Gar bir savaştan arta kalmış gibi terkedilmişti. Terk
edilen tüm yerleşim yerleri gibi keder veriyordu.
Usuldan bir bozkır yağmuru başladı yeniden. Yağan yağmur inceden inceye
perdelemeye başladı şehrin aşınmış yüzünü. Şehir yağmur içinde
uyuyormuşçasınaydı.
Şehirlerarası yola çıktım. Yolda seyir halinde bir araç dahi yoktu. Trafik
ışıkları yanmıyordu. Yolculuğa çıkanlar da mı yoktu? Ya da bu yoldan
geçmiyorlar mıydı?
Şehrin dışına doğru ağır ağır yürümeye başladım. Ara ara çevreye
sesleniyordum. Sesime ses veren bir kimse olur mu diye?.. Bir başına da
yürünmüyordu. Bir parça gürültü olsa yalnızlığımı unuturdum diye
düşünüyordum. Yoktu, yoktu işte!
Üşüyordum. Bir insana dokunmak istiyordum. İnsan olduğumu hatırlatacak bir
insana sarılmak tek gayemdi. Ama kimse yoktu.
Bir insan olsa da bir iş getirse şuan başıma. Bir köpek çıksa karşıma,
alabildiğine havlasa suratıma. Ne değin mutlu ederdi beni. Benden başka bir
canlının olduğunu görmenin bahtiyarlığını yaşardım en azından. Geçenlerde ne
demişti kalbini kırıp geçtiğin Kutlu: “Bir merdiven gibi hissediyorum
kendimi. Gelen geçen basıyor üstüme. Kirlendikçe daha az seviliyorum.
Zulümden bile farksız geliyor bana seni görememenin zamanını da yaşayacağımı
bilmek. Hep sana ulaşmak istedim. Sense yakın sesimi uzak eyledin. Artık
yüreğim oynamıyor. Yitirdim seninle beraber dostluğun anlamını da... Peki
suç kimde? Sevgiye cinnet geçirtecek kadar yüklenen bende mi sende mi? Bırak
unutamayacağımız anlarla geçsin ömrümüz. Ben bir yalnızın yaşama savaşını
veriyorum. Herkes kendi sabrını kurşunlar. Kendi ihanetini yazar. Zamana
yatır belleğini. İnsan önce kendisine dürüst değildir. Kalanlar değil seni
bırakıp gidenlerdir senin kimliğin. Ve kaybettiklerindir. Hayatın devamı
yok, devamı gelmeyebilir. Yaşamakta bir şans. Aşk da!.. Sonra aşk bir çöldür
sevgisiz de geçilir. Sevgi bir yeşil orman; aşk onun hançeridir. Kapılar
ölümle kapanır. Ayrılıklarla, türlü yalnızlıklarla, acılarla, aşksızlıklarla
değil. Düşlerin varlığı bazen utandırır yalnızlığı. Bir düşlerde masumdur
insan. Var olan gider. Yanlış adres seçse de düşler… Yalnızlığına
inanıyorsan ölümden farksızdır yaşamın artık…” Konuştukça deliriyor gibiydi.
Yalnızlık denen hastalığın bütün nedeni biz insanlarmışız gibi… Bir iki kez
sus demiştim yüksek sesle. Susup gitmişti…
Köprünün üstüne gelip durdum. Köprünün altından bir uğultuyla Kızılırmak
akıyordu. Deminden beri yağan yağmur dinmişti. Gök karanlığında ay bir kavun
dilimi gibi göz alıcı çıkmıştı ortaya. Şuh bir kadının öpülesi dudaklarını
andırıyordu bu haliyle. Ayın şavkı Kızılırmak’a yansıyordu. Kızılırmak
sarhoşmuşçasına akıp gidiyordu Bafra ovasına oradan da Karadeniz’e.
Üzerinde beklediğim Eğri köprü, geçmiş bir tarihin soğukluğunu yaşatıyordu
bana. Nedensiz ellerim titriyordu. Altımda bir ulu ırmak; Kızılırmak
akıyordu. Üstümde; karanlık gök boşluğunda her bir yıldız isteklice ışılayıp
duruyordu. Ötelerdeyse Kızılırmak’ın koynuna taht kurmuş varlığı meçhul bir
şehir uyuyordu. Uzaktı ve uzaktı sıcaklığını duymak istediğim o şehir, ki
bir sevgilinin umudu kadar özlem doluyken yine uzaktı bana o şehirde
yaşayacağım bir hayat!..
Yeniden Kutlu’nun sesi bir dokunaklı mırıltı gibi nehirden dolup geldi
kulaklarıma: “Ne içtiğimiz su, ne gezindiğimiz şehir, ne de sevgilimiz… Ölüm
bir mutlu son, farkında bile değiliz. Ölüm ne kadar da yakın oysa insana.
Bir kardeş kanı kadar. Dilsizdir bazen, ve fısıldar ertelenen yaşantıları.
Ayakları kesilmiş bir koşudur kan uykularında. Dayanılmaz bir ağrı her gün
batımında. Geride bıraktıklarımızdır ölümden çaldığımız ne varsa. Ne var ki
her defasında ölümdür insana insanlığını anımsatan da. Yalnızlığım yorgundu
ölümüm de mi yorgun olacaktı yoksa? Düşünemiyordum…” Kesip attım
sözcüklerini, yeter! deyip koşmaya başladım. Düşüp düşüp kalkıyordum…
Soluğum kesildi kesilecek…
Ter içinde uyandım. Sırılsıklamdım. Gördüğüm rüyanın etkisi altında bir süre
pencereden dışarı baktım. Dışarıda insanlar, yollar, yolculuklar, tıka basa
dolu kaptı kaçtılar, gökyüzünün enginliğine uçuşan güvercinler, ağlamasını
duyduğum ama görmediğim bir bebek, bir biri peşi sıra mezarlığın içinde
koşuşan, mahallenin aç köpekleri, okullarına giden öğrenciler, yanık bir
ezan sesi… Dışarıda yaşam vardı. Dışarıda yaşam sevinci vardı… Benden
habersiz ölen Kutlu’yu anımsatan kabus gibi geceyi evimde bırakıp dışarı
çıktım…
|