|
|
|
|
İnsan üretimi olan hemen hemen
her şey; ekipman, bilgi, teknolojik yenilik, idari mekanizmalar,
şehirler, yeni maddi yaşam koşulları, toplumsal olanaklar, tıp ve
sosyal hizmetlerdeki muazzam ilerlemeler insanlığı özgürleştirmedi.
İnsanın belirlediği bu mekanik ve sosyal süreçler insanlığın
değişimine olumsuz etki edecek şekilde kullanılıyor olmalı ki,
yeryüzünde en acımasız adaletsizlikler sürüyor. Yüzyılımızda süren
savaşlar bunun kanıtı.
İnsan yetkinleşmesi olanaklı ve düşünen tek canlı türü olarak, ne
acı ki, 21. yüzyılda da kendi türünü yok etmenin kirli hesabını
gönül rahatlılığıyla yapabiliyor. İşte bu nedenle uhrevileşen
dostluk toplumsal sözleşmelerinin ötesinde durup düşünmek gerekiyor.
İnsanlık nereye gidiyor?
Vicdansız bir insanın bir inanç sistemine bağlı olması ya da bir
çakma kapsül yurttaş olarak kimi bencil dürtülere teslim olarak
varlığını sürdürmesi, sürüleşmesinin yolunu kolaylaştırır.
Sürüleşmek! Tarihin lağımında, çöpünde sürüleşmeyi, vicdansızlaşmayı
arzulayan sözüm ona yaratıkların kemik yığınlarını görürüz. Şöyle
kısık bir gözle, burun deliklerimizi parmaklarımızla mandal gibi
sıkarak baktığımızda onlardan ölü kokusu yayıldığına tanık oluruz.
Ölüm kokusu, insan gelişmesinin, yaratıcılığının önündeki en büyük
engel…
Ölüm kokusuna, yabancılaşmaya karşı yaşama inanmak isteyen o
günahkâr insanın bohemce arayışı bazen şiir bazen öyküye bazen de
sanatın birçok farklı yüzüne konuk olabilmektedir.
Yazmak yaşamdır, insansızlığın ya da yakamızı tutan kirlerin
ötesinde, yazmak belki de boyun eğmektir vicdan denen o acı duyguya…
Yazmak hayata bağlanmaktır çoğu zaman.
İnsan neden yazar? Soruyu daha özele indirgeyerek sorarsak şiirin
yazılma nedeni nelerdir? Kuşkusuz bu soruya verilecek en akıllıca
yanıt, duyguları ifade etmek içindir. İnsan bio-psiko-sosyal bir
varlık olduğu için duygularını ifade edebilen bir canlıdır. Ancak
şairin farkı burada beliriyor işte, şair duygularını imgeler yoluyla
kurgulayıp, bir bütün halinde sunuyor. Duygularını ifade etmenin
yanında zorunlu ve tarihsel bir görev yükleniyor. Hem de sosyal
görev.
Doğa, aşk, kahramanlık, vatan sevgisi gibi sosyal olgular şairlerin
imgeleminde ete kemiğe bürünüyor. Öte yandan bu noktada önemli olan,
şairin kimliği, duruşu ve topluma verdiği mesajdır. Sözün özüne
bakacak olursak şair olabilmek “vicdan ve sorumluluk” bilincine
sahip olmaktan geçiyor. Yoksa ötesi bir avuç kelime kalabalığından
başka da bir şey değildir. Onurlu bir kimlikle yazmak istiyorsak,
öncelikle Proudhon ve Paulo’nun söylediği gibi, insanlık sorunları
karşısında çözüm üretirken, mücadele ederken, ‘kendimizi
kandırmaktan vazgeçmeli ve de zihnimizi sömürgelikten’
kurtarmalıyız.
Yerelde şiir yazmak zordur. Evrensel duyarlılığı yakalamış,
toplumsal sorunların farkında olan, toplumsal gelişme ve değişmeyi
algılayıp tartışabilmek yerelde şiir yazanlar için yanıt bekleyen
sorunsalların başında gelmektedir. Bu nedenle şairin bir aydın
sorumluluğu vardır.
Ne yazık ki yer yer şiirin lokalize olması, yereli aşamaması şiiri,
“çakma şairler ve çakma imgeler” bataklığına sürüklemekten öteye de
geçmiyor. Bu tipler, şiir tarihlerini hep öykünerek ve üstat
bildikleri tarafından onaylanmak telaşıyla noktalarlar. Elbette
yazılan şiiri ve şairini okuyucu ve zaman ancak adil yargılayabilir.
Her şiir yazan şair olmadığı gibi her şiir kitabı çıkaran da şair
olamıyor. Bunun bir bedeli var, o da her şeyden önce dürüst ve
onurlu bir insan olmaktan geçiyor. Bu unsurlar aydın olabilmenin
yanısıra şair olabilmenin de koşulları arasında yer alıyor.
Yazmak vicdan körlüğünü aşmaktır. Yazar, sosyal vicdan sahibi,
çağını yakalamış özgül bir insandır. Deryada, denizde damla da kalsa
insan, yazmak özgürleşmektir. Yazmak, yaşamın birçok durağında
yalnızlaşmayı göze almaktır, sevilmenin yanında nefret edilmektir.
Bazen yalnızlık yazarın in’idir, bazen aydınlığıdır, yoksulluğudur,
düşüşüdür.
Yazmak yalnızlığı aşmaktadır. Her şeyden öte yazmak gerçeğe ödünsüz
bağlılıktır.
|
|
|
|
BİZE YAZIN
Sosyal Hizmet Uzmanı
Web Sitesi
E-Posta :
sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com
|
|
|
|