Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik 
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri
 

KUPÜRLER -1
KUPÜRLER -2              KUPÜRLER -3

 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

    
DERLEME : YAŞ – YAŞAM – YAŞLILIK ( 5 )  

 Sitemiz Yazarı
Sosyal Hizmet Uzmanı Şadiye DÖNÜMCÜ 

 KUPÜRLER -3


                  
YAŞLI DEYİP GEÇMEYİN! BİR GÜN SİZ DE .......

             
           Abbas GÜÇLÜ 1.10.2002   Milliyet Gazetesi

     Hep gençleri yazıyoruz. Ama yaşlılarımızı ve onların engin deneyimlerini hiç bir zaman unutmuş değiliz.Gençlerin enerjisi ne kadar önemliyse , yaşlılarımızın tecrübeleri de bir okadar önemli.Keşke her iki taraf da birbirini engel olarak değil de, tamamlayıcı olarak görebilse....
1.Ekim yani bugün Uluslararası Yaşlılar Günü.Dünya Sağlık Örgütü tarafından kabul edildi ve giderek yaygınlaşan bir şekilde tüm dünyada kutlanıyor.........
Bilim adamları, yaşlılığı yeteneklerin kristalleştiği ve yoğun bir yaşam birikimi ile anıların , insanı yeni deneyimlerinin tadını çıkarmaya hazır kıldığı onurlu bir dönem olarak nitelendiriyorlar.
Yaşlılığın tadını sanırım en iyi Japonlar çıkarıyor.Ne zaman havaalanına gitsem mutlaka yaşlı Japon turistlerle karşılaşıyorum.Yaşları 70, hatta 80’ in üzerinde olanlar çoğunlukta.Sırtlarında çantaları tin tin dünyanın dört bir yanını dolaşıyorlar.İkinci, üçüncü baharlarını yaşıyorlar.
Bizim yaşlılarımız ise 60’ ından sonra adeta ölümü bekliyorlar.Her ne kadar bazıları koltuklarına yapışıp kalasalar da.
12.Nisan.2002’ de gerçekleşen Uluslararası Yaşlılar Asamblesi tarafından yayımlanan Yaşlanma 2002 / Uluslararası Eylem Planı’ nda, ^^ İnsanların her yerde güvenli ve saygın bir şekilde yaşlanmalarını ve toplumlarında bütün haklara sahip birer vatandaş olarak yaşamaya devam etmelerini garanti etme ^kararı alındı.
Evet, Batılı toplumlar, yaşlılarına fazlasıyla önem veriyorlar.Çünkü çok iyi biliyorlar ki; bu gün o noktadalarsa bunu onlara borçlular.
Olaya Türkiye açısından baktığımızda ise vitrindeki bazı yaşlı örnekler , bu kesim adına ödüllendirici değil adeta cezalandırıcı oluyor.Bazı isimler yüzünden tüm yaşlılar aynı kefeye konuluyor.

Kafaların değişmesi gerekiyor

Türkiye’ nin çocuk, genç ve erişkin politikalarının yanı sıra yaşlılara yönelik politika geliştirmesinin zamanı geldi de geçiyor.Ülkelerin refah düzeyi artık yaş ortalaması ve yaşlılara sunulan olanaklar çerçevesinde ele alınıyor.
Batılı toplumlar, yaşlılara sunduğu olanakları çok daha fazla arttırırken, bizim çocuklara ve gençlere bile yeterince kaynak sağlayamıyoruz.Unutmayalım ki;bu gün yaşlılara burun kıvırıp, sırtını dönenler de yarın aynı konuma gelecekler.Yaşlılar da elbette çekilmesini bilmeliler.

Özetin özeti: Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaş ortalaması giderek artıyor.Batılı ülkeler gibi olmasa da, yaşlılarımızın sayısı her geçen gün çoğalıyor.Uzun yaşam eziyet değil, keyif getirmeli.Politikacılar gençlik konusunda olduğu gibi maalesef bu konuda da sınıfta kaldılar.

Yaşlılarımızın bu özel gününü canı gönülden kutluyoruz.


                               
BAYRAMLAR BENİM İÇİN ÇOCUK DEMEK

                         
  Cüneyt ÜLSEVER  Hürriyet Gazetesi 26.11.2003


       Elimde değil ‘bayram’ kelimesi bana ‘çocuk’ kelimesini çağrıştırıyor.......Sadece, bayramın tadını çıkarmak için çocuk olmak gerektiğini düşünüyorum. Bayramları hiç ama hiç yetişkinlere yakıştırmıyoruz............Özgür insanın kendisinden talep edeceği ilk duygu olan hayattan keyif almayı kendimize çok gördüğümüz aşikardır.Tamam, her gün bayram olmaz, ama bayramlar neden içi doldurula doldurula yaşanmaz ki?
Yaşanmaz, zira bayram yerinde çarpışan otomobillere, yanında çocuk olmadan tek başına binen birini görseniz, yadırgarsınız........ adamı kınarsınız.....Tamam , siz çarpışan otomobilleri sevmiyor, hatta bayram yerine gitmeyi dahi tercih etmiyor olabilirsiniz. Ama , kahkaha atmayı da mı sevmezsiniz? Gözlerinizden yaş gelene, hatta altınıza çişinizi kaçırana dek gülmek istemez misiniz? Bu soruya da ‘hayır’ diye cevap veriyorsanız, çarpışan otomobillere binen adamın değil, sizin aklınızdan zoru var.
.........Sevdiğinize başkalarının duyma ihtimaline katiyen aldırmadan, bağıra çağıra ne zaman “seni seviyorum!” dediniz?
“ İşte o var ya o, benim sevincimin kaynağı o !”
Hayattan tat almayı bilmeyen,bayramlarda dahi eğlenmeyi çocukluk sayan toplumlar aslında hiç ama hiç büyümeyen , çocuk toplumlardır..............Ancak elimde değil, çocukları kıskanıyorum da, onlara bakarken „ neden büyüdüm „ diye hayıflanıyorum.

„ Gül de şarap da bilene güzel gelir;
Sarhoş olmayan için sarhoşluk nedir?
Cebi boş gönlü dolu olmayan kişi
Herşeyden geçmenin tadını ne bilir ?.....
Ö.HAYYAM
 

                      
    SERAPCAN   BİR YALNIZLIK AĞIDI

Imamura Shohei’nin ‘Narayama Ağıdı’ adlı filmini izleyenler sanırım öyküsünü hala anımsıyorlardır. Eski zamanların Japonya’sında geçiyordu. Nüfusun çok, yiyeceğin kıt olduğu o ğünlerde, artık üretime katkısı olamayacak kadar yaşlananlar, oğulları tarafından dağın tepesine çıkarılıp, orada ölmeye terk edilmektedirler. Yaşlanmanın ölçüsü, ağızda diş kalmamasıdır. Kahramanımız, oldukça yaşlı faka dişleri eksiksiz kadın, yoksul evlerine yeni katılan torununa yer açmak amacıyla oğluna dağa bırakılmak istediğini söyler. Annesini taparcasına seven oğluysa, henüz yaşlanmadığını belirterek onu reddeder. Evindeki açlık ve vücudundaki güçsüzlük töreyi uygulattıracak yolu hemen buldurur kadına; dişlerini kırmak. Artık ağzında dişleri yoktur ve oğluna da annesini dağa götürmek dışında bir seçenek kalmaz.

Tam hatırlamıyorum, ya annemi kaybettiğim günlerdi ya da Japon’larla çalışmaya yeni başladığım sıralar. Filmden çok etkilenmiştim. Üstelik turistlerim öyle yaşlıydılarki, oğullarının onları dağ yerine havaalınına bıraktıkları bile düşünülebilirdi. Geçen yıllar bunun bir noktaya kadar doğru olduğunu öğretti. Her ayın 15 gününü uzak diyarlara seyahat ederek geçirenler arasında, uçak düşerse mirasçılarını ferahlatacak miktarlarda hayat sigortası yaptıranlara az rastlamadım.

Şimdi Tokya’dayım ve gözle görünen o ki, nüfus hala çok olmasına karşın, yiyecek sıkıntısı yok. Her yeş tertemiz, taze ve bol. Üstelik fiyatları 3000’le çarpıp, gelir gözönüne alınarakhesaplandığında palalı da değil. Sakın ha evsiz, yoksul, zor durumda insanlar yok sanılmasın. Tabii ki var ve zengin ülkede fakir olmak daha da zor ama sayıları az. Zaten buralarda sorun fakirlikten ziyade, yaşlılık ve yalnızlık gibi. Sürekli çalışarak veya çalışır görünerek geçirilen gençlik ve orta yaşlılık yıllarından sonra, eşlerden biri erkence ölürse, tek başına kalan için, hele hele erkekse son derece acıklı bir son dönem başlar.

Bu kez kahramanımız erkek. Yaşlı, ufak, tefek sevimli bir amcacık. Hiç evlenmemiş, dolayısıyla çoluk çocuk hak getire, bilinen yakın akrabası da yok. Emekli olduktan sonra Japonlar’ın maaşları yarıya iniyor, yaşlı amcanın da gelirinde çok önemli bir azalma olmuş ama aç kaldığı söylenemez. Sonra bir gün, Tokyo’nun merkeze yakın yerlerinde bile rastalanan evlerin arasındaki sebze bahçelerinden sebze çalmaya ve çaldıklarını sokak başlarında, başka satıcıların üçte bir fiyatına satmaya başlamış. Örneğin iri bir greypfurt boyundaki karnıbaharan normal fiyatı 200 yenken (600.000 TL.), bizimkinde 80 yene (240.000 TL.) alınabilirmiş. Aynı yaş grubundan olmakla birlikte daha ilginç bir hayat yaşayan, yani yemek yapan, alışveriş eden, komşusuyla merhabası olan nineler arasında, bu ucuzcu amcanın namı süratle yayılmış. Adamın her gün başka bir sebze satıyor olması da açıkçası kimsenin dikkatini çekmemiş. Ta ki bir gün bahçesindeki turpların iki ayaklı yaşlı bir tavşan tarafından yürütüldüğünü farkeden küçük çiftçi polisi arayana kadar. Yaka paça götürüldüğü polis merkezinde adet olduğu üzere, “Neden Çaldın” diye sormuşlar. “O kadar yalnızdım ki” demiş, “konuşacak birilerini bulmak için bu yola başvurdum. Fiyat ucuz olduğundan alıcılar başıma üşüşüyordu, sadece pırasanın miktarını değil, o ğünkü hava durumunu, değişen dünyayı, her şeyi konuşuyorduk. Bunca kalabalığın içinde, benim kadar yalnız olup günlerce konuşamamak ne korkunçtur bilemezsiniz.”

Çok dokunaklı, en az ‘Narayama Ağıdı”ndaki yaşlı kadın kadar üzücü. Herhalde o yüzden televizyona haber de oldu. Ülkemde evsiz barksızlıktan kış soğuklarını hapiste geçirmeyi yeğleyip ufak çaplı hırsızlıklar yapanları duymuştum, ama konuşacak insan yaratmak için hırsızlık yapmak ancak buralarda rastlanan bir şey olsa gerek.

Sosyolog ve siyaset bilimciler, ‘Türk Toplumunda Kahvehane Geleneği’ni ara sıra inceleme konusu yaparlar. Konuya bu bağlamda yaklaşan olup olmadığını bilmiyorum. Sadece, akşam yemeğinden sonra kahveye gitmek isteyen kocalarına darılan kadınlar tanırım. Boş verin, gitsinler, aksi takdirde, olur da siz onlardan önce başka dünyalara göçerseniz, zavallıcıklar konuşacak insan bulmak için hırsızlık yapmak zorunda kalırlar, cennette bile ayrı kalırsızın. Çünkü gidiyoruz, gidiyoruz, hızla o yöne doğru gidiyoruz.

            
      İNSAN, ALIŞKANLIKLARIYLA BİRLİKTE YAŞLANMALI
                                                           Mina Urgan

  “......Her şeyden önce gençliğin bir mutluluk, yaşlılığın ise bir mutsuzluk dönemi olduğu mitosunu yıkmak istiyorum. Gençliğin mutluluğu, gençlerin kendileri dışında neredeyse herkesin inandığı koca bir yalandır. Hiçbir gencin “genç olduğum için aman ne mutluyum!” dediği duyulmamıştır. Ama nedense ihtiyarlar “ Ah! Gençken ne mutluydum “ diyerek kendilerini aldatıp dururlar.
Gençliği bir mutluluk dönemi sanmak yanılgısına düşenler, ihtiyarlığı da, acıklı, hatta biraz ayıp bir dönem sayıyorlar. “ Artık ben ihtiyarladım” deyince “hayır ihtiyarlamadınız, sadece yaşlandınız.” diyorlar. Sanki yaşlanmakla, ihtiyarlamak aynı anlama gelmiyormuş gibi, “ihtiyarlamak” hafifçe müstehcen bir sözcükmüş gibi...
Bir de “sizi çok iyi gördüm” lafı var. Benden genç olanlar, benimle karşılaşır karşılaşmaz, “ sizi çok iyi gördüm” diyorlar selam yerine. Bunu otomatik olarak söylerken, iyi niyetliler, “vah zavallı! Amma da çökmüş!” diye düşünüyorlar. Kötü niyetliler de “bu moruk da hala ayakta kaldı.” diyorlar içlerinden.
İhtiyarlamak, hiç utanılacak, üzülecek bir durum değil.Yaşımı bildirmekten hiçbir zaman çekinmedim. Hatta iyice ihtiyarladıktan sonra, biraz gururla, neredeyse övünerek ilan etmeye başladım tam kaç yaşında olduğumu.
Atmışından sonra, yaşlanmaya yüz tuttuğunuz gerçeğine katlanmak zorunda kalırsınız. Hiç de kolay değildir bu. Ama bu acı gerçeğe katlananlar, “artık ben yaşlıyım” diyenler, aklın alamayacağı bir rahata kavuşurlar. Eğer sağlık durumlarını az çok yerindeyse, hiç kimseye muhtaç olmadan bir evde yalnız yaşayabiliyorsa, yaşlılığın huzurlu, hatta mutlu bir dönem olabileceğini anlarlar. Bunu anladıktan sonra da, yaşlılığın nimetlerinden yararlanabilmenin yolunu arayabilirler. Örneğin, yaşlandıklarını bahane ederek şımarabilirler.
Yaşlılığımda, “şunu yapmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum, şunu yemek istiyorum, bunu yemek istiyorum” diye tutturunca, yakınlarım bu seksenlik ihtiyarın isteklerini yerine getiriyorlar. Ben de hiç utanmadan, elimden geldiğince sömürüyorum bu durumu.
Gencecik insanlar ölüp giderken, bu kadar uzun yaşamanın bedelini ödemek zorundasınız elbette.Bu bedeli fazlasıyla ağır ödemek istemeyenlerin, “İyi ihtiyarlamak için yiğit olmak gerekir.” sloganına uymaktan, sağlıkları konusunda dırdırlarını kesmekten, bedenleriyle birlikte kafalarının da yaşlanmasını engellemek için yoğun bir çaba göstermekten başka çareleri yoktur.
Doksan yaşına gelince, dadım Gülüstan Hanımı, kendi isteği üzerine, Bakırköy’de bir huzurevine yerleştirdim. Tek kişilik odası, TV’si, eski ve çok yakın bir dostu vardı orada. Gel gelelim, bir ay sonra, “Ben ne yapayım burada? Hepsi ihtiyar” diyerek, kıyametleri kopardı, eve geri döndü. Çocuklarımın arkadaşları gelince, en güzel giysilerini giyer, takılarını takar, süslenir püslenir. Oturma odasında bir koltuğa yerleşirdi. Kendi lafa karışmadan, gençlerin söylediklerini ilgiyle dinlerdi.
Bütün ihtiyarlar gençlerle birlikte olmaya can atarlar. Torun sahipleri çok talihlidirler bu açıdan. Yaşlı bir insanın torunlarıyla ilişkisi, gençken çocuklarıyla ilişkisinden kat kat daha rahattır. Çocuklarla yaşanan gerginlik torunlarla yaşanmaz. Çocuklar da, anneleriyle babalarına gösterdikleri tepkileri büyükanneleriyle dedelerine göstermezler. Hoşgörülüdürler bu ihtiyarlara. Ninelerle dedeler de, torunlarına fazla karışmazlar. Sadece severler, canları istediği kadar da şımartabilirler onları. Böylece huzurlu bir sevgi ortamı oluşur küçüklerle yaşlılar arasında.
Benim iç dünyam genç olmasına genç de bugünün gençliğinin iç dünyasıyla ne derece uyum içinde bilemem. Çünkü günümüzün çoğu gençleri siyasal ve toplumsal sorunlara tamamıyla ilgisiz. Bol para kazanmak tek amaçları.
Sigarayı bir türlü bırakamamamın bana verdiği aşağılık duygusundan ancak yaşlanınca kurtuldum. Çünkü Profesör Dr. Süleyman Velioğlu bana dedi ki; “Mina Hanım, daha genç olsaydınız. Sigarayı bırakmanız için size korkunç baskı yapardım. Ama artık yaşlanmaya başladınız. Ve bir insan, alışkanlıklarıyla birlikte yaşlanmalı.” Ayağa kalktım, Süleyman Beyi bağrıma bastım, öptüm. O ne doğru laf! Ruh doktoru dediğin böyle konuşmalı işte!
Doksan yaşına varan Sofokles’e kadınlar, aşk, bedensel hazlar filan bittiği için üzülüp üzülmediğini sormuşlar. “Ne üzülmesi!” demiş Sofokles. “Zalim bir efendinin elinden kurtulup sonunda özgürlüğüne kavuşan bir köle kadar mutlu hissediyorum kendimi.” Cinsellikten kurtulmak gerçekten mutluluk ve huzur verebilir insana. Ama bu mutlu dönemi salt iradenizle, kafanızın verdiği bir kararla başlatamazsınız. “Tamam, artık bitti” dersiniz kendi kendinize. Sonra bir de bakarsınız ki, hiçbir şeyin bittiği yok. Cıvıl cıvıl cıvıldayan küçük kuşlar sanki uçuşmaktadır derinizin altında.
Sofokles’in zalim efendisinden kurtulmanız için, belirli bir yaşa varmanız ve cinselliğinizi, sevinçleri ve acılarıyla doyasıya yaşamış olmanız gerekir. Cinselliklerini vaktinde yaşamadıkları için, beyaz atıyla gelecek yakışıklı prensi yetmişinde hala bekleyen nice kadınlar; seksenindeyken gencecik kızlara ölesiye aşık olan nice erkekler tanırım. Onları ayıplamıyorum; hatta o yaşta böylesine yoğun heyecanlara kapılabildikleri için, biraz da beğeniyorum onları.
Mayıs 1968 Paris’inde duvarlara yazılanlar arasında en çok dikkatimi çeken sloganlardan biri şuydu: “Gençler aşk yapar, yaşlılar müstehcen hareketler yapar.” Gençlerin ihtiyarlara karşı acımasızlığının çarpıcı bir örneğiydi bu elbette. Ama ne yazık ki doğru bir yanı da vardı.
Yaşlılığa ikinci çocukluk derler. Bende bundan yararlandım. “Sekseninden sonra, insanın çocuklaşmaya, hatta bunamaya hakkı vardır” dedim kendi kendime. “Vah zavallı, bunadı desinler canları isterse” dedim.
Yaşlılar aynalara bakarken –çok ender bakarlar aynalara- kendi yüzlerini değil, başkalarının yüzlerini görürler. Kendi dertlerine değil, başkalarının dertlerine çare bulmak için uğraşırlar. Kişisel mutluluk gibi pespaye bir amacı gütmekten vazgeçerler.
Oysa bedenin çöküşü, beynin temposunun ağırlaşması bir yana, bir çok felaketi daha vardır ihtiyarlığın. Bunların en korkuncu sevdiklerinin ölümüdür. En yakın arkadaşların ölür, gencecik insanlar ölür, doğurduğun çocuk ölür.
Uzun yaşamanın bir felaketi sevdiklerinizin ölümünü görmekse, bir başka felaketi de yalnızlıktır. İhtiyarlar aranmaz. Yaşıtlarınız sağlık durumlarından ötürü size gelemezler. Sizde ikide birde onlara gidemezsiniz. Gençlerin ve orta yaşlıların ise, işi gücü vardır. Kimseyi aramaya pek vakit bulamazlar. Yapa yalnız kalırsınız böylece.
Kırkına kadar yaşadığımız her olayın bir yeri, bir önemi, bir anlamı vardır. Kırkından sonra tempo inanılmaz biçimde hızlanır. Bir bakarsızın daha dün olduğunu sandığınız bir şey on beş yıl önce geçmiştir.....”

• Bu yazı yazarın Bir Dinazorun Anıları (Yapı Kredi Yayınları, 20. Bası,1998) adlı kitabının “Yaşlılık ve Ölüm “ başlıklı bölümünden (s: 10-66) yapılan alıntılardan oluşmaktadır.
• Bu yazı “ bianet.org “ sitesinde yayımlanmaktadır.


                 
       NEMİKA TUĞCU  GÖZLERİNDEN OKUDUM.

        Biraz daha dinlenseniz, demiştim ama dinlemedi beni. Hafif bir sarsıntıda bile yüzünü buruşturuyor belli belirsiz. "Gideceğim", diye tutturdu. İlkyaz, baharı sürüp, yeşiliyle, moruyla, börtü böceğiyle geliverdi birden. İki yanı ağaçlı bir yolda gidiyoruz. Güneş tepeye tırmanıyor. Sonuna kadar açmış teybi şoför: "Yar saçların lüle lüle, yar benziyor beyaz güle." Yirmi bir kişiyiz koskoca otobüste. Çoğu kadın. İki de çift var. Biz ortalara bir yere oturduk.
Nerden aklıma geldi bilmem. Can havliyle sarıldım huzurevine. Yaşlılar, yaşadıkları hayat, hastalıkları, buraya hangi nedenle geldikleri, çaresizlikleri, ölümü nasıl bekledikleri, bir dizi acıklı hikaye kurdum kafamda; elbette örtüşecekti onlarınkiyle. Hepsine birer birer yapıştıracaktım. Al sana halkın ilgisini çekecek bir şeyler...bak, seç beğen al", diyecektim. Vedat'a. "Gözü yaşlı" başlıklar koy üstüne. Altına da birkaç fotoğraf, Avrupa'daki, Amerika'daki yaşlıların durumu, sosyal güvenceleri, yaş ortalamaları, bir-iki istatistik bilgi, tamam işte. Haber yapamadım ama, bildik bir dünya sandığım huzurevinin tiryakisi oldum sonunda.
Bağıra bağıra eşlik ediyor şarkıya Sanver Sadi: "O gül benim hayatımdır, ölürüm de vermem ele..." Arada bir şarkısını kesip, zayıf, kuru eliyle bir yerleri gösteriyor: "Buraları ormanlıktı daha önce. O meşhur müteahhit aldı ucuza, iki katlı evler yapıp sattı. Villa değil, iki katlı ev. Sonradan onların adı villa oldu. Villaların bahçeleri çok geniş olur. Komşunu göremezsin. Atla dolaşırsın arazini. Uçsuz bucaksız...Sen İtalya'ya gittin mi?" Yanıtımı beklemiyor : "Villa Borges'i gördün mü...?" Elleriyle tempo tutup, şarkıya eşlik ediyor öndekiler. "Otobüs altımızdan kayıp gidecekmiş gibi geliyor bana" diyor Sanver Sadi, huzursuz. Müzik yükseliyor, anlattıklarını duyamıyorum. Duyamadım deyince kızıyor bana; bağrışıp duruyoruz.
Sanver Sadi'yi huzurevinde tanıdım. Briç masasının başındaydı. Yüzüme bakar bakmaz, "Hangi gazeteden geliyorsunuz?" diye sordu. Demek gazeteciye benziyordum. Güldüm. "Fark etmez", dedi. "Briç bilir misin?" Bilmediğimi öğrenince dudağını büktü. "Gençler hiçbir şey bilmiyor."
Baba-kız ya da anne-oğul gibi diyebileceğim ilişkinin nasıl gelişip bugüne taşındığını bilemiyorum. Kendiliğinden oldu her şey. Dışarı çıkamadığını bahane edip bir sürü şey ısmarladı bana. Ropdöşambr, ille de kahverengi deri terlikler, yün fanila ve don. Gidemediğim günler için kızdı bayağı. Gücendi, öfkelendi, küstü...
Prostat ameliyatı geçirdi bir ay önce. Fıtık ameliyatı oldum dedi herkese. Ötekiler öğrendiler işin aslını ve kıs kıs güldüler.
Burası, zavallı yaşlıların ölümü bekledikleri bir istasyon değil, beş yıldızlı bir otel sanki. İki kişilik, tek kişilik banyolu odalar, doktorlar, hemşireler,oyun salonu, kadınların elişi yaptıkları atölyeler, biçki dikiş kursu, çiçek kursu, on beşte bir tiyatrolar, sinemalar, restoranlar, kocaman bir bahçe...gel keyfim gel.
Şoför, müziğin temposuna uyup basıyor gaza. Belli etmek istemese de çok gergin Sanver Sadi, Bir aydır ilk kez çıkıyor dışarı. Camdan yansıyan güneş yüzünü renklendirdi biraz, bakışını canlandırdı. İlk tanıştığımız gün: "Hep böyle ihtiyar değildim. Gençliğimde çok can yaktım. Bakma şimdi...yakışıklıydım eskiden," dedi.Yine yakışıklısınız, deyince de güldü: "Öyle mi buluyorsun beni? Nerdee, geçti artık..." Turp gibisiniz maşallah, gençleri cebinizden çıkartırsınız, dedim.
Dışarı bakıyor, "Bak, burada denize girerdik biz eskiden, Altınkum derler buraya. Güneşin batışı da doğuşu da muhteşem olur. Gençliğimde çok gelip gittim. Şimdi bir boka yaramaz. Deniz kirlenmiş. Bütün denizler kirlendi.
Hoop, rampadan iniyoruz, koluma yapışıyor; elleri titriyor, -acımayla şefkat arası bir duygu çöküyor yüreğime- pantolonunun içinde sidik torbası var. Daha bir süre kalacak. Fark edilmesinden korkuyor. "Kimseye söyleme" dedi. Anlaştık. Koluma yapışan bu el, bir zamanlar simsiyah saçlı bir kadını çekip almış kocasının koynundan. Bitirimlerle barbut atmış, Paris'te bir fahişeyi operaya götürmüş, New York'ta bulaşıkçılık yapmış, marketlerden yiyecek çalmış, İtalya'da belsoğukluğuna yakalanmış, Caruso'yu dinlemiş, en iyi arkadaşının parasını çalmış, İsrail'de hapse düşmüş, Hayfa limanında dok işçisi olmuş, kumarda hile yapmış, aşık olmuş, aşık olmuş, aşık olmuş...
Yavaşlıyoruz; eli çözülüyor, kolumun üzerinde gevşekçe duruyor. Kışlık ceketinin içinde kaybolmuş bedeni. Her zamanki gibi ipek fuları boynunda. Kalıbı bozulmamış arna rengi solmuş fötr şapkası kulaklarını kapatıyor neredeyse. Burnunun içinden beyazlı siyahlı kıllar fışkırıyor. Sanki bütün organlarından gelen ağır bir koku, hücrelerinden sızıp, kolonya kokusuyla karışarak etrafa yayılıyor. Çarpık çurpuk kesilmiş tırnaklarında altmış yıllık nikotin sarısı.Yol kenarında, tezgâhlarının arkasında müşteri bekleyen, kiraz, bahçe domatesi, karalahana, günlük yumurta satan şişman ve ifadesiz kadınlara bakıyormuş gibi yapıyor. Oysa, gözü ön sıralarda oturan, şarkıya el çırparak eşlik eden kadınlarda. Sanver Sadi'nin gözü oynaşta!
Virajsız bir yoldan aşağı doğru iniyor araba, denizi kaybediyoruz, yeniden görüyoruz, evler sıklaşıyor, sahile iniyoruz. Otobüs bir restoranın önüne yanaşıyor. Yaşlarına denk düşmeyen bir acelecilikle toparlanıp iniyor huzurevi sakinleri. Sanver Sadi'yi elinden tutuyorum, yavaş yavaş indiriyorum aşağı. Koluna giriyorum. Memnun. Omuzlarını dikleştirdi, adımlarını sağlam basıyor yere. Hızlanıyor.
Şef garson ve diğerleri kapıda karşılıyor bizleri, hoş geldiniz...buyrun, buyrun,,. Adlarıyla hitap ediyorlar bazılarına, Üzerine ordövr tabakları ve salatalar konulmuş uzun masalara yerleşiyor konuklar. Sanver Sadi elimi bırakıp, çabucak, otobüste ön koltuklardan birinde oturan Rüveyde Hanım'ın karşısındaki sandalyeye yapıştı, bana da kadının iki ötesini işaret etti. Balıklar söylendi, rakılar, kolalar, midye tava, barbunya pilaki, beyaz peynir. Duble kalamar istedi Sanver Sadi, duble rakı. Cebinden de bir paket filtreli sigara çıkarıp masanın üzerine koydu. Ama olmaz ki, yasak...İçmemesi gerek. Bana bakmıyor bile. Paketi açarken titriyor elleri. Bir an göz göze geliyoruz, gözünü kaçırıyor, Rüveyde Hanım'a uzatıyor, ayağa kalkıp yakıyor sigarasını. Bir tane de kendi. Dumanı iyice içine çekip üflüyor. Birbirlerini duyabilmek için bağırarak konuşuyor herkes. Tek tuk sözcükler çalınıyor kulağıma: Birdenbire geldi yaz... Beyaz peyniri çok güzel...Yağlı...Yeşillik seviyorum ben...Roka...Ekmek çok taze... Yatağan'da yemiştik geçen yıl...Bu yaz nereye gidilecek,..Tiyatro var mı?
Ordövr tabaklan boşalınca, Garsonlar bir acele balık servisi yapıyorlar. Havaya kaldırılan bardaklar tokuşturuluyor, birer yudum alıyor rakı içenler, başlar tabaklara eğiliyor. Sanver Sadi büyükçe bir parça balığı Rüveyde Hanım'ın tabağına koyuyor, bardağına da rakısından biraz. Çin cin.... Gülüyor Rüveyde, güldükçe kızarıyor, kızardıkça içiyor, siyah saçlarını sık sık elleriyle düzeltiyor, genç bir kız gibi kahkahalar atıyor. Cilveli. Orta yaşı henüz aşmış olmalı. Gözlerinin ışıltısı sönmemiş. Huzurevinin belki de en genç, en güzel kadınına öteki masalardan kadehler kalkıyor, Sanver Amca, beni göstererek bir şeyler söylüyor Rüveyde'ye, Duyamıyorum. Fıkralar anlatılıyor. Biraz daha yükseltiyor seslerini konuklar. Bir şamatadır gidiyor. Sanver Sadi, üçüncü kez tuvaletten döndüğünde teypteki şarkı susturuluyor ve "Hadi Sanver Bey", diyor birisi, "senin şarkılardan söyle." Nazlanmıyor; boğazını temizliyor birkaç kez, Rüveyde'nin gözlerine bakarak usul usu! başlıyor:
"Gönlümün şarkısını gözlerinde okurum.
Sevgimin neşesini sözlerinde bulurum."
Bollaşmış takma dişleri bazı kelimeleri söylerken ihanet etse de, Sanver Amca, tek bir yanlış nota okumadan bitiriyor şarkıyı. Parmaklarını enstrüman gibi kullanıyor masanın üzerinde. Bir şarkıdan diğerine geçiyor hemen. Alçak sesle katılanlar oluyor. Şarkı bittiğinde, bravo sesleri yükseliyor; bis...bis...diye bağırıyorlar. Sanver Sadi, "Benden bu kadar" diyor soluk soluğa. "Kadehini Rüveyde'ye uzatıyor...
Son istasyonun yolcuları eğleniyor. Hem de gençlerden daha çok. Ben de şaşkınlıkla izliyorum.
Sanver Sadi, bedeninden habis bir tümör çıkarıldığını bilmiyor. Hiç kimse bilmeyecek. Doktorla karar verdik. Narkozun etkisi geçip kendine geldiğinde, "İyi miyim?" diye sordu. Zımba gibisiniz, dedim. Merak edilecek bir şey yok. Gülmeye çalıştı, yutkundu, derin bir soluk aldı. Bembeyaz yüzünde çukura kaçmış, fersiz gözlerini kapattı, elimi hafifçe sıktı, daldı. O gece yanında kaldım.
Sanver Sadi'nin hiç yakını yok. Hiç evlenmemiş. Sorbonne'da ekonomi okuduğunu, ama ekonomi yapamadığını söyledi bir gün. Ailesinden hiç söz etmedi. Anımsayabildiği sevgililerini anlattı büyük bir keyifle. Geçmişini yağmalamak istemediğim için fazla bir şey sormadım.
Garson bir tek rakı daha getirince dayanamadım; yanına gitmek için doğrulduğumda, eliyle işaret edip durdurdu beni. Yaşamın kıyısındaydı Sanver Amca. Dışarıda biraz daha oynamak isteyen bir çocuğun yalvaran gözleriyle bakıyordu. Oturdum yerime.
Ben de onun yakını olmayı benimsemiştim. Önceleri kullanılıyorum düşüncesine kapılsam da, asla edinemeyeceğim tecrübelerle dolu renkli yaşamı, maceracı ruhu ve hayat bilgisiyle çabucak çekim alanı içine aldı beni. Belki de erkenden kaybettiğim babam, hiç göremediğim dedemdi o benim. On beş günde bir restoranlarda yemek yiyebilen, sinema ve tiyatroya gidebilen, çoğu ayrıcalıklı bir maaşla emekli olmuş bu paralı yaşlılar hangi yollardan geçip gelmişlerdi buraya? Gençlikleri nasıl geçmişti? Gerçekten kendi seçimleri miydi huzurevi? Her gün kavgasını yaptıkları politika sahiden ilgilendiriyor muydu onları? Anlattıkları doğru muydu? Mutlu muydular söyledikleri gibi?
Tangonun ilk notaları serin bir rüzgâr gibi esti... San ver Sadi yerinden kalkıp ceketinin önünü ilikledi, dimdik yürüdü, Rüveyde'nin önünde eğildi, elinden tutup masaların çevrelediği boş alana çekti. Herkes sustu. Bedenleri müziğin ritmine uyarak yavaşça birbirine yaklaştı, uzaklaştı. Müzik hızlandı, onlar da. Bacaklar birbirine kenetlendi, ayrıldı. Döndüler, yaklaştılar, uzaklaştılar, yeniden döndüler. Rüveyde gözlerini kapattı, Sanver Amca'nın kollarına bıraktı kendini tümden. Bacakları yeniden dolandı birbirine. Rüveyde'nin şişman ama biçimli bedeni ihtiyar kurdun sağ kolu üzerinden arkaya doğru eğildi, toparlandı, bir eliyle döndürdü kadını. Şef garson ve ötekiler masaların arkasına sıralanmış, bu eşsiz sahneyi izliyorlar. Çıt çıkmıyor restoranda.Öyle güze! idare ediyor ki dansı Sanver Sadi. Yüzünde şimdiye dek hiçbir yaşlıda görmediğim bir ifade var. O, Douglas Fairbanks; bir aktör, Fred Astair; usta bir dansçı, kadınların gönlünü çelen esaslı bir çapkın, o bir dev. Beyaz saçları uçuşuyor döndükçe, Rüveyde kollarında eriyor...
Öyle mutlu ki ikisi de.
Müzik bitti. Sanver Sadi, beline sarıldı Rüveyde'nin, masaya getirdi, sandalyesini çekip oturttu, eğilip selamladı ve dimdik yürüyüp oturdu yerine. Dansın büyüsü bir süre daha devam etti; ses çıkmadı kimseden. Göğsü körük gibi inip kalkan Sanver Amca, sahneye en son çıkıp programı kapatan ünlü bir yıldızın bakışıyla, mağrur, süzdü herkesi. Bir alkış koptu.
Otobüse bindiğimizde nefesi hâlâ düzelmemişti. Nabzını saymaya çalıştım, "İyiyim" dedi. İyiydi gerçekten. Nerdeyse on yaş gençleşmişti...Ya sidik torbası patlasaydı? Besbelli unutmuştu onu. Başını arkaya dayayıp gözlerini kapadı. Koluna dokundum yavaşça:
- Ne zamandan beri?
- Duymadınız mı Sanver Amca?
Bal gibi de duymuştu ama yanıtlamak istemiyordu. Bense çatlıyordum merakımdan. Ona hiç sevmediği bir biçimde seslenmiş, amca demiştim. Kızmadı. Bıyık altından güldü. Doğrulup akları sararmış gri gözlerini dikti gözüme:
- Geldiği günden beri.
- Peki...Ya o? O da size ...
- Gayet tabii.
- Konuştunuz mu?
- Hayır.
- Peki, nasıl anladınız?
- Gözlerinden okudum!
Sözünü bitirir bitirmez başını arkaya dayadı, uyudu.
Çocuğunun her yaramazlığını bağışlamaya hazır bir anne sevecenliği ile elini avuçlarımın içine aldım Sanver Amca'nın. Soluğu düzgün, nabzı da. Bir çocuk gibi uyuyor. Bu dünyada az zamanı kaldı, varsın hayal kursun; mutlu olacaksa, olmayacak bir hayalin peşinde koşsun. Biz aynı şeyleri yapmıyor muyduk. Düşsel zevklerimiz yok muydu. Arkadaşlarla lotodan kazandığımız parayla çalıştığımız gazeteyi satın alıp patronu da çay ocağına koymamış mıydık? Kaçımız bir haftada tükenecek bir ilişkiyi yıldırım aşkı sanıp yüceltmemiştik? Kaç kez kendimizi röportaj dalı birincisi ilan etmiştik!
Otobüs huzurevinin bahçesine girinceye dek uyandırmadım Sanver Amca'yi- Yolcuların hepsi inince usul usul dokundum omzuna.
- Geldik Sanver Bey.
Tetiğine basılmış bir silah gibi fırladı.
- Geldik mi?
Bastonunu kaptığı gibi beni ite kaka kapıya yürüdü, otobüsten indi. Çantamı, atkısını toparlayıp arkasından koştum.
- Ne oluyorsunuz Allah aşkına nedir bu telaşınız? Hızlandı, kameriyeyi, bankları geçti, bahçe kapısından çıktı; ben de arkasından. Aynı anda kenarda bekleyen Rüveyde' yi gördüm. Yoldan geçen bir taksiyi durdurdu Sanver Amca. Kapısını açıp, kadının binmesini bekledi, bana dönüp:
- Biz biraz dolaşacağız, dedi. Sen de evine gidip istirahatine bak!
     

    
KUPÜRLER -1          KUPÜRLER -2              KUPÜRLER -3