Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik 
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri
 

   

 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

    
DERLEME : YAŞ – YAŞAM – YAŞLILIK ( 5 )  

 Sitemiz Yazarı
Sosyal Hizmet Uzmanı Şadiye DÖNÜMCÜ 

 KUPÜRLER -2

 


BU KENT KİMİN?
   Deniz KAVUKÇUOĞLU    
 

4 Nisan 1999
Cumhuriyet Gazetesi
 

    Yaşlı kadını karşı kaldırımın üzerinde ilk gördüğümden bu yana ne kadar zaman geçmişti, bilmiyorum. Beyaz şeritli yaya geçidinin başladığı kaldırımın kenarına kadar geliyor, önce sağ ayağını yavaşça aşağıya indiriyor, ama sonra üzerine doğru gelen araçlardan ürküp geri çekiliyordu. Bu hareketleri kim bilir kaç sefer yinelemişti.
O’nu izliyordum. Dakikalar geçiyor. Önünden hızla geçen otomobillerden, kamyonetlerden, otobüslerden, kurye motosikletlerinden, minibüslerden hiçbiri durup, karşıya geçmek isteyen yaşlı kadına yol vermiyordu. Kadın çaresiz kalmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir o yana, bir bu yana gidiyor, çevresine bakınıp, yardım isteyeceği birisini arıyor, kimseyi göremeyince, yarıda kalmaya başından ‘mahkum’ yeni bir denemeye girişiyordu.
Cesaretini toplayıp caddeye bir inebilse, araçlar duracaklardı. Hep böyle olmaz mıydı? Her şeyi ile ‘tuhaf’ olan bu kentte sürücüler, yayalardan ‘cesaret’ ve ‘kararlılık’ beklerler, bunları gösterene ‘saygı’ ile karşılık verirlerdi. İşlek bir caddeyi ‘sağ salim aşmak’, İstanbul’da, taşıt sürücüleri ile yayalar arasında yıllardır sürüp gelen bir ‘cesaret oyunu’ydu. Cesur olan bu oyunu kazınırdı! Yaşlı kadın herhalde bu ‘oyun’u bilmiyordu.
Meclis-i Mebusan Caddesi’nde beni alacak arabayı beklerken, bunları düşünüyordum. Bir arabayı beklerken, bunları düşünüyordum. Bir ara gözlerim yeniden kadına takıldı. Bu kez geriye sıçrarken sendelemiş, düşecek gibi olmuştu. Karşı kaldırımda hala kimseler görünmüyordu. Salı Pazarı antrepolarının yakınındaki trafik lambası Tophane yönünden gelen taşıtlara ‘kırmızı’ yanınca, fırladım... Karşı yolda, elimdeki evrak çantasını tamponuyla sıyırıp geçen bir ‘Kartal’dan dışarıya taşan ‘küfürler’e aldırmayarak yaşlı kadının yanına geldim...
“Seni Allah gönderdi, yavrum...” Yumuşak bir sesi vardı. Tane tane konuşuyordu. “İzin verirseniz size yardım edeyim, efendim...” Ben bunu sorarken, koluma girmişti bile. Heyecandan titriyordu. Elini avucuma aldım. “Korkmayın, geçeriz...” Söylemesi kolaydı da, nasıl geçecektik? Vızır vızır bir trafik vardı... Onun temposuyla geçemezdik. Bir ara, “Niçin trafik lambasına kadar yürümüyoruz” diye sordum. Başıyla arkamızdaki, İlyas Çelebi Sokağı’na çıkan merdivenli dik yokuşu gösterip “İnerken çok zorlandım, diz ağrılarım tuttu! “ diye yanıtladı.İşimiz daha da zorlaşmıştı. Biraz önce kafamdan geçirdiğim ‘cesaret oyunu’na başvurmaktan başka yol yoktu! Kadının kolunu bıraktım, “Siz yola değil, yalnız bana bakın! Geç, deyince bana doğru gelin, korkmayın! “ Bunu söylerken gözüm caddedeydi. Trafik biraz seyrekleşir gibi olunca, birinde evrak çantam ellerimi iki yana açtım... Caddeye çıktım. Sırtımdaki yağmurluğumla bir ‘korkuluğu’ andırıyordum. Yönümü, üzerime doğru gelen taşıtlara çevirdim, yaşlı bir yengeç gibi yan yan caddenin ortasına doğru ilerlemeye başladım. İki yanımdan arabalar geçiyor, rüzgarlarından yağmurluğumun etekleri savruluyordu. Benden, “Gel!” komutunu alan kadın da caddeye çıkmış, ağır adımlarla bana doğru geliyordu... “Yuh... Bunak... Ulan hıyar....” sesleri arasında yavaş yavaş hedefimize ulaşıyorduk...
Karşı kaldırıma geçince, yaşlı kadın boynuma sarıldı, eğildim, yanaklarımı öptü, “Sağ ol, evladım! Nefes nefeseydi. Biraz soluklandıktan sonra, “Ben bu kadar küfrü, 79 yıllık ömrümde duymamıştım!... Arabada giderken konuşuyorduk... “Biliyor musunuz, ben İstanbul’luyum. “ “Ben de” diye yanıtladım, “Demek, ikimiz de buralıyız...” Aynı anda gülmeye başladık. Biraz önceki komik durumumuz canlanmıştı gözümüzde. Kentimiz, insanlarını soytarıya çeviriyordu. “Ama” dedim, “Soytarılık işe yaradı, başardık işte!” Keyfi yerine gelmişti. “Bir dahaki sefere ben de sizin gibi yapacağım...” “Aman!” dedim. Gülümsedi. Beşiktaş’a geldiğimizde, eliyle dışarıdaki insan kalabalığını gösterip “Bakın” dedi, “hiç yaşlı insan görüyor musunuz burada? Bu şehir kimin, Allah aşkına? Haklıydı. Bu kentin caddeleri, alanları, sokakları yaşlılarına sanki yasaklıydı. Her adımda başka bir tuzağı gizleyen kaldırımlar, kaldırımlar üzerine park etmiş araçlar, kaldırımsız sokaklar, eğitimsiz sürücüler, kent kültüründen yoksun saygısız insanlar, sürekli bir itiş kakış... bu kentin yaşlılarına yaşamı yasaklamıştı. Bu ülke için, bu kent için çalışmış, emek vermiş, gençliklerini tüketmiş insanlar, yaşamlarının sonbaharında, dolu dolu yaşanacak günlerinde, sokaklardan, alanlardan çekilmeye, yaşamın renklerinden uzaklaşmaya zorlanıyordu.
Balmumcu’da arabadan inmesine yardım ederken, “Sakın yılmayın” dedim, “Bu kent sizin! Sokakları sakın bırakmayın!...” Arkamdan el sallıyordu. Yine görüşecektik...
 



BİR YALNIZLIK AĞIDI
Serapcan

 

      Imamura Shohei’nin ‘Narayama Ağıdı’ adlı filmini izleyenler sanırım öyküsünü hala anımsıyorlardır. Eski zamanların Japonya’sında geçiyordu. Nüfusun çok, yiyeceğin kıt olduğu o günlerde, artık üretime katkısı olamayacak kadar yaşlananlar, oğulları tarafından dağın tepesine çıkarılıp, orada ölmeye terk edilmektedirler. Yaşlanmanın ölçüsü, ağızda diş kalmamasıdır. Kahramanımız, oldukça yaşlı faka dişleri eksiksiz kadın, yoksul evlerine yeni katılan torununa yer açmak amacıyla oğluna dağa bırakılmak istediğini söyler. Annesini taparcasına seven oğluysa, henüz yaşlanmadığını belirterek onu reddeder. Evindeki açlık ve vücudundaki güçsüzlük töreyi uygulattıracak yolu hemen buldurur kadına; dişlerini kırmak. Artık ağzında dişleri yoktur ve oğluna da annesini dağa götürmek dışında bir seçenek kalmaz.

Tam hatırlamıyorum, ya annemi kaybettiğim günlerdi ya da Japon’larla çalışmaya yeni başladığım sıralar. Filmden çok etkilenmiştim. Üstelik turistlerim öyle yaşlılardı ki, oğullarının onları dağ yerine havaalanına bıraktıkları bile düşünülebilirdi. Geçen yıllar bunun bir noktaya kadar doğru olduğunu öğretti. Her ayın 15 gününü uzak diyarlara seyahat ederek geçirenler arasında, uçak düşerse mirasçılarını ferahlatacak miktarlarda hayat sigortası yaptıranlara az rastlamadım.

Şimdi Tokyo’dayım ve gözle görünen o ki, nüfus hala çok olmasına karşın, yiyecek sıkıntısı yok. Her yer tertemiz, taze ve bol. Üstelik fiyatları 3000’le çarpıp, gelir göz önüne alınarak hesaplandığında pahalı da değil. Sakın ha evsiz, yoksul, zor durumda insanlar yok sanılmasın. Tabii ki var ve zengin ülkede fakir olmak daha da zor ama sayıları az. Zaten buralarda sorun fakirlikten ziyade, yaşlılık ve yalnızlık gibi. Sürekli çalışarak veya çalışır görünerek geçirilen gençlik ve orta yaşlılık yıllarından sonra, eşlerden biri erkence ölürse, tek başına kalan için, hele hele erkekse son derece acıklı bir son dönem başlar.

Bu kez kahramanımız erkek. Yaşlı, ufak, tefek sevimli bir amcacık. Hiç evlenmemiş, dolayısıyla çoluk çocuk hak getire, bilinen yakın akrabası da yok. Emekli olduktan sonra Japonlar’ın maaşları yarıya iniyor, yaşlı amcanın da gelirinde çok önemli bir azalma olmuş ama aç kaldığı söylenemez. Sonra bir gün, Tokyo’nun merkeze yakın yerlerinde bile rastlanan evlerin arasındaki sebze bahçelerinden sebze çalmaya ve çaldıklarını sokak başlarında, başka satıcıların üçte bir fiyatına satmaya başlamış. Örneğin iri bir greyfurt boyundaki karnıbaharın normal fiyatı 200 yenken (600.000 TL.), bizimkinde 80 yene (240.000 TL.) alınabilirmiş. Aynı yaş grubundan olmakla birlikte daha ilginç bir hayat yaşayan, yani yemek yapan, alışveriş eden, komşusuyla merhabası olan nineler arasında, bu ucuzcu amcanın namı süratle yayılmış. Adamın her gün başka bir sebze satıyor olması da açıkçası kimsenin dikkatini çekmemiş. Ta ki bir gün bahçesindeki turpların iki ayaklı yaşlı bir tavşan tarafından yürütüldüğünü fark eden küçük çiftçi polisi arayana kadar. Yaka paça götürüldüğü polis merkezinde adet olduğu üzere, “Neden çaldın” diye sormuşlar. “O kadar yalnızdım ki” demiş, “konuşacak birilerini bulmak için bu yola başvurdum. Fiyat ucuz olduğundan alıcılar başıma üşüşüyordu, sadece pırasanın miktarını değil, o gün kü hava durumunu, değişen dünyayı, her şeyi konuşuyorduk. Bunca kalabalığın içinde, benim kadar yalnız olup günlerce konuşamamak ne korkunçtur bilemezsiniz.”

Çok dokunaklı, en az ‘Narayama Ağıdı”ndaki yaşlı kadın kadar üzücü. Herhalde o yüzden televizyona haber de oldu. Ülkemde evsiz barksızlıktan kış soğuklarını hapiste geçirmeyi yeğleyip ufak çaplı hırsızlıklar yapanları duymuştum, ama konuşacak insan yaratmak için hırsızlık yapmak ancak buralarda rastlanan bir şey olsa gerek.

Sosyolog ve siyaset bilimciler, ‘Türk Toplumunda Kahvehane Geleneği’ni ara sıra inceleme konusu yaparlar. Konuya bu bağlamda yaklaşan olup olmadığını bilmiyorum. Sadece, akşam yemeğinden sonra kahveye gitmek isteyen kocalarına darılan kadınlar tanırım. Boş verin, gitsinler, aksi takdirde, olur da siz onlardan önce başka dünyalara göçerseniz, zavallıcıklar konuşacak insan bulmak için hırsızlık yapmak zorunda kalırlar, cennette bile ayrı kalırsızın. Çünkü gidiyoruz, gidiyoruz, hızla o yöne doğru gidiyoruz.



BAYRAM GÜZELLİĞİ
Işıl ÖZGENTÜRK



    Annem üç yıl önce öldü ve ben bayramlarda en çok onu özlüyorum. Onun her bayram tüm çocuklarını, damatlarını, torunlarını topladığı muhteşem bayram safralarını özlüyorum. Mercimekli köftesini, patates püreli tas kebabını, pilakisini özlüyorum. O sofralarda onun çok genç bir enerjiyle Atatürk Devrimleri’ni, kadın haklarını savunmasını özlüyorum. İkinci Dünya Savaşı’nın sıcak günlerinde ekmek bulamadıkları için fındık-üzüm yemekten nasıl şişmanladığını anlattığı zamanları özlüyorum.

Annem Atatürk Devrimleri sayesinde okumuş, meslek sahibi olmuş, erkeğiyle birlikte hayat mücadelesinde yer almış, çocuklar yetiştirmiş bir Cumhuriyet kadınıydı. Bizlerin pek çok şeyi hazır bulduğu bugünler için o, uzun bir mücadele vermişti. Annem ilk kez öğretmenliğe başladığı Çubuk’u ve oradaki günlerini anlatırken biz her şeyi bir masal gibi dinlerdik.

O zamanlar o henüz on dokuz yaşındaydı. Çubuk ise Orta Anadolu’da karın eksik olmadığı küçük bir ilçeydi. Genç öğretmenin oraya gelişi son on yıldaki en önemli olaydı. Bu başı açık, saçları kısacık kesilmiş, gözleri öğretme ve öğrenme isteğiyle pırıl pırıl parlayan genç kadına en başta Çubuklu kadınlar şaşmıştı. İşte kendi hemcinslerinden biri tıpkı erkekler gibi tek başına, suyunu, huyunu bilmediği bir yurt köşesinde dimdik, ayakta durmaya çalışıyordu.

Bu genç öğretmenin istediği tek bir şey vardı, sınıfına kız çocuklarının da gelmesi. İlk günler bu isteği gerçekleşmedi. Genç öğretmen tıpkı bir roman kahramanı gibi, gaz lambasının cılız ışığında öğrencilerinin adlarını küçük hatıra defterine tek tek yazarken kahroluyordu, hiç kız öğrencisi yoktu. Genç öğretmen hiç yılmadı. Ona şaşkınlıkla bakan yüzleri hiç görmedi. Ve bir Tanrı misafiri gibi her gün bir evin kapısını çaldı. Kapıyı açanlar onu içeri buyur ettiler, çay sundular ve sessizce “Ne diyecek?” diye beklemeye başladılar. O önce havanın soğukluğundan söz açtı, sonra odun bulması gerektiğini söyledi, sonrada “Kız çocuklarınızı da okula gönderin” dedi. “Okumak, öğrenmek onların da hakkı. Tıpkı benim gibi...”

Önceleri onu kimseler dinlemedi. Ama köyün en yaşlı kadını, kendi odununu kendi taşıyan, geceleri gaz lambası ışığında ders notları hazırlayan, bu gözüpek genç kadını sevdi. İlk o tuttu torununun elinden, okula getirdi. Ardından köyün kadınları kız çocuklarını birer ikişer getirdiler okula, sonra da kızlarını getirdikleri okula bir iyi alıştılar.

Genç öğretmen dikiş nakış da bilirdi. Okulda kadınlar için kurs açtı. Kadınlar önceleri eğlence olsun diye geldiler okula. Ama içlerinde çok marifetli olanları vardı ve işi ciddiye aldılar. Birbirinden güzel nakışlı örtüler işlediler. Genç öğretmen bunları büyük kentlerdeki dostlarına gönderdi. Onlar da sattılar ve Çubuk kadınları hayatlarında ilk kez emeklerinin değerli olduğunu hissettiler. İlk kez o yıl kahvede oturan kocalarının önünden başları dimdik geçip gittiler.

Ve gene ilk kez o yıl, kızlardan biri genç öğretmenin de çabasıyla parasız yatılı sınavlarına girdi ve kazandı. Bütün köy toplanıp, kızı bir kahraman gibi davul zurnayla okuyacağı kente gönderdiler.

Bu kızlar için örnek oldu. İkinci yıl Çubuk’tan dört kız daha parasız yatılı sınavlarını kazanıp başka kentlere okumaya gittiler.

Bu arada okula bir dokuma tezgahı alındı, ardından iki yeni sınıf daha etlendi. Sınıfların yapımında genç öğretmen öylesine canla başla çalıştı ki, bu durum kahvede oturan erkeklerin onuruna dokundu. Bir gün erkenden, hep birlikte inşaat yerine geldiler ve köyde daha horozlar bile uyanmamışken duvarları örüp bitirdiler.

Sonra o güzel, genç öğretmen başka bir yurt köşesine tayin oldu. Çubuklular onun gittiğine çok üzüldüler ama yerine gelen gencecik bir başka kadın öğretmeni de onun kadar sevdiler. Zaten birkaç yıl sonra da ilçenin kendi kızlarından biri ilçeye öğretmen oldu. Evet, annem Çubuk günlerini anlatırken ben her şeyi masal dinler gibi dinlerdim. Şimdi bayramlarda o güzel yüzlü, o güzel dans eden, o neşeli, o kavgacı öğretmenin güzelim masallarını özlüyorum. Ve bu hiç dinmeyen bir özlem olup çıkıyor.

Sonra, sonrası gökyüzüne bakıp gülümsüyorum, o mutlaka bir yerlerden bana bakıp gülümsüyordur.

Sevgili ölülerimizi, onların güzel yüzünü, anlattıkları fıkraları, sevdikleri yiyecekleri, onlarla birlikte geçirdiğimiz güzel zamanları bize bir kez daha anımsatan bayramlar iyi ki var. Bayramınız kutlu olsun, efendim.

Son bir söz; bu bayram da, pek çok bayramda olduğu gibi şu yaşlı dünyamız bomba sesleri ve savaş çığlıklarıyla dolu. Ne denli keyifli olursak olalım, korku dolu çocuk gözeri her yerde, her zaman bizi izliyor. Barışa her zamankinden daha sıkı sarılmamız gerekiyor, çocukların gözlerindeki korkuyu silebilmek için....
 



HER ŞEY ‘BİR ESKİ RESİMDİ ŞİMDİ....’
Deniz KAVUKÇUOĞLU



    O soğuk Hamburg gecesinde, yol üstü bir şeyler atıştırmak için uğrağım büfede karşıma çıkan yaşlı kadının beni gençliğime götüreceğini nereden bilebilirdim? Büfenin bulunduğu, gündüzleri işlek, geceleri ise tüm Kuzey kentlerindeki gibi ıssız bu geniş caddenin kaldırım kenarına arabamı park ederken, kadının ışıkları söndürdüğünü görmüş, koşup içeri dalmıştım. Kıvırcığa yakın dalgalı siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzü buruş buruş yaşlı kadın beni görünce korkmuş, ama korkusunu belli etmemeye çalışarak, Elen’lere özgü şivesiyle, “Ne istiyorsunuz?” diye sormuştu. “Sıcak bir şeyler. Eğer mümkünse” diye yanıtlamıştım.

Kadının gözleri, sesi bana hiç yabancı gelmemişti. Onunla daha önce mutlaka bir yerde karşılaşmış olmalıydım. Sadece bir “karşılaşma mı?” Hayır! Belleğim böylesine zorlandığına göre her hangi bir “karşılaşma”dan daha öte, daha derin bir anım olmalıydı bu kadınla. Boynunda, büfeci kadınlarda pek görülmeyen zarafette, üzerindeki uzun kollu beyaz iş önlüğüne hiç uymayan, altın kolyeli pırlanta bir “istavroz” taşıyordu. “Belki bir sosis?...” Başını iki yana sallamış. “Ocağı kapattım” demişti. “Bir Yunan salatasına razı olacaksınız.” Bir plastik tabağa koyduğu salatanın üzerine beyaz peynir ufalarken, dayanamayıp sormuştum: “Atina’dan mı geldiniz buraya?” Aldığım yanıta şaşırmamıştım. “Hayır, İstanbul’dan.”

O’ydu. Birden. Gümüşsuyu’nda, Alman Konsolosluğu’nun karşı köşesinde, bir iki basamak merdivenle inilen, kim bilir kaç kız elinin ilk sıcaklığını avuçlarımda duydum o şirin pastane canlanıvermişti gözümde. Orada yediğim son “eclaire”in üzerinden en az yirmi beş yıl geçmiş olmalıydı. Şimdi, elindeki sabunlu bezle önündeki tezgahı silerken beni süzen bu yaşlı kadın, artık çok gerilerde kalmış gençlik yıllarımın tanıklarından biriydi. “Yeni Melek”in, “Atlas”ın, “Saray”ın 14.30 matineleri sonrası uğradığımız pastanenin, garsonlara buyruklar yağdıran, gürültülü masaları, “ileri giden” çiftleri uyaran, bir gözü kasada, öbürü müşterilerin üzerinde mağrur “patroniçe”siydi...

“O zaman da böyle süzerdiniz bizi!” desem, şaşırır. Heyecanlanır mıydı, acaba? “tanıyor musunuz beni?” diye sorardı herhalde “Tanıyorum...” desem. “Anlatsanıza...” derdi belki, “bana bir şeyler anlatın... lütfen...” Ona, yıllar önce bir Cumartesi günü, Handan’ın basamakta ayağının burkulup, yüzü koyun yere kapaklandığını anlatırdım. “Yardımımıza ilk koşan sizdiniz!..” deyince, mutlaka anımsardı. Acıdan kıvranan kızı bir sandalyeye oturtmuş, ayağının altına bir tabure sürmüştü. “Kolonya, kolonya getirin!... “ diye bağırıyordu, “bileklerini ovmak lazım...” Bir ara kafasını kaldırıp, arkasında elinde bir kolonya şişesiyle kızın bileğini tutmaya hazırlanan kocasını görünce... “Sen değil...” demişti, “şişeyi delikanlıya ver..” “Kocasını kıskanıyordu. Sahi, eşiniz nerede?..” Soramazdım ki...

“Ben de İstanbulluyum...” deyince, Türkçe konuşmaya başlamıştık. 1960’lı yılların ortasında önce Yunanistan’a göçmüşler, orada “yapamayınca”, Almanya’ya gelmişlerdi. “Kocam İstanbul’dan kopmayı bir türlü içine sindiremedi...” diyordu, “çabuk yaşlandı!” Son zamanlarda belleğini yitirmeye başlamıştı. Kimi şeyleri hiç anımsamıyor, biraz önce ne yediğini bile unutuyordu. Yaşamın tüm yükü, uzunca bir zamandır bu yaşlı kadının zayıf omuzlarındaydı. Oysa ne kadar dinç bir adamdı kocası... Tanıyordum... Karısının onu genç kızlardan kıskanması hiç de boşuna değildi!... “İsterseniz çağırayım...” İçeri gidip, biraz sonra kolunda kocası geri dönmüştü. Adam güçlükle yürüyordu.

“Eskiler”den konuşmuş, ama pastaneden hiç söz etmemiştik. Üzerimize ağır bir hava çökmüştü. Dağıtamıyorduk. Yaşam, değirmen taşlarının arasında ezilen buğday taneleri gibi bu insanları ezmiş, un ufak etmişti. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. “Sizi tanıyorum...” demek için artık çok geçti. Deşilen her anıdan bir hüzün filizlenecekti. İçimizde belki de en “şanslımız”, ne konuşulduğunu anlamayan, gözleri, büfenin sokağa bakan camından gecenin karanlığına dalıp gitmiş, omuzları çökük yaşlı adamdı. Onları öylece bıraktım. Bir daha görmeyecektim.

Her şey “ bir eski resimdi şimdi....”

 


İSTANBUL’ U GÖZLERİ KAPALI DİNLEMEK
Selahattin DUMAN 30.9.2003
Vatan Gazetesi
 


„ ...............O gece iki laf edemedik.Aslında onlar etti.Ben de „ ha...hııı „ diye diye lafa yetişmeye çalıştım.O saat karar verdim ki; b,izim kulaklar , ailenin büyüklerinden Ahmet Dede’ nin kulağına dönmüş......


Ahmet Dedemiz, kızımın anne tarafından büyük dedesi..Ben evlendiğimde seksenli yaşlarındaydı.Kızım büyüdü, ne zaman yaş lafı açılsa „ seksen „ derdi.
Oysa özel sohbetlerden anlıyorum ki, Sultan Reşat, 1900’ lü yılların başında veliaht olarak Selanik’ i ziyaret ettiğinde ; bizim Ahmet Dede 10-12 yaşlarındaymış...
Büyük babaanne ölünce de kendi arzusuyla, bir huzurevine gitmek istedi.Mallarını sattı, çocuklarına ihtiyacı kadarını dağıtıp, gerisini huzurevine bağışladı....O yıllarda hesabıma göre 94 yaşındaydı.
Huzurevi yönetimi, olaya çoktan razı, çok çok bir kaç yıl misafir edecekler adamcağızı.
Lakin benim bildiğimi onlar bilmiyor tabii..Ben aileye yeni girdiğimde bu Ahmet Dede’ nin annesi mi yoksa kayınvalidesimi hatırlamıyorum, bir Mayka vardı.
O vefat etti.Bütün aile arkasından „ Gitti gencecik kadın...“ diye gözyaşı döktü.Mayka öldüğünde 110 yaşındaydı.Hanım tarafı için 80’ li yaşların, orta yaş olduğunu anlayıp, kendimden umudu kesmem o tyarihlere rastlar...
Her neyse! Huzurevi yöneticilerinin , bizim Ahmet Dede için hesap yapmanın ne büyük hata olduğunu anlaması daha sonra ki tarihlere denk gelir.
Çünkü Ahmet Dede, kendisi için „ yaptığı yüklü bağışın hatırına „ özel olarak tefriş edilen odaya yerleştiği andan itibaren, huzurevinde „ huzur „diye bir şey kalmadı.
„ Ajansı dinleyelim!...“

Sebep, dedemizin huysuz veye geçimsiz bir insan olması değil...Tam tersine görmüş geçirmiş bir adam olarak inanılmaz iyi biriydi.Ancak saat başı haber dinleme; eskilerin deyimiyle „ Ajansı dinleme...“ merakıydı.
İttihatcılar’ ı görmüş ki kendisi de İttihatcı’ydı; Talat Paşa ile komşuluk yapmış, tyek parti döneminde ebedi ve milli şeflerin .hatt-ı hareketini radyodan takip etmiş bir olarak ajans dinlememesi sçz konusu olamaz zaten...
Ne var ki kulakları ajansı dinleme işinden çoktan emekli olmuş, ancak ramazan topu yirmi metre kadar yakınında patladığında tepki veriyor. Ahmet Dede ise bunu asla kabul etmiyor...
Kulaklık kullanmaması o yüzdendi.Kulaklarına güvendiğinden bir de transistörlü radyosunun hoparlörüne itimadı çok olduğundan , aleti sonuna kadar açıyordu.
Tabii memlekette olup bitenleri , huzurevinde kalan kim varsa onlara duyurmacasına.
Huzurevi yönetimi de, diğer sakinleri de bizim dede ile başedemediler.Dede son gününün son saatine kadar ajans haberlerini dinlemeye çalıştı.Son gününe kadar bana ( Gazetede çalıştığımdan ) „ Ne olacak bu memleketin hali ? „ diye sormaya devam etti.
Bir kez bile « Ne olacak bu kulaklarımın hali ? « dediğini duymadım.
Ahmet Dede vefat ettiğinde 100 yaşina yakındı.Kulaklarini, o tarihten 20 yıl önce kaybettiğini hiç bilemedi.
Cenazesine katılan huzurevi sakinlerinin yüzlerindeki huzurlu ifadeyi de göremedi.Evet, oda arkadaşları için ebedi sessizliği yakalamanın huzuruydu bu…Bilnmiyorum , belki de bana öyle geldi.

Kendi kulaklarım ile Ahmet Dede’ nin kulakları arasındaki benzerliği yakalamam son iki yılımın işidir, , ikna olmam ise son 2-3 haftanın .’ Başın derdini yastık ne bilsin » hesabı……………. «
 


 88 YASINDA HAYATA SIFIRDAN BASLAMAK
GİLA BENMAYOR 30 .11.2003
Hürriyet PAZAR
 


« ……….Andre François, 1915 doğumlu, yani 88 yaşında…Budapeşte2 de Güzel Sanatlar Akademisi’ nden mezun olduktan sonra 1934’ de elinde bir bavulla paris’ e geliyor.Dergiler için çizmeye başladığı yıl 1939.İngiliz karısı ve iki çocuğuyla zor geçen savaş yıllarını, Fransız sanatçılarla sıkı işbirliği içerisinde girdiği yıllar izler. …………….1960 ‘lı yıllarda Andre François ününün doruğundadır.Her ne kadar reklam ve medya dünyası rahat yaşamasını sağlasa da, Andre François ‘ in aklı resim ve heykeldedir. 1960 ‘lı yılların sonlarından itibaren bunlara ağırlık verdameğe başlar……..büyük bir bahçenin içerisindeki atölyede resim ve heykeller birikmeğe başlar.Medyadan iyi kazandığı için eserlerini galerilerde sergilemek gibi bir kaygısı da yoktur.Sanatçı kimliğini kanıtladığı bir alan vardır nasılsa.
Andre Françoispek cimridir.Ürettiklerinden ayrılmayı hiç sevmez.Fransız ve yabancı müzelerden gelen teklifleri hep geri çevirir.Görenlere göre, atölyesi ^Ali Baba’nın Mağarası ^nı andırır.Herşey burada yığılı.
Ve bundan tam bir yıl önce, yani 2002 yılı aralık ayında , sanatcının atölyesinde büyük bir yangın çıkar. Andre François ‘ in 40 yıllık emeği bir anda yok olur.Resimleri,plastik ve tahta heykelleri her şeyi kül olur….Eski bir dostuna bakarsanız, sanatçı yangından sonra tam iki ay bir hayalet gibi etrafta dolaşmış.İki ay sonra « hayat devam ediyor « diyerek kolları sıvamış ve sıfırdan tekrar üretmeğe başlamış………

Ömrü yangında yok olan eserlerini yerine koymaya yetecek mi bilmem.

Bildiğim bir şey var. O da Andre François ‘ nın hikayesinin hayatı bir anda anlamsız bulanlara iyi bir cevap olduğu.
Bir de ^bu yaşta artık ne olur ^diyenlere…
Bu yazıyı seramik yapmanın ve çocuk kitapları resmetmenin hayallerini kuran 70 ‘ lerindeki anneme ithaf ediyorum.



                      REFET ANGIN ÇALIŞIYOR, BIZ DiNLENiYORUZ.
                                    DOĞAN HIZLAN 26.11.2003
                                                                                    Hürriyet Gazetesi
 

 Refet Angın ‘ ı bir konserde tanıdım, zekası, çalışkanlığı, inancı gözlerinde parlayan Cumhuriyet kızları ‘ ndan biriydi.
Angın, şimdi 88 yaşında,67 yıldır Türkiye Cumhuriyeti ‘ nde eğitimin gelişmesi, çocukların okuması için emek veriyor.
88 yaşındaki Refet Angın . öğretmen, her gün işine gidiyor., evet her gün.
Çalışmayı tutkuya dönüştüren, mesleğine kutsal bir varlık gözüyle bakan her insan, çalışmasını , bu topluma katkısını emeklilikle noktalamamalı.
Angın gibi düşünmeliyiz.Bu toplum için, bu ülke için her koşulda ne yapabilirim, benden nasıl yararlanabilirler, benim her günümün dünden farklı olabilmesi için nasıl bir yaşam biçimi kurmalıyım?
Nedense , bizde emeklilik köşeye çekilmekle eş anlamlı bir kavram.Unumuzu eledik, eleğimizi duvara astık sözü,önce ruh miskinliğinin, sonar da onun çürüttüğü beden miskinliğinin en korkunç özeti.
Çevremde böyle insanlara bakıyorum, dünya onları daha çabuk yaşlandırıyor.
Herkes emekli olmak, emeklilik hakını kazanmak ister.Elbette bireysel ve sosyal güvence açısından bir haktır.Ama ben, emekliye ayrılıp, bahçemde domates yetiştireceğim zihniyetine karşıyım, insane zevki için domates de yetiştirir, çiçek te sular, ama bu topluma bir hayrı dokunmaz.
Tüketiciliğin doruğunda yaşar ve bireysel mutluluğunu yeterli görebilir.
Ben bir bankanın emeklilik reklamındaki anlayışı benimsemiyorum.Emekliye ayrılan iş arkadaşları, bir tekneye binip gidiyor.Sonra….Herkes arkasından gıpta ile ona bakıyor….
Ne yapacak bu kişi?Bütün gün teknede mi dolaşacak, sonar da gelip evinde yatacak….
Ben en azından, insanların kendi meslekleriyle ilgili çalışmalarını sürdürmelerini bekliyorum.
Belli yaştan sonar emekliliğe formalite gereği ayrılan bir çok kişi işini sürdürüyor, ülkeye yararlı konumda. Başta……Süleyman Demirel. O bir sis çanı gibidir, her şeyi izler, her şeyi değerlendirir.
Edebiyatcıları söylemek gerekir mi?
İlhan Berk, Bodrum^da kendisinden onlarca yaş küçükler dinlenirken, o şiir yazıyor.Fazıl Hüsnü Dağlarca bir başka örnek.
Müzik dünyasından örnekler çok.
Herbert von Karajan, taburede orkestra yönetiyordu.Karl BÖHM, Eugen Jochum...Biri 85 yaşında, diğeri 90 yaşında orkestra yönetmeyi sürdürüyordu.

Refet Angın ‘ ın 88 yaşında çalışmayı sürdürmesi hepimize örnek olsun....


    
KUPÜRLER -1          KUPÜRLER -3              DEVAM EDİNİZ