|
|
DERLEME : YAŞ – YAŞAM – YAŞLILIK ( 5 )
Sitemiz Yazarı
Sosyal Hizmet Uzmanı
Şadiye DÖNÜMCÜ
KUPÜRLER -2
BU KENT KİMİN?
Deniz KAVUKÇUOĞLU
4 Nisan 1999
Cumhuriyet Gazetesi
Yaşlı kadını karşı
kaldırımın üzerinde ilk gördüğümden bu yana ne kadar zaman geçmişti,
bilmiyorum. Beyaz şeritli yaya geçidinin başladığı kaldırımın kenarına kadar
geliyor, önce sağ ayağını yavaşça aşağıya indiriyor, ama sonra üzerine doğru
gelen araçlardan ürküp geri çekiliyordu. Bu hareketleri kim bilir kaç sefer
yinelemişti.
O’nu izliyordum. Dakikalar geçiyor. Önünden hızla geçen otomobillerden,
kamyonetlerden, otobüslerden, kurye motosikletlerinden, minibüslerden
hiçbiri durup, karşıya geçmek isteyen yaşlı kadına yol vermiyordu. Kadın
çaresiz kalmıştı. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir o yana, bir bu yana
gidiyor, çevresine bakınıp, yardım isteyeceği birisini arıyor, kimseyi
göremeyince, yarıda kalmaya başından ‘mahkum’ yeni bir denemeye girişiyordu.
Cesaretini toplayıp caddeye bir inebilse, araçlar duracaklardı. Hep böyle
olmaz mıydı? Her şeyi ile ‘tuhaf’ olan bu kentte sürücüler, yayalardan
‘cesaret’ ve ‘kararlılık’ beklerler, bunları gösterene ‘saygı’ ile karşılık
verirlerdi. İşlek bir caddeyi ‘sağ salim aşmak’, İstanbul’da, taşıt
sürücüleri ile yayalar arasında yıllardır sürüp gelen bir ‘cesaret oyunu’ydu.
Cesur olan bu oyunu kazınırdı! Yaşlı kadın herhalde bu ‘oyun’u bilmiyordu.
Meclis-i Mebusan Caddesi’nde beni alacak arabayı beklerken, bunları
düşünüyordum. Bir arabayı beklerken, bunları düşünüyordum. Bir ara gözlerim
yeniden kadına takıldı. Bu kez geriye sıçrarken sendelemiş, düşecek gibi
olmuştu. Karşı kaldırımda hala kimseler görünmüyordu. Salı Pazarı
antrepolarının yakınındaki trafik lambası Tophane yönünden gelen taşıtlara
‘kırmızı’ yanınca, fırladım... Karşı yolda, elimdeki evrak çantasını
tamponuyla sıyırıp geçen bir ‘Kartal’dan dışarıya taşan ‘küfürler’e
aldırmayarak yaşlı kadının yanına geldim...
“Seni Allah gönderdi, yavrum...” Yumuşak bir sesi vardı. Tane tane
konuşuyordu. “İzin verirseniz size yardım edeyim, efendim...” Ben bunu
sorarken, koluma girmişti bile. Heyecandan titriyordu. Elini avucuma aldım.
“Korkmayın, geçeriz...” Söylemesi kolaydı da, nasıl geçecektik? Vızır vızır
bir trafik vardı... Onun temposuyla geçemezdik. Bir ara, “Niçin trafik
lambasına kadar yürümüyoruz” diye sordum. Başıyla arkamızdaki, İlyas Çelebi
Sokağı’na çıkan merdivenli dik yokuşu gösterip “İnerken çok zorlandım, diz
ağrılarım tuttu! “ diye yanıtladı.İşimiz daha da zorlaşmıştı. Biraz önce
kafamdan geçirdiğim ‘cesaret oyunu’na başvurmaktan başka yol yoktu! Kadının
kolunu bıraktım, “Siz yola değil, yalnız bana bakın! Geç, deyince bana doğru
gelin, korkmayın! “ Bunu söylerken gözüm caddedeydi. Trafik biraz
seyrekleşir gibi olunca, birinde evrak çantam ellerimi iki yana açtım...
Caddeye çıktım. Sırtımdaki yağmurluğumla bir ‘korkuluğu’ andırıyordum.
Yönümü, üzerime doğru gelen taşıtlara çevirdim, yaşlı bir yengeç gibi yan
yan caddenin ortasına doğru ilerlemeye başladım. İki yanımdan arabalar
geçiyor, rüzgarlarından yağmurluğumun etekleri savruluyordu. Benden, “Gel!”
komutunu alan kadın da caddeye çıkmış, ağır adımlarla bana doğru
geliyordu... “Yuh... Bunak... Ulan hıyar....” sesleri arasında yavaş yavaş
hedefimize ulaşıyorduk...
Karşı kaldırıma geçince, yaşlı kadın boynuma sarıldı, eğildim, yanaklarımı
öptü, “Sağ ol, evladım! Nefes nefeseydi. Biraz soluklandıktan sonra, “Ben bu
kadar küfrü, 79 yıllık ömrümde duymamıştım!... Arabada giderken
konuşuyorduk... “Biliyor musunuz, ben İstanbul’luyum. “ “Ben de” diye
yanıtladım, “Demek, ikimiz de buralıyız...” Aynı anda gülmeye başladık.
Biraz önceki komik durumumuz canlanmıştı gözümüzde. Kentimiz, insanlarını
soytarıya çeviriyordu. “Ama” dedim, “Soytarılık işe yaradı, başardık işte!”
Keyfi yerine gelmişti. “Bir dahaki sefere ben de sizin gibi yapacağım...”
“Aman!” dedim. Gülümsedi. Beşiktaş’a geldiğimizde, eliyle dışarıdaki insan
kalabalığını gösterip “Bakın” dedi, “hiç yaşlı insan görüyor musunuz burada?
Bu şehir kimin, Allah aşkına? Haklıydı. Bu kentin caddeleri, alanları,
sokakları yaşlılarına sanki yasaklıydı. Her adımda başka bir tuzağı gizleyen
kaldırımlar, kaldırımlar üzerine park etmiş araçlar, kaldırımsız sokaklar,
eğitimsiz sürücüler, kent kültüründen yoksun saygısız insanlar, sürekli bir
itiş kakış... bu kentin yaşlılarına yaşamı yasaklamıştı. Bu ülke için, bu
kent için çalışmış, emek vermiş, gençliklerini tüketmiş insanlar,
yaşamlarının sonbaharında, dolu dolu yaşanacak günlerinde, sokaklardan,
alanlardan çekilmeye, yaşamın renklerinden uzaklaşmaya zorlanıyordu.
Balmumcu’da arabadan inmesine yardım ederken, “Sakın yılmayın” dedim, “Bu
kent sizin! Sokakları sakın bırakmayın!...” Arkamdan el sallıyordu. Yine
görüşecektik...
BİR YALNIZLIK AĞIDI
Serapcan
Imamura
Shohei’nin ‘Narayama Ağıdı’ adlı filmini izleyenler sanırım öyküsünü hala
anımsıyorlardır. Eski zamanların Japonya’sında geçiyordu. Nüfusun çok,
yiyeceğin kıt olduğu o günlerde, artık üretime katkısı olamayacak kadar
yaşlananlar, oğulları tarafından dağın tepesine çıkarılıp, orada ölmeye terk
edilmektedirler. Yaşlanmanın ölçüsü, ağızda diş kalmamasıdır. Kahramanımız,
oldukça yaşlı faka dişleri eksiksiz kadın, yoksul evlerine yeni katılan
torununa yer açmak amacıyla oğluna dağa bırakılmak istediğini söyler.
Annesini taparcasına seven oğluysa, henüz yaşlanmadığını belirterek onu
reddeder. Evindeki açlık ve vücudundaki güçsüzlük töreyi uygulattıracak yolu
hemen buldurur kadına; dişlerini kırmak. Artık ağzında dişleri yoktur ve
oğluna da annesini dağa götürmek dışında bir seçenek kalmaz.
Tam hatırlamıyorum, ya annemi kaybettiğim günlerdi ya da Japon’larla
çalışmaya yeni başladığım sıralar. Filmden çok etkilenmiştim. Üstelik
turistlerim öyle yaşlılardı ki, oğullarının onları dağ yerine havaalanına
bıraktıkları bile düşünülebilirdi. Geçen yıllar bunun bir noktaya kadar
doğru olduğunu öğretti. Her ayın 15 gününü uzak diyarlara seyahat ederek
geçirenler arasında, uçak düşerse mirasçılarını ferahlatacak miktarlarda
hayat sigortası yaptıranlara az rastlamadım.
Şimdi Tokyo’dayım ve gözle görünen o ki, nüfus hala çok olmasına karşın,
yiyecek sıkıntısı yok. Her yer tertemiz, taze ve bol. Üstelik fiyatları
3000’le çarpıp, gelir göz önüne alınarak hesaplandığında pahalı da değil.
Sakın ha evsiz, yoksul, zor durumda insanlar yok sanılmasın. Tabii ki var ve
zengin ülkede fakir olmak daha da zor ama sayıları az. Zaten buralarda sorun
fakirlikten ziyade, yaşlılık ve yalnızlık gibi. Sürekli çalışarak veya
çalışır görünerek geçirilen gençlik ve orta yaşlılık yıllarından sonra,
eşlerden biri erkence ölürse, tek başına kalan için, hele hele erkekse son
derece acıklı bir son dönem başlar.
Bu kez kahramanımız erkek. Yaşlı, ufak, tefek sevimli bir amcacık. Hiç
evlenmemiş, dolayısıyla çoluk çocuk hak getire, bilinen yakın akrabası da
yok. Emekli olduktan sonra Japonlar’ın maaşları yarıya iniyor, yaşlı amcanın
da gelirinde çok önemli bir azalma olmuş ama aç kaldığı söylenemez. Sonra
bir gün, Tokyo’nun merkeze yakın yerlerinde bile rastlanan evlerin
arasındaki sebze bahçelerinden sebze çalmaya ve çaldıklarını sokak
başlarında, başka satıcıların üçte bir fiyatına satmaya başlamış. Örneğin
iri bir greyfurt boyundaki karnıbaharın normal fiyatı 200 yenken (600.000
TL.), bizimkinde 80 yene (240.000 TL.) alınabilirmiş. Aynı yaş grubundan
olmakla birlikte daha ilginç bir hayat yaşayan, yani yemek yapan, alışveriş
eden, komşusuyla merhabası olan nineler arasında, bu ucuzcu amcanın namı
süratle yayılmış. Adamın her gün başka bir sebze satıyor olması da açıkçası
kimsenin dikkatini çekmemiş. Ta ki bir gün bahçesindeki turpların iki ayaklı
yaşlı bir tavşan tarafından yürütüldüğünü fark eden küçük çiftçi polisi
arayana kadar. Yaka paça götürüldüğü polis merkezinde adet olduğu üzere,
“Neden çaldın” diye sormuşlar. “O kadar yalnızdım ki” demiş, “konuşacak
birilerini bulmak için bu yola başvurdum. Fiyat ucuz olduğundan alıcılar
başıma üşüşüyordu, sadece pırasanın miktarını değil, o gün kü hava durumunu,
değişen dünyayı, her şeyi konuşuyorduk. Bunca kalabalığın içinde, benim
kadar yalnız olup günlerce konuşamamak ne korkunçtur bilemezsiniz.”
Çok dokunaklı, en az ‘Narayama Ağıdı”ndaki yaşlı kadın kadar üzücü. Herhalde
o yüzden televizyona haber de oldu. Ülkemde evsiz barksızlıktan kış
soğuklarını hapiste geçirmeyi yeğleyip ufak çaplı hırsızlıklar yapanları
duymuştum, ama konuşacak insan yaratmak için hırsızlık yapmak ancak
buralarda rastlanan bir şey olsa gerek.
Sosyolog ve siyaset bilimciler, ‘Türk Toplumunda Kahvehane Geleneği’ni ara
sıra inceleme konusu yaparlar. Konuya bu bağlamda yaklaşan olup olmadığını
bilmiyorum. Sadece, akşam yemeğinden sonra kahveye gitmek isteyen kocalarına
darılan kadınlar tanırım. Boş verin, gitsinler, aksi takdirde, olur da siz
onlardan önce başka dünyalara göçerseniz, zavallıcıklar konuşacak insan
bulmak için hırsızlık yapmak zorunda kalırlar, cennette bile ayrı
kalırsızın. Çünkü gidiyoruz, gidiyoruz, hızla o yöne doğru gidiyoruz.
BAYRAM GÜZELLİĞİ
Işıl ÖZGENTÜRK
Annem üç yıl önce öldü ve ben bayramlarda en çok onu
özlüyorum. Onun her bayram tüm çocuklarını, damatlarını, torunlarını
topladığı muhteşem bayram safralarını özlüyorum. Mercimekli köftesini,
patates püreli tas kebabını, pilakisini özlüyorum. O sofralarda onun çok
genç bir enerjiyle Atatürk Devrimleri’ni, kadın haklarını savunmasını
özlüyorum. İkinci Dünya Savaşı’nın sıcak günlerinde ekmek bulamadıkları için
fındık-üzüm yemekten nasıl şişmanladığını anlattığı zamanları özlüyorum.
Annem Atatürk Devrimleri sayesinde okumuş, meslek sahibi olmuş, erkeğiyle
birlikte hayat mücadelesinde yer almış, çocuklar yetiştirmiş bir Cumhuriyet
kadınıydı. Bizlerin pek çok şeyi hazır bulduğu bugünler için o, uzun bir
mücadele vermişti. Annem ilk kez öğretmenliğe başladığı Çubuk’u ve oradaki
günlerini anlatırken biz her şeyi bir masal gibi dinlerdik.
O zamanlar o henüz on dokuz yaşındaydı. Çubuk ise Orta Anadolu’da karın
eksik olmadığı küçük bir ilçeydi. Genç öğretmenin oraya gelişi son on
yıldaki en önemli olaydı. Bu başı açık, saçları kısacık kesilmiş, gözleri
öğretme ve öğrenme isteğiyle pırıl pırıl parlayan genç kadına en başta
Çubuklu kadınlar şaşmıştı. İşte kendi hemcinslerinden biri tıpkı erkekler
gibi tek başına, suyunu, huyunu bilmediği bir yurt köşesinde dimdik, ayakta
durmaya çalışıyordu.
Bu genç öğretmenin istediği tek bir şey vardı, sınıfına kız çocuklarının da
gelmesi. İlk günler bu isteği gerçekleşmedi. Genç öğretmen tıpkı bir roman
kahramanı gibi, gaz lambasının cılız ışığında öğrencilerinin adlarını küçük
hatıra defterine tek tek yazarken kahroluyordu, hiç kız öğrencisi yoktu.
Genç öğretmen hiç yılmadı. Ona şaşkınlıkla bakan yüzleri hiç görmedi. Ve bir
Tanrı misafiri gibi her gün bir evin kapısını çaldı. Kapıyı açanlar onu
içeri buyur ettiler, çay sundular ve sessizce “Ne diyecek?” diye beklemeye
başladılar. O önce havanın soğukluğundan söz açtı, sonra odun bulması
gerektiğini söyledi, sonrada “Kız çocuklarınızı da okula gönderin” dedi.
“Okumak, öğrenmek onların da hakkı. Tıpkı benim gibi...”
Önceleri onu kimseler dinlemedi. Ama köyün en yaşlı kadını, kendi odununu
kendi taşıyan, geceleri gaz lambası ışığında ders notları hazırlayan, bu
gözüpek genç kadını sevdi. İlk o tuttu torununun elinden, okula getirdi.
Ardından köyün kadınları kız çocuklarını birer ikişer getirdiler okula,
sonra da kızlarını getirdikleri okula bir iyi alıştılar.
Genç öğretmen dikiş nakış da bilirdi. Okulda kadınlar için kurs açtı.
Kadınlar önceleri eğlence olsun diye geldiler okula. Ama içlerinde çok
marifetli olanları vardı ve işi ciddiye aldılar. Birbirinden güzel nakışlı
örtüler işlediler. Genç öğretmen bunları büyük kentlerdeki dostlarına
gönderdi. Onlar da sattılar ve Çubuk kadınları hayatlarında ilk kez
emeklerinin değerli olduğunu hissettiler. İlk kez o yıl kahvede oturan
kocalarının önünden başları dimdik geçip gittiler.
Ve gene ilk kez o yıl, kızlardan biri genç öğretmenin de çabasıyla parasız
yatılı sınavlarına girdi ve kazandı. Bütün köy toplanıp, kızı bir kahraman
gibi davul zurnayla okuyacağı kente gönderdiler.
Bu kızlar için örnek oldu. İkinci yıl Çubuk’tan dört kız daha parasız yatılı
sınavlarını kazanıp başka kentlere okumaya gittiler.
Bu arada okula bir dokuma tezgahı alındı, ardından iki yeni sınıf daha
etlendi. Sınıfların yapımında genç öğretmen öylesine canla başla çalıştı ki,
bu durum kahvede oturan erkeklerin onuruna dokundu. Bir gün erkenden, hep
birlikte inşaat yerine geldiler ve köyde daha horozlar bile uyanmamışken
duvarları örüp bitirdiler.
Sonra o güzel, genç öğretmen başka bir yurt köşesine tayin oldu. Çubuklular
onun gittiğine çok üzüldüler ama yerine gelen gencecik bir başka kadın
öğretmeni de onun kadar sevdiler. Zaten birkaç yıl sonra da ilçenin kendi
kızlarından biri ilçeye öğretmen oldu. Evet, annem Çubuk günlerini
anlatırken ben her şeyi masal dinler gibi dinlerdim. Şimdi bayramlarda o
güzel yüzlü, o güzel dans eden, o neşeli, o kavgacı öğretmenin güzelim
masallarını özlüyorum. Ve bu hiç dinmeyen bir özlem olup çıkıyor.
Sonra, sonrası gökyüzüne bakıp gülümsüyorum, o mutlaka bir yerlerden bana
bakıp gülümsüyordur.
Sevgili ölülerimizi, onların güzel yüzünü, anlattıkları fıkraları,
sevdikleri yiyecekleri, onlarla birlikte geçirdiğimiz güzel zamanları bize
bir kez daha anımsatan bayramlar iyi ki var. Bayramınız kutlu olsun,
efendim.
Son bir söz; bu bayram da, pek çok bayramda olduğu gibi şu yaşlı dünyamız
bomba sesleri ve savaş çığlıklarıyla dolu. Ne denli keyifli olursak olalım,
korku dolu çocuk gözeri her yerde, her zaman bizi izliyor. Barışa her
zamankinden daha sıkı sarılmamız gerekiyor, çocukların gözlerindeki korkuyu
silebilmek için....
HER ŞEY ‘BİR ESKİ RESİMDİ ŞİMDİ....’
Deniz KAVUKÇUOĞLU
O soğuk Hamburg gecesinde, yol üstü bir şeyler atıştırmak
için uğrağım büfede karşıma çıkan yaşlı kadının beni gençliğime götüreceğini
nereden bilebilirdim? Büfenin bulunduğu, gündüzleri işlek, geceleri ise tüm
Kuzey kentlerindeki gibi ıssız bu geniş caddenin kaldırım kenarına arabamı
park ederken, kadının ışıkları söndürdüğünü görmüş, koşup içeri dalmıştım.
Kıvırcığa yakın dalgalı siyah saçlarına aklar düşmüş, yüzü buruş buruş yaşlı
kadın beni görünce korkmuş, ama korkusunu belli etmemeye çalışarak,
Elen’lere özgü şivesiyle, “Ne istiyorsunuz?” diye sormuştu. “Sıcak bir
şeyler. Eğer mümkünse” diye yanıtlamıştım.
Kadının gözleri, sesi bana hiç yabancı gelmemişti. Onunla daha önce mutlaka
bir yerde karşılaşmış olmalıydım. Sadece bir “karşılaşma mı?” Hayır!
Belleğim böylesine zorlandığına göre her hangi bir “karşılaşma”dan daha öte,
daha derin bir anım olmalıydı bu kadınla. Boynunda, büfeci kadınlarda pek
görülmeyen zarafette, üzerindeki uzun kollu beyaz iş önlüğüne hiç uymayan,
altın kolyeli pırlanta bir “istavroz” taşıyordu. “Belki bir sosis?...”
Başını iki yana sallamış. “Ocağı kapattım” demişti. “Bir Yunan salatasına
razı olacaksınız.” Bir plastik tabağa koyduğu salatanın üzerine beyaz peynir
ufalarken, dayanamayıp sormuştum: “Atina’dan mı geldiniz buraya?” Aldığım
yanıta şaşırmamıştım. “Hayır, İstanbul’dan.”
O’ydu. Birden. Gümüşsuyu’nda, Alman Konsolosluğu’nun karşı köşesinde, bir
iki basamak merdivenle inilen, kim bilir kaç kız elinin ilk sıcaklığını
avuçlarımda duydum o şirin pastane canlanıvermişti gözümde. Orada yediğim
son “eclaire”in üzerinden en az yirmi beş yıl geçmiş olmalıydı. Şimdi,
elindeki sabunlu bezle önündeki tezgahı silerken beni süzen bu yaşlı kadın,
artık çok gerilerde kalmış gençlik yıllarımın tanıklarından biriydi. “Yeni
Melek”in, “Atlas”ın, “Saray”ın 14.30 matineleri sonrası uğradığımız
pastanenin, garsonlara buyruklar yağdıran, gürültülü masaları, “ileri giden”
çiftleri uyaran, bir gözü kasada, öbürü müşterilerin üzerinde mağrur “patroniçe”siydi...
“O zaman da böyle süzerdiniz bizi!” desem, şaşırır. Heyecanlanır mıydı,
acaba? “tanıyor musunuz beni?” diye sorardı herhalde “Tanıyorum...” desem.
“Anlatsanıza...” derdi belki, “bana bir şeyler anlatın... lütfen...” Ona,
yıllar önce bir Cumartesi günü, Handan’ın basamakta ayağının burkulup, yüzü
koyun yere kapaklandığını anlatırdım. “Yardımımıza ilk koşan sizdiniz!..”
deyince, mutlaka anımsardı. Acıdan kıvranan kızı bir sandalyeye oturtmuş,
ayağının altına bir tabure sürmüştü. “Kolonya, kolonya getirin!... “ diye
bağırıyordu, “bileklerini ovmak lazım...” Bir ara kafasını kaldırıp,
arkasında elinde bir kolonya şişesiyle kızın bileğini tutmaya hazırlanan
kocasını görünce... “Sen değil...” demişti, “şişeyi delikanlıya ver..”
“Kocasını kıskanıyordu. Sahi, eşiniz nerede?..” Soramazdım ki...
“Ben de İstanbulluyum...” deyince, Türkçe konuşmaya başlamıştık. 1960’lı
yılların ortasında önce Yunanistan’a göçmüşler, orada “yapamayınca”,
Almanya’ya gelmişlerdi. “Kocam İstanbul’dan kopmayı bir türlü içine
sindiremedi...” diyordu, “çabuk yaşlandı!” Son zamanlarda belleğini
yitirmeye başlamıştı. Kimi şeyleri hiç anımsamıyor, biraz önce ne yediğini
bile unutuyordu. Yaşamın tüm yükü, uzunca bir zamandır bu yaşlı kadının
zayıf omuzlarındaydı. Oysa ne kadar dinç bir adamdı kocası... Tanıyordum...
Karısının onu genç kızlardan kıskanması hiç de boşuna değildi!...
“İsterseniz çağırayım...” İçeri gidip, biraz sonra kolunda kocası geri
dönmüştü. Adam güçlükle yürüyordu.
“Eskiler”den konuşmuş, ama pastaneden hiç söz etmemiştik. Üzerimize ağır bir
hava çökmüştü. Dağıtamıyorduk. Yaşam, değirmen taşlarının arasında ezilen
buğday taneleri gibi bu insanları ezmiş, un ufak etmişti. Ne söyleyeceğimi
bilemiyordum. “Sizi tanıyorum...” demek için artık çok geçti. Deşilen her
anıdan bir hüzün filizlenecekti. İçimizde belki de en “şanslımız”, ne
konuşulduğunu anlamayan, gözleri, büfenin sokağa bakan camından gecenin
karanlığına dalıp gitmiş, omuzları çökük yaşlı adamdı. Onları öylece
bıraktım. Bir daha görmeyecektim.
Her şey “ bir eski resimdi şimdi....”
İSTANBUL’ U GÖZLERİ KAPALI DİNLEMEK
Selahattin DUMAN 30.9.2003
Vatan Gazetesi
„ ...............O gece iki laf edemedik.Aslında onlar etti.Ben de „ ha...hııı
„ diye diye lafa yetişmeye çalıştım.O saat karar verdim ki; b,izim kulaklar
, ailenin büyüklerinden Ahmet Dede’ nin kulağına dönmüş......
Ahmet Dedemiz, kızımın anne tarafından büyük dedesi..Ben evlendiğimde
seksenli yaşlarındaydı.Kızım büyüdü, ne zaman yaş lafı açılsa „ seksen „
derdi.
Oysa özel sohbetlerden anlıyorum ki, Sultan Reşat, 1900’ lü yılların başında
veliaht olarak Selanik’ i ziyaret ettiğinde ; bizim Ahmet Dede 10-12
yaşlarındaymış...
Büyük babaanne ölünce de kendi arzusuyla, bir huzurevine gitmek
istedi.Mallarını sattı, çocuklarına ihtiyacı kadarını dağıtıp, gerisini
huzurevine bağışladı....O yıllarda hesabıma göre 94 yaşındaydı.
Huzurevi yönetimi, olaya çoktan razı, çok çok bir kaç yıl misafir edecekler
adamcağızı.
Lakin benim bildiğimi onlar bilmiyor tabii..Ben aileye yeni girdiğimde bu
Ahmet Dede’ nin annesi mi yoksa kayınvalidesimi hatırlamıyorum, bir Mayka
vardı.
O vefat etti.Bütün aile arkasından „ Gitti gencecik kadın...“ diye gözyaşı
döktü.Mayka öldüğünde 110 yaşındaydı.Hanım tarafı için 80’ li yaşların, orta
yaş olduğunu anlayıp, kendimden umudu kesmem o tyarihlere rastlar...
Her neyse! Huzurevi yöneticilerinin , bizim Ahmet Dede için hesap yapmanın
ne büyük hata olduğunu anlaması daha sonra ki tarihlere denk gelir.
Çünkü Ahmet Dede, kendisi için „ yaptığı yüklü bağışın hatırına „ özel
olarak tefriş edilen odaya yerleştiği andan itibaren, huzurevinde „ huzur
„diye bir şey kalmadı.
„ Ajansı dinleyelim!...“
Sebep, dedemizin huysuz veye geçimsiz bir insan olması değil...Tam tersine
görmüş geçirmiş bir adam olarak inanılmaz iyi biriydi.Ancak saat başı haber
dinleme; eskilerin deyimiyle „ Ajansı dinleme...“ merakıydı.
İttihatcılar’ ı görmüş ki kendisi de İttihatcı’ydı; Talat Paşa ile komşuluk
yapmış, tyek parti döneminde ebedi ve milli şeflerin .hatt-ı hareketini
radyodan takip etmiş bir olarak ajans dinlememesi sçz konusu olamaz zaten...
Ne var ki kulakları ajansı dinleme işinden çoktan emekli olmuş, ancak
ramazan topu yirmi metre kadar yakınında patladığında tepki veriyor. Ahmet
Dede ise bunu asla kabul etmiyor...
Kulaklık kullanmaması o yüzdendi.Kulaklarına güvendiğinden bir de
transistörlü radyosunun hoparlörüne itimadı çok olduğundan , aleti sonuna
kadar açıyordu.
Tabii memlekette olup bitenleri , huzurevinde kalan kim varsa onlara
duyurmacasına.
Huzurevi yönetimi de, diğer sakinleri de bizim dede ile başedemediler.Dede
son gününün son saatine kadar ajans haberlerini dinlemeye çalıştı.Son gününe
kadar bana ( Gazetede çalıştığımdan ) „ Ne olacak bu memleketin hali ? „
diye sormaya devam etti.
Bir kez bile « Ne olacak bu kulaklarımın hali ? « dediğini duymadım.
Ahmet Dede vefat ettiğinde 100 yaşina yakındı.Kulaklarini, o tarihten 20 yıl
önce kaybettiğini hiç bilemedi.
Cenazesine katılan huzurevi sakinlerinin yüzlerindeki huzurlu ifadeyi de
göremedi.Evet, oda arkadaşları için ebedi sessizliği yakalamanın huzuruydu
bu…Bilnmiyorum , belki de bana öyle geldi.
Kendi kulaklarım ile Ahmet Dede’ nin kulakları arasındaki benzerliği
yakalamam son iki yılımın işidir, , ikna olmam ise son 2-3 haftanın .’ Başın
derdini yastık ne bilsin » hesabı……………. «
88 YASINDA HAYATA SIFIRDAN BASLAMAK
GİLA BENMAYOR 30 .11.2003
Hürriyet PAZAR
« ……….Andre François, 1915 doğumlu, yani 88 yaşında…Budapeşte2 de Güzel
Sanatlar Akademisi’ nden mezun olduktan sonra 1934’ de elinde bir bavulla
paris’ e geliyor.Dergiler için çizmeye başladığı yıl 1939.İngiliz karısı ve
iki çocuğuyla zor geçen savaş yıllarını, Fransız sanatçılarla sıkı işbirliği
içerisinde girdiği yıllar izler. …………….1960 ‘lı yıllarda Andre François
ününün doruğundadır.Her ne kadar reklam ve medya dünyası rahat yaşamasını
sağlasa da, Andre François ‘ in aklı resim ve heykeldedir. 1960 ‘lı yılların
sonlarından itibaren bunlara ağırlık verdameğe başlar……..büyük bir bahçenin
içerisindeki atölyede resim ve heykeller birikmeğe başlar.Medyadan iyi
kazandığı için eserlerini galerilerde sergilemek gibi bir kaygısı da
yoktur.Sanatçı kimliğini kanıtladığı bir alan vardır nasılsa.
Andre Françoispek cimridir.Ürettiklerinden ayrılmayı hiç sevmez.Fransız ve
yabancı müzelerden gelen teklifleri hep geri çevirir.Görenlere göre,
atölyesi ^Ali Baba’nın Mağarası ^nı andırır.Herşey burada yığılı.
Ve bundan tam bir yıl önce, yani 2002 yılı aralık ayında , sanatcının
atölyesinde büyük bir yangın çıkar. Andre François ‘ in 40 yıllık emeği bir
anda yok olur.Resimleri,plastik ve tahta heykelleri her şeyi kül olur….Eski
bir dostuna bakarsanız, sanatçı yangından sonra tam iki ay bir hayalet gibi
etrafta dolaşmış.İki ay sonra « hayat devam ediyor « diyerek kolları sıvamış
ve sıfırdan tekrar üretmeğe başlamış………
Ömrü yangında yok olan eserlerini yerine koymaya yetecek mi bilmem.
Bildiğim bir şey var. O da Andre François ‘ nın hikayesinin hayatı bir anda
anlamsız bulanlara iyi bir cevap olduğu.
Bir de ^bu yaşta artık ne olur ^diyenlere…
Bu yazıyı seramik yapmanın ve çocuk kitapları resmetmenin hayallerini kuran
70 ‘ lerindeki anneme ithaf ediyorum.
REFET ANGIN ÇALIŞIYOR, BIZ DiNLENiYORUZ.
DOĞAN HIZLAN 26.11.2003
Hürriyet Gazetesi
Refet Angın ‘ ı bir konserde tanıdım,
zekası, çalışkanlığı, inancı gözlerinde parlayan Cumhuriyet kızları ‘ ndan
biriydi.
Angın, şimdi 88 yaşında,67 yıldır Türkiye Cumhuriyeti ‘ nde eğitimin
gelişmesi, çocukların okuması için emek veriyor.
88 yaşındaki Refet Angın . öğretmen, her gün işine gidiyor., evet her gün.
Çalışmayı tutkuya dönüştüren, mesleğine kutsal bir varlık gözüyle bakan her
insan, çalışmasını , bu topluma katkısını emeklilikle noktalamamalı.
Angın gibi düşünmeliyiz.Bu toplum için, bu ülke için her koşulda ne
yapabilirim, benden nasıl yararlanabilirler, benim her günümün dünden farklı
olabilmesi için nasıl bir yaşam biçimi kurmalıyım?
Nedense , bizde emeklilik köşeye çekilmekle eş anlamlı bir kavram.Unumuzu
eledik, eleğimizi duvara astık sözü,önce ruh miskinliğinin, sonar da onun
çürüttüğü beden miskinliğinin en korkunç özeti.
Çevremde böyle insanlara bakıyorum, dünya onları daha çabuk yaşlandırıyor.
Herkes emekli olmak, emeklilik hakını kazanmak ister.Elbette bireysel ve
sosyal güvence açısından bir haktır.Ama ben, emekliye ayrılıp, bahçemde
domates yetiştireceğim zihniyetine karşıyım, insane zevki için domates de
yetiştirir, çiçek te sular, ama bu topluma bir hayrı dokunmaz.
Tüketiciliğin doruğunda yaşar ve bireysel mutluluğunu yeterli görebilir.
Ben bir bankanın emeklilik reklamındaki anlayışı benimsemiyorum.Emekliye
ayrılan iş arkadaşları, bir tekneye binip gidiyor.Sonra….Herkes arkasından
gıpta ile ona bakıyor….
Ne yapacak bu kişi?Bütün gün teknede mi dolaşacak, sonar da gelip evinde
yatacak….
Ben en azından, insanların kendi meslekleriyle ilgili çalışmalarını
sürdürmelerini bekliyorum.
Belli yaştan sonar emekliliğe formalite gereği ayrılan bir çok kişi işini
sürdürüyor, ülkeye yararlı konumda. Başta……Süleyman Demirel. O bir sis çanı
gibidir, her şeyi izler, her şeyi değerlendirir.
Edebiyatcıları söylemek gerekir mi?
İlhan Berk, Bodrum^da kendisinden onlarca yaş küçükler dinlenirken, o şiir
yazıyor.Fazıl Hüsnü Dağlarca bir başka örnek.
Müzik dünyasından örnekler çok.
Herbert von Karajan, taburede orkestra yönetiyordu.Karl BÖHM, Eugen Jochum...Biri
85 yaşında, diğeri 90 yaşında orkestra yönetmeyi sürdürüyordu.
Refet Angın ‘ ın 88 yaşında çalışmayı sürdürmesi hepimize örnek olsun....
KUPÜRLER -1 KUPÜRLER -3
DEVAM EDİNİZ

|
|