|
|
DERLEME : YAŞ – YAŞAM – YAŞLILIK ( 5 )
Sitemiz Yazarı
Sosyal Hizmet Uzmanı
Şadiye DÖNÜMCÜ
KUPÜRLER -1
FENERLERİM VAR
Işıl ÖZGENTÜRK
14/02/1999
Cumhuriyet Gazetesi
Ona geçen yıl 14 Şubat günü İstanbul’un en zengin caddelerinden birinde,
Rumeli Caddesi’nde rastladım. Ortalık iyice kararmış lüks cafe ve
mağazaların vitrinlerini süsleyen ışıklar yanmıştı. Caddede her zamankinden
farklı bir kalabalık vardı. Her yaştan insan telaş içinde, bir yerlere
yetişmek için koşturup duruyordu.
O gün Sevgililer Günüydü. Herkes karınca kaderince sevdiklerine bir şeyler
almış, günün keyfini yaşamaya çalışıyordu. O, o kalabalık caddede ansızın
karşıma çıktı. Bir el arabasının içine yüze yakın gemici feneri doldurmuş,
usul usul ilerliyordu. Gemici fenerlerinin bir kısmını yakmıştı. Kalabalıkta
tek başına yürüyen bir fener alayı gibiydi.
Önce arabasına, sonra kendisine baktım. Çok yaşlı bir adamdı. Fenerlerin
aydınlattığı yüzü en azından 75 yaşını gösteriyordu. Yorgun bir yüzdü bu.
Elbette yorgundu, sabahtan beri kentin Asya yakası da dahil gitmediği yer
kalmamıştı. En zengin caddelerden ,en yoksul caddelere kadar kilometrelerce
yol gitmişti. Ve herkesin herkese bir şeyler aldığı bu günde, kimseler onun
gemici fenerlerine rağbet etmemişti.
Oysa bugünün namını eşten dosttan duymuş, olmadık haller kurmuştu. En
azandan dört-beş fener satmayı düşünüyordu. İyi fenerlerdi bunlar. Kırmızı,
sarı, mavi, yeşil boyaları pırıl pırıldı. Birazcık gazyağıyla en az yüz
voltluk ışık veriyorlardı. Üstelik her yerde satılmıyordu bu fenerler. O,
Tahtakale’de yapımcısından yalvar yakar almıştı. İlk gördüğünde vurulmuştu
fenerlere. Hemen bütün parasını onlara yatırmıştı. Yatırmıştı yatırmasına
da, para bir türlü geri dönmüyordu. Üstelik torunlarına, oğullarına rezil
olmuştu. Onlar ağızbirliği etmişçesine bu fenerlerin satılmayacağını
söylemişlerdi. Bu devirde, şu koskoca medeniyet şehri İstanbul’da kim onun
fenerlerine ihtiyaç duyardı ki... Dedikleri de birer birer çıkmıştı. İşte
bugün bile, herkese bir şeyler aldığı bugün bile fenerlerini satamamıştı.
Bu saatten sonra da canı hiçbir şey satmak istemiyordu. Dört-beş feneri inat
olsun diye yakmış, arabanın çeşitli yerlerine asmıştı. Böyle, ışıklı bir
arabayla dolaşmak çok hoştu. Kendi kendine gülümseyip duruyordu, sanki
çocukluk günleri geri gelmişti. Her yanı ışıl ışıl şu koskoca caddeden
geçiyordu işte. Koca koca arabalar o geçsin diye durup yol veriyorlardı. Bu
çaddeye ilk kez geliyordu. Yan sokaklarda dolaşmış, ama bu geniş caddeye
girmeye cesaret edememişti. Ama şimdi girmişti işte! Fener alayı gibi
ışıltılar saçarak yürüyüp gidiyordu. İşte! Bugün torunlarına anlatacak ne
çok şey görmüştü. Ama bir tek fener satamamıştı. Satabilseydi kararlıydı,
gözünü kapayıp gördüğü ilk şekerciden bir kilo lokum alıp eve götürecekti.
Olmamıştı işte, satamamıştı. Bir ara düşüncelerinden sıyrılıp kaldırımdaki
çocuğa dikkatle bakmaya başladı. Bu çocuğu bir yerlerden tanır gibiydi.
Çocuk sekiz-dokuz yaşlarında şipşirin bir kızdı. Elinde kağıt mendil
paketleri yoldan geçenleri çevirip, bir kutu mendil almaları için neredeyse
yalvarıyordu.
Birden her şeyi, arabayı, yoldaki trafiği unutup çocuğa doğru yürümeye
başladı. Sonunda tanımıştı, bu büyük kızı Zehra’nın üçüncü kızı Gülçin’di.
Ama burada ne işi vardı onun? Buralara kadar nasıl gelebilmişti?
Şaşkın; arabayı bir kıyıya bırakıp çocuğun yanına iyice yaklaştı. Hiç
kuşkusu yok, bu Gülçin’di. Aynen fotoğraflarındaki gibi siyah saçlı, siyah
gözlüydü. Büyük kızı sevdiği adama kaçtığından beri onu bağışlamamıştı.
Karısı, kızları gidip gelir, büyük kızın bütün havadislerini ona
getirirlerdi.
Gülçin’den de böyle haberdar olmuştu. Karısı kızın fotoğraflarını getirip
ona göstermişti. O fotoğraftaki küçük kız bile yüreğini yumuşatmamıştı.
Büyük kızını ömrünün sonuna kadar affetmeyecekti! Ama elinde değildi. Şimdi
bir şey onu küçük kıza doğru çekiyordu. İyice yaklaştı. İçi titreyerek bir
şeyler söylemeye hazırlandı, sonra birden durdu. Gülçin onu hiç tanımıyordu
ki!
Yutkundu, gözleri doldu, çaresiz geri döndü, büyük caddede arabasını itmeye
başladı. Bu arada küçük kız birilerine iki paket kağıt mendil sattığı için
kendi kendine gülümsüyordu.
Sonra ne mi oldu? Günlerden l4 Şubat’tı. Sevgililer Günü’ydü. Hiç kimse onun
fenerlerinden almadı.
Bu hikaye de benim aklıma bugün düştü. Epey zamandır unuttuğum bazı
sözcükleri yeniden anımsadım.
“Kimselerin onlardan haberi yok dedilerse de inanmayın. O gece gökte kocaman
bir ay vardı ve o her şeyi gördü. Bütün insan manzaraları güneşin ve ayın
belleğine yazıldı”.
ÖLÜMSÜZLÜĞE DOLUDİZGİN
Gündüz VASSAF
7 Mart 1999
Radikal Gazetesi
Popüler bir dergide kahramanlığıyla ün yapmış emekli generale soruyorlar,
“Paşam, Allah gecinden versin. Nasıl ölmek isterdiniz?” Tak diye cevap
veriyor paşa: “Uykumda.” Aynı soruyu insanın bin bir halini romanlarında
ustaca işlemiş yazara soruyorlar. Cevap: “ Hiç farkında olmadan.” Hayat boyu
hastalar ümidini kesmeden şifa vermiş doktor: “Aniden. Kalpten mesela. “Ve
hepimizin günlük konuşmalarında: “Aman Allah çektirmesin. En iyisi kimseye
muhtaç olmadan çekip gitmek.”
Ama pek öyle olmuyor.
Hepimizin etrafında bu işin uzun sürdüğünü gösteren hasta, yaşlı nice insan
var. Bazen öylesine yalvarıyorlar. “Allah’ım beni kurtar” diye. Bazen o
yakınımızın ölüp kurtulmasını istiyoruz için için. Ama evdeki hesap çarşıya
uymuyor. İntihar ya da nadir rastlanan doktorun hastasının ölümünü
kolaylaştırması dışında yaşam sürüyor. “Asla böyle yaşamak istemem” dediği
durumla karşı karşıya gelince insan yaşamını sürdürüyor. Sürdürüyor ve
sürdürmek istiyor. Çeşitli ıstıraplar çekiyor. Nice açılara tahammül ediyor.
Hatta bazen etrafta kimseye yokken “Yeter artık” diye inliyor. Ama vücudu
ölüme direnmeye devam ettikçe, gözleri etrafındakilere merakla ya da
kuşkuyla baktıkça ve bin cihana değen o hayalleri günde bin defa bile olsa
tekrar tekrar canlandırdığı müddetçe insan yaşamak istiyor. “Uykumda” diyen
paşa, “Hiç farkında olmadan” diyen yazar, “Aniden” diyen doktor gitmek
istemiyor.
Ya bir yaşa kadar ölüm yokmuş gibi yaşayıp sonra da gitmemek için ellerinden
geleni yapanlar? 45’inde sigarayı bırakıp ‘jogging’e, 50’sinde en sevdiği
yemekleri azaltıp vitamin hapı bombardımanına geçen, 60’ında tenise
başlayanlar? Bin bir keyiften feragat edip sağlık rejimleriyle bünyelerini
sağlamlaştırarak ilerde hastalıklarla boğuşma, ölme sürecini uzatanlar?
Ama sorsanız herkesin cevabı aynı. “Anlamadan, hissetmeden, bilmeden aniden
ölmek istiyorum.” Ve ‘The Time of Your Life’ adlı tiyatro oyunuyla ünlü
William Saroyan’ın ölüm döşeğinde, “Tanrım. Ölümü inkar edecek değilim.
Herkesin öleceğini biliyorum. Ama neden ben?” dediği gibi galiba pek de
ölmek istemiyoruz.
İlk destanlarımızla birlikte ölümsüzlük peşinde koşan biz değil miyiz? Bizim
tanrılarımız değil mi bu fani dünyadan bizi kurtaracak olan? Ve biz değil
miyiz yaşama hırsızımın gücüyle dünyanın tozunu dumana katıp tanınmayacak
hale getiren?
Son haberler ve kımıldama, konuşma yeteneklerini tümden yitiren felçli
insanlar beyinlerine yerleştirilen elektrotlar sayesinde düşünceleriyle
bilgisayarlara komut verebiliyor. Düşünceleriyle bilgisayar ekranındaki oku
istedikleri seçeneklere yönlendirebiliyorlar. Ve göz, kalp ve beyin gibi
vücudun tüm organlarının gelişmesine ve kendini yinelemesine yol açan ‘ kök
hücrelerin’ keşfiyle artık insanın yaşlanmasının durdurulması mümkün olacak.
Tarım ve hayvancılıkta uygulanan gen mühendisliğiyle gıda, sonsuzca
bollaşıyor. Bedavalaşıyor.
Herkesin birdenbire ölmek istediğini söylediği dünyamızda türümüz birdenbire
ve hızla ölümsüzlüğe yaklaşıyor.
“ONU NE KADAR ÇOK
SEVDİM!”
Hıncal ULUÇ
28 Mart 1999
Sabah Gazetesi
Mezarlıkta tören bitmek üzereydi. O sırada elli yıllık karısını kaybeden 78
yaşındaki adam “Onu ne kadar çok sevdim” diye hüngür hüngür ağlamaya
başladı. Yaşlı adamın haykırışları törenin asil sessizliğini bozmuştu.
Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şoke olmuşlardı, hatta
utandılar biraz etraftan. Yetişkin çocukları alı al moru mor babalarını
yatıştırmaya çalıştılar.
“Tamam, baba, seni anlıyoruz” .
Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta
bakıyordu. Yaşlı adam susunca, rahip törene devam etti, sonunda, aile
bireylerini tabutun üstüne birer avuç toprak atmaya çağırdı.
Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attılar. Yaşlı adam “O’nu ne kadar çok
sevdim.” diyordu tekrar tekrar..
Kızı ve iki oğlu “Tamam baba.. Yeter baba” demek istediler ama o devam etti,
“Onu ne kadar çok sevdim!”
Tören bitti sonunda.. Kalabalık mezarlıktan ayrılırken, yaşlı adam
gitmemekte direniyordu. Gözlerini mezara dikmiş “Onu ne kadar sevdim. Onu ne
kadar sevdim” diyordu durmadan..
Rahip yaklaştı. “Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum ama gitme zamanı
geldi. Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız” dedi.
Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha mezara bakıp “Onu ne kadar çok
sevdim” diye söylendi.
Sonra rahibe döndü..
“Anlamıyorsunuz” dedi.. “Ben bunu ona, 50 yıllık ortak yaşamımız boyunca
sadece bir kez söyleyebildim.”
Bu hikayenin altında da çok güzel bir söz ilave edilmişti:
“İnsanoğlunun en büyük zayıflığı, hayattayken insanlara, onları ne kadar
sevdiğini söylemekte tereddüt etmesidir.” O.A. BATTİSTA
KUPÜRLER -2 KUPÜRLER -3
DEVAM EDİNİZ

|
|