|
|
 |
Yaşının O Acılı Halini Gizlemek İsteyen Adam
Şadiye DÖNÜMCÜ / Sitemiz yazarı
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dosadoster@gmail.com
ulaştırabilirsiniz. |
Huzurevi inşaatı için gittiğim şehirde
tanıdım Nihat Ertok'u. Sohbet ettik. Karşımdaki dolmuş- boşalmış,
düşmüş-kalkmış, yorulmuş ve hep üşümüş olan o adama söyleyebileceğim şey
olmayınca, karşı duvardaki göllere okyanuslara daldım.
Yaklaşan akşam yemeği nedeniyle
boşalmış olan huzurevi kafeteryasında tek başına oturmuş, sudoku çözüyordu.
"Merhaba"ma "Hoş geldiniz!" diyerek karşılık verdi.
"Ankara’dan, huzurevi inşaatı için gelen bayanlardan biri olmalısınız!"
deyince gülümseyip, kendime bir sandalye çektim. "Evet... Ben Şadiye...
Nasılsınız?" Cebinden bir kartvizit çıkartıp uzattı: Nihat Ertok.
Çemişkezek(?) Huzurevi. Telefon numarası.
"Kartta yazmıyor ama; aslında öğretmenim. Öğretmenlikten başka her işi
yaptıysam da."
"Aaaa, ben de Öğretmen Okulu mezunuyum. Öğretmen olamadıysam da..."
Çabucak yakalayıvermiştik, birbirimizi. "Evlat! İki çay; ince belli
bardakta, misafir bardağında..." diye çay ocağına doğru seslendi.
Çay eşliğinde
Çayımız geldiğinde çocukluğunun Nevşehir’in bir köyünde geçtiğini, babasının
mübadillerin yerleştirildiği köylerden birinde görüp aşık olduğu annesiyle
zor kullanarak evlendiğini, aralarındaki 29 yaş farka rağmen ikisinin de
sonuçtan şikayetçi olmadığını, kardeşinin sıtmadan öldüğünü, ilk okulu
bitirdiğinde babasının ve kaymakamın ısrarıyla Hasanoğlan Köy Enstitüsü
sınavına girip kazandığını, ancak annesinin hasretine dayanamayınca okulu
bıraktığını ve bunun hayatının ilk "keşke"si olduğunu, ortayı kasabada,
liseyi Aksaray’da okuyup, ardından Ankara’da Gazi Terbiye Enstitüsü Türkçe
Bölümünü bitirdiğini, askerliğini Sarıkamış’ta yaptığını öğrenmiştim.
Konuşması renkliydi. Mesela...
Annesinden "Öyle güzeldi ki; gördüğünde günahın dökülür" diye, görücü
usulüyle evlendiği karısından "Onun kocasını on adım öteden tanıyacak biri
olduğunu bilemezdim" diye, öğretmen maaşıyla dört nüfus geçinmenin
zorluğundan "Kuru dua, karın doyurmuyor" diye söz ediyor, sıkça "İyi
gördüğünüzden geri kalmayın" dileğini yineliyordu.
Laf arasında saç dökülmesi için bir bardak kaynar suya atılan sinameki
demlendikten sonra saça friksiyon yapılmasını, bağışıklık sistemini
güçlendirmek için sabah–akşam 12 sap maydanoz doğranılan birer kase yoğurt
yenmesini, yağda kızarmış yiyeceklerin asla ağza alınmaması gerektiğini de
söyledi.
Hikayesi Almanya'da sürüyor
Çaylar gelip gidiyor, onun da anlatımı sürüyordu. 1960 sonrası başlayan "Alamancılık"
rüzgarına kapılarak öğretmenliği, eş ve çocuklarını burada bırakıp Münih’e
gittiğini, elindeki parayla lisan, sanat(sayacılık) ve dans kursuna
yazıldığını, ancak dört yıl sonra çoluk-çocuğunu getirtebildiğini, Alman
kültürüne çevresindeki Türklere görece daha hızlı uyum sağladığını, kendine
kozmopolitik bir çevre kurduğunu, çalıştığı ayakkabı fabrikasında çabucak
yükseldiğini, Alman Edebiyatı’yla yakından ilgilendiğini, çok çalışmasına
karşın ancak kendini ve ailesini ‘adam gibi yaşatacak’ kadar para kazanıp
tükettiğini anlattı.
Kendi kafa yapısındaki "Alamancı"ların zaten para biriktiremediğini,
gelişmeğe açık kişiliğine rağmen "Alaman" elinde ikinci, üçüncü değil
sonuncu sınıf vatandaş olduğunu, bu denli aşağılanmaya katlanmakta
zorlandığını, anlatmaktan kaçındığı bir nedenle aniden dönmeye karar
verdiğini, bu karara eşinin sevindiğini, çocuklarının üzüldüğünü, fabrika
müdürünün maaşını üç kat arttırma teklifini kabul etmeyerek hayatının ikinci
"keşke"sine yol açtığını da anlattı.
"Geri dönmek hayatımı kararttı. İnsanın kendi ülkesine uyum sağlayamaması ne
acı... Bu ukalalık değil; gördüğünden geri kalmama meseli. Bakanlık
öğretmenliğe başlatmadı beni. Evdekilerin karnını ‘her boyaya girip,
çıkarak’ doyurdum. Şimdi bu halimle bile, yanımda olsalar yine çalışır,
bakarım onlara."
Bunları derken gözleri sulanıp, sesi titremeğe başladı.
"Keşke"ler...
"Herkesin hayatının kırılma noktası farklı. Benimki 13 ve 15 yaşındaki iki
oğlumla, eşimi ölü bulduğumda; kırıldı. Lodos, soba, gaz... Toparlanamadım
uzun süre. Serseriliğe vurdum işi. Sonra da çalışmağa verdim kendimi. Canım
sıkıldıkça iş ve şehir değiştirdim. Pamuk ameleliği, ayakkabı tamirciliği,
site bekçiliği, bulaşıkçılık, tercümanlık, deri fabrikasında idarecilik,
çiftlik kahyalığı; aklına ne gelirse...
Hiç param olmadı hayatta. Allah’a olan can borcum dışında; borcum da...
Hayatımın üçüncü ‘keşke’si: Yeni bir ‘baş beraberliği’ denemeye
kalkıştığımda karşıma çıkan bulgur kazanı gibi kaynayan o kadın."
Karşımdaki dolmuş- boşalmış, düşmüş-kalkmış, yorulmuş ve hep üşümüş olan o
adama söyleyebileceğim şey olmayınca, karşı duvardaki göllere okyanuslara
daldım.
Hani sonra onun "Kavafis’i bilir misin" diyen sesiyle çıktım sudan. "Şeyyy;
evet!" "Dinle o zaman!" deyip usulca ayağa kalkıp okumağa başladı:
"Yılların, azgınlıklarının
yıprattığı,
belini büktüğü yaşlı bir adam, bitkin
ağır ağır yürüyor dar
sokakta.
Ama evine girer girmez, gizlemek için
yaşının o acılı halini,
düşünüyor
içinde hala sönmeyen gençlik ateşini(**)" (ŞD/GG)
* Şadiye Dönümcü, Sosyal Hizmet Uzmanı
** Kavafis, Çok Ender
Bu yayın
http://www.bianet.org
sitesinde de yayınlanmaktadır.
|
|