YAŞAR KEMAL’İN
ROMANLARINDA DOĞA BETİMLEMELERİNİN ÖNEMİ 1
SHU.Aziz ŞEKER
Sitemiz Yazarı
“Trajik sanatçı karamsar değildir-bütün kuşkulu ve korkulur olanları
onaylayan Dionysosça bir tutum içindedir…”
(Putların Alacakaranlığı; 34 Nietzsche)
Sosyal Hizmet Uzmanı Aziz ŞEKER
Bir edebiyat türü olan roman içeriğinde doğa betimlemelerinin önemli bir
yeri vardır. Roman kahramanlarından tutun da roman olaylarının geçtiği
çevreye kadar birçok roman öğesini yazarın başarılı bir şekilde verebilmesi
için betimlemenin olanaklarından yararlanması gerekmektedir.
Yaşar Kemal roman olaylarını örgülerken betimlemeye çok sık başvurmasıyla
dikkati çekmektedir. Özellikle doğa betimlemelerinin onun romanlarında başlı
başına bir yeri vardır. Dört ciltlik İnce Memed nehir romanlarının her cildi
doğa betimlemeleriyle başlar.
Yaşar Kemal İnce Memed 1’de roman olaylarının geçeceği fiziksel ortamın
yapısını betimsel özellikleriyle taşır okuyucuya:
“Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden başlar. Kıyıları döven ak
köpüklerden sonra doruklara doğru yavaş yavaş yükselir. Akdenizin üstünde
daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmış gibi düz
killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe kadar
deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüş topraklardan
sonra Çukurovanın bükleri başlar. Örülmüşçesine sık çalılar, kamışlar,
böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yeşil, ucu bucağı
belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha
karanlık!
Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi geçip
İslahiyeye gidilecek olursa geniş bataklıklara varılır. Bataklıklar yaz
aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına yaklaşılmaz.
Çürümüş saz, çürümüş ot, ağaç, kamış, çürümüş toprak kokar. Kışınsa duru,
pırıl pırıl, taşkın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan suyun yüzü
gözükmez. Kışınsa çarşaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten sonra, tekrar
sürülmüş tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ışıl ışıldır. Bire kırk, bire elli
vermeye hazırlanmıştır. Sıcacık, yumuşaktır.
Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten sonradır
ki, kayalar birdenbire başlar. İnsan birden ürker. Kayalarla birlikte çam
ağaçları da başlar. Çamların birer billur pırıltısındaki sakızları buralarda
toprağa sızar, ilk çamlar geçildikten sonra, gene düzlüklere varılır. Bu
düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç... Buralardan Torosun karlı
dorukları yanındaymış, elini uzatsan tutacakmışsın gibi gözükür.” 1
İnce Memed’2 de doğa özelliklerinin betimlenmesiyle başlar. Romanlarında sık
sık geçen Anavarza kalesinin görünümünü ise yazar şöyle bir benzetmeyle
işler:
“Anavarza kalesinin kayalıkları kuzeyden güneye uzanmış bir gemiye benzer.
Üstündeki eskimiş, dökülmüş örenleri, yıkıntılarıyla. Anavarza gemisi her
zaman durgun bir denizde hiç sallanmadan ağır ağır ilerler.”2
Doğa betimlemeleri İnce Memed 3’te de geniş olarak ele alınır. Baharın
gelişinden bahsedilir. Çukurova enine boyuna yansıtılır. Dağlılar ve
Çukurova’da yaşayanlardan, geçip giden yıllardan dem vurulurken; “şimdi
dağlar yitirilmiş bir cennet, bir acı özlemdi” nitelemesi yapılır. Ve:
“Çukurovaya bahar birdenbire indiği yıllar, dağlara da birdenbire
yağmurlarla, sellerle, fırtınalarla gelir. Çayları taşıran, kuru dereleri,
koyakları dolduran seller, inanılmaz bir hızla yamaçlardaki, koyaklardaki
küçücük düzlükleri toprağı sökerek aşağılara, ovaya, Akdenize alır götürür.
Ve dağ insanları bu erken gelen bahardan sonra, birdenbire bin bir rengiyle
fışkıran çiçeklerin, kokuların, yunmuş arınmış yıldızların, nennilenmiş
dağların esrikliğinde kalırlar, ne yapacaklarını, ne edeceklerini
bilemezler.”3
İnce Memed 4’te yazar doğa betimlemeleri yaparak romanı başlatma geleneğini
sürdürür. Hatta Leonardo da Vincinin Toros dağlarını anlatan yazısını da
verir:
“Toroslar ovayı bir ay gibi çepeçevre kuşatır. Ve Çukurova Akdenizle
dağların arasında kalır. Ovayı kuşatan dağlar kat kattır. Ta görünmeze kadar
açık maviden, maviden, mordan, laciverde uzanır, çok uzaklarda da göğün
belli belirsizliğinin içine karışır gider.”4
………………………………………………………………………………
“Ve Çukurovayı Toroslar yaratmıştır. Çok eskiden Akdeniz Torosların tam
eteğinden başlardı. Sonra Ceyhan, Seyhan, sonra öteki irili ufaklı dereler,
çaylar. Torosların tüm bereketli topraklarını taşıyarak denizi doldurdular,
ortaya Çukurova çıktı. Ova güneşle, ışıkla doldu. Sular şakırdadı. Toprak
bereketten deniz gibi taştı.”5
………………………………………………………………………………
“Çukurovada her şey saydamdır. Kayalar, toprak, ağaçlar bile. Kuşlar,
böcekler, yılanlar, insanlar bile… Gökyüzü ışıktan bir mavidir. Geceleri de
ortalık silme yıldız döşelidir. Ve sularının dibine Kuran düşse okunur.”6
Yine aynı şekilde Yılanı Öldürseler de bir doğa betimlemesiyle başlar:
“Anavarza kayalıklarının üstünde kartallar dönüyordu, kanat kanada.
Çirişsikleri çiçeklerini güneşe uzatmışlardı, ak. Uzaklarda bir bulut bu
yana savruluyor, gölgesi bataklık yerini yalayıp Dumlu üstüne kayıp
gidiyordu. Çirişsikleri çiçeklerinde arılar, kara, yanardöner arılar,
sarıca, bal arıları, boncuklu mavi arılar… Mavi kengerler dikenlerini
kayalıkların arasından som mavi çıkarmışlardı…”7
Doğa yalnız, bir kişilik değil bir kültürel kimlik de kazanır Yaşar
Kemal’de. Ağrı Dağı Efsanesi’nin daha başlangıcı işte böyle güzel işlenir:
“Ağrıdağının yamacında, dört bin iki yüz metrede bir göl vardır, adına Küp
gölü derler. Göl bir harman yeri büyüklüğündedir. Çok derinlerdedir. Göl
değil bir kuyu. Gölün dört bir yanı, yani kuyunun ağzı, fırdolayı kırmızı,
keskin, bıçak ağzı gibi ışıltılı kayalarla çevrilidir. Kayalardan göle kadar
dalarak inen yumuşak bakır rengi toprak belli bir aşıntıyla yol yoldur.
Bakır rengi toprağın üstüne yer yer taze bir yeşil çimen serpilir. Sonra
gölün mavisi başlar. Bu, bambaşka bir mavidir. Hiçbir suda, hiçbir mavide
böyle bir mavi yoktur. Laciverdi, yumuşak, kadife mavidir.”8
İnce Memed’in 4’üncü cildinde Müslüm ve İnce Memed gece yarısı yapacakları
bir yolculuk esnasında aralarında geçen konuşmada; Müslüm gece yola çıkmanın
sakıncalarından bahsederken yılanları bir tehlike olarak gösterir. İnce
Memed’in tepkisini yazar eşsiz bir benzetmeyle aktarır:
“O senin dediğin narlar çiçek açtığında olur. Narlar çiçek açtığında
Çukurovanın kara yılanları da nar çiçeği gibi kızarır, sevişirler, narlar
daha çiçek açmadı.”9
Romanda geçen şu betimlemenin boyutları yazarın betimlemede masalsı
özellikleri nasıl kullandığını göstermektedir adeta:
“Orman balkıyordu. Sarı bir bulut kaynıyordu bu ağaç denizinin üstünde, som
ışığa batmış. Kırmızı lekeler uçuşuyordu ağaçların arasında. Kayalıklar
gözükmüyordu. Arada sırada yeşile, sarıya batmış sıra sıra dağlardan mor,
kırmızı, ak keskin bir doruk yükseliyordu, gün ışığını emen, ortalığı pul
pul ipiltilere boğan.”10
Aynı kitapta bir baharın başlangıcı yazar tarafından şöyle sunulur:
“Ilık yeller esti. Güneş düzlükleri, dağları, koyakları doldurdu. Bütün
yaratıklar uyandılar yuvalarından dışarıya çıktılar, tembel, uyuşuk, mest
ılık güneşin altına serildiler. Çiğdem çiçekleri sapsarı tomurcuklarının
ucuyla toprağı yardı. Birkaç sabah sonra da açılarak, toprağın yüzüne
yayıldılar. Çalı diplerinde ince yeşil sapları üstünde boyunları bükülmüş
mor menekşeler gözüktü. Kokuları, inceden inceye koyaklarda esti. Sümbüller
kayalıkları yardılar, mavi bir bulut gibi ortalığa çöktüler. Yabangülleri
açtı. Derken çimenlerle birlikte öteki çiçekler, bitkiler de bir göz açıp
kapayıncaya kadar topraktan fışkırdı. Güneş ilk olaraktan doğuyorcasına,
ıslak, terü taze dağların doruğunda açıldı. Binbir koku güneyden, kuzeyden,
doğudan, batıdan geldi. Büyük, yaldızlı kelebekler, kırmızı, yeşil benekli,
saydam kanatlı arılar, karıncalar, kurtlar, tilkiler, ayılar, böcekler,
sansarlar, kirpiler sarhoş oldular kokulardan, yollara bellerle saldırdılar.
Kartallar, şahinler, öteki yırtıcı kuşlar, güvercinler, sarıasmalar,
ibibikler, üveyikler yalpalayarak, çığlık çığlığa gökyüzünde kayarak,
süzülerek, takla atarak, kendilerinden geçerek dolaştılar. Toprak,
doğurganlığının en cömert günlerini gerinerek, mest olarak yaşıyordu.”11
Bir başka romanı Kale Kapısı’nda da baharın gelişi özellikleriyle işlenir:
“Birdenbire, göz açıp kapayıncaya kadar bahar indi Çukurovanın düzüne.
Toprak birdenbire bir gün tanyerleri ışırken yeşeriverdi. Sel yatakları,
kayaklıkların araları, çalılıkların dipleri, küçük düzlükler, ekinler,
çiçeklerle ağzına kadar doluverdi. Ilık güneşte inceden esen yeller dalga
dalga kokular getirdi. Ağaçlarda tomurcuklar, çiçekler bütün görkemleriyle
patladılar.”12
Baharın gelişinin yazarın birçok romanında birbirine yakın bir çerçevede
işlendiğine tanık olmaktayız. Kanın Sesi’nde baharın gelişinin yazar
tarafından işlenişi diğer romanlarını andırmaktadır:
“Bahar bütün görkemiyle patladı. Kalenin yamaçlarındaki, çirişsikleri,
çiğdemler gür çiçeklerini ortalığa serdiler. Adacada nergisler, Sümbüllü
burunda sümbüller açtı. Ilık yeller mest edici kokuları yüklenerek esti. Ak
bulutlar kabardı. Gölgeleri ovayı yalayarak Akdenizden mor dağların üstüne
aktılar. Kırlangıçlar ok gibi uçtular. Çok uzaktan gelen flamingolar
gökyüzüne pembelerini yayarak kalenin üstünden geçerek Akçasaz bataklığına
indiler. Kırmızı bacaklı leylekler, yeşile doymuş ekinlerin arasında, eğilip
kalka kalka yiyeceklerini aradılar ve akşamları kalenin burçlarını
doldurarak, takırtılarını ovanın üstüne saldılar. Koyaklar, dereler,
çalılıklar sayısız biçimde, göz kamaştırıcı renkte kuşla doldu. Kuş
cıvıltıları ovayı, dağları sardı. Ovada tek tük kalmış cerenler ortaya
çıktılar, sulara indiler, ekinlerin arasına daldılar. İnce belli tazıları
avcılar tavşanlara saldılar. Kuytulardan, bucaklardan turaç sesleri gelmeye
başladı. Börtü böcek uyandı. Saydam, uzun, çelik mavisi kanatlı
hanımböcekleri toprağı koklarcasına alçaktan uçtu. Uğurböcekleri kıpkırmızı,
yığın yığın, üst üste yeni yeşermeye başlayan döngelelerin altlarını
doldurdu. Binlerce sert kabuklu böcek ottan ota yeşil, mavi, kırmızı eserek,
daldan dala kıvılcımlar saçarak uçtular. Dünya yeniden yaratılmanın,
cümbüşünde, kaynaşmasında varını yoğunu ılık bahar güneşine sermişti.
Karşıdaki Düldüldağı, arkasındaki mavi göğün üstünde apak açmış, aydınlığını
çoğaltarak büyüyen ulu bir çiçeğe dönüşmüştü.”13