ÖLÜM YAŞAMA DAHİL
SHU.Selim ISSIZADA
(Sitemiz Yazarı)
…nabzımda bir şeylerin attığını duyuyorum; özlediğim,
bıraktığım, bir gül diye kokladığım, unuttuğum bir şeylerin adı geziniyor kan
diye damarlarımda, sevdiklerim kadar …
…solan resimlerden yine zamana yenilmeyen özlemler mi desem, gün gibi çizip
geçiyor içimi yol diye ismin…
…bu gece kar düşecek sulara, yüzün dalgın, dudaklarında bir ay aydınlığı,
gözlerinde güller dizili…
…bana bir çiçek ismi söyle, içinde maviden yanmış düşler geçsin, sonra
gözyaşların dudaklarımda kuruyan bir nehir gibi yansın…
…bana bir çiçek ismi söyle, kalbimden sıcak birşeyler aksın…
İnsan kaybettikleriyle tanımlıyordu varlığını. İnsanın yüreği yaşadığı
ayrılıklarla olgunlaşıyordu. Yitirilen her güzel şey bir başlangıç oluyordu yeni
özlemler için. Ne ki, eski olandı yeniyi belirleyen. Aşk da böyleydi, ayrılık
da… Her ikisinde de gözyaşı vardı; tarifsiz acılar vardı. İnsanı var ya da yok
eden duygulardı bunlar. İnsan mutlu olmuyordu. Çünkü insan acıyı ve hüznü
seviyordu. Acı vereni özlüyordu. İnsanda acının belleği vardı. Acıda ancak
kendisini unutabiliyordu. Acıları aslında insanı var ediyordu. İnsanın kimliği
acılarıydı.
Aşk neyi anlatır ki? Sevmek bir yanılsamaysa, ayrılıktan başka umut neyi anlatır
ki, her şey insanda başlayıp insanda bitiyorsa… Aşk, egemen olana karşı bir
duygudur. Aşk tutku doludur, nasır bağlamış yüreği bile ıslatır. Yüceliği ve
kutsallığı bu özelliğinden gelir. Aşkın karşısındaki tabular; kültürel
farklılıklar ise her dem dokunulmazlığına inanılan tasarımlardır. Yani aşkı
körelten yabancılıklardır. Bundandır her aşkın günah olarak değerlendirilmesi…
Bundandır olmayan sevgilinin yokluğuna yakılan ağıtlar. Sevgili olmak zorunda
değildir de. Olsaydı sevgili olmazdı…
Sevgi erdem, onur ister. Aşk düşten öte umut ve beklenti… İnsanın ömrüne düşmüş
en masum duygunun bir adıydı beklemek...
Gece, saat 24.00. Minareler ayın aydınlığıyla yıkanıyor gecede. Kent donmaya
başlamış gibi. Uzun sürmüyor. Uzak dağlardan delirmiş bulutlar gelip kuruluyor
kentin göğünde. Dışarda bir tipiyle kar yağmaya başlıyor. Minarelerde kar
beyazlığı savrulup duruyor masallara. Minareler üşüyor. Bir yerlerde köpekler
havlıyor. Ötelerde belli belirsiz motor sesleri boğuluyor karanlıkta. Şehirden
geçen bir tren olmalı. Pencereyi kapıyorum. İçerdeki sigara dumanı, kokusuyla
beraber birazcık da olsa çıkıp gitmiş. Oysa sigarayı bırakmam için ne kadar emek
harcamıştı doktor Şemsettin. Sigarayı bırakmaları için ne kadar çok insana gönül
yurdunu, insanca duyarlılığını açmıştı. İnsan insanın geleceğiydi bir yerde…
*
Mavsevi düşünüyorum. Hastaneye kısa bir zaman önce yatırmışlardı. Acıdan olmalı
ki, sürekli uyuşturuyorlardı bedenini ağrı çekmesin diye. Yapılacak bir şey
kalmamıştı. Gitmek, ayrılmak zorundaymışçasına bu hayattan, batan bir güneş gibi
sessizliğine gömülmüştü. Sessizlik ölümün bir başka adıydı.
Hastalığının ilerlediği bir zamanda, “tedavim beklenenin aksine sonuç verirse;
yani yaşarsam, beni Karadenize gezdirmeye götürecek misin” diyordu. Götüreceğime
söz vermiştim. “İyileşir iyileşmez” demiştim. Daha önceden hep ertelediğimiz
sözlerde yargılanırcasına bakışıp durmuştuk dakikalarca. Şimdi konuşmuyorduk…
Konuşamıyorduk. Ondandı sessizliğimizin nedeni…
Marmara depreminde tanımıştım. Selanik’ten arama kurtarma çalışmalarına katılmak
için gelmişti. Gökyüzünü alıp vermeyen gözleri, dans eder gibi açılıp kapanan
kirpiklerinin arkasındaki eşsiz dünya büyülemişti beni…
“Neden bu kadar iyisin?” diye sormuştum.
“Küçükken büyük babama söz vermişim, sana hiç anlatamam onu, kutsal bir sevgiyle
severdi insanları” demişti.
Deprem bölgesinden ayrılınca, bir kez Sofya’da bir kez de Edirne’de buluşmuştuk.
Bu görüşmeler benim isteğim doğrultusunda olmuştu. Edirne’deki buluşmadan
sonraki yıl, Anadolu’ya gelmişti. Sinop’ta çalıştığımı nasıl öğrenmişse
öğrenmişti. Bir sabah, yolumun üzerindeki Kale cezaevinin önünde buldum onu. Bir
yaz yağmuru kadar rahatlatıcıydı. Özlemin, umutlar tükenmişken gelişinin
duygusunu yaşatırcasına dostçaydı bakışları. Nasıl gelmişti buraya diye
düşünüyordum.
Kars’taki Ani harabeleriyle ilgili bir belgesel yapmak için çekim yapmak
amacıyla gelmişti. Beni de götürmek istiyordu o eski harabelere. Birkaç gün
Sinop’ta kaldı. Büyülenmişti şehrin varlığından. Sinop erişilmez güzellikte bir
deniz kızını andırıyordu. Bu nedenle aşıkları boldu. Yalnızları da. Tutku dolu
şiirler yazılmıştı bu dişi şehir için…
Karadeniz üzerinden Artvin’e girdiğimizde, Artvin’de bir dağ kartalı olmayı
hayal ettiğimi ona söylemiştim. Gülmüştü. Sonra, “sen kartal olsan, ben de avcı
olurdum, öldürmek için değil seni, gezdiğin yerleri görebilmek için” demişti.
Artvin’e bakıp gülüşmüştük. Artvin erişilmez bir doruktu…
Bir serhat kenti olan Ardahan’a ulaştığımızda mutsuzlaşmıştık. Bir
terkedilmişlik duygusu veriyordu insana. Biz de payımıza düşeni almıştık. Biz de
yalnızlaşmıştık...
Kars hüzün sunuyordu doğuya. Ömrünün destanını yazarken sevgilisinin ellerinde
can veren bir dengbejin türbesine yapılan insan ziyaretlerinin suskunluğu ve
hayretliği vardı üzerinde. Destanın kendisi için yazılmadığını kanıksayan
sevgilisi de atmıştı kendisini Kars kalesinden… Ama destanın onun aşkıyla
yazılmaya başlandığı söylenip duruyordu.
Kars’ta bir gece kalmıştık. Ertesi gün öğleye doğru Ani’deydik. Anadolu’nun
kimsesiz harabeleri inatla, yıpratan zamana meydan okumayı sürdürüyordu.
Harabelerin bir kısmı hemen karşıdaki Ermenistan’ın topraklarında dinleniyordu.
Yalnızca harabeler için büyükçe bir alan her iki taraftan da koruma altına
alınarak giriş çıkışlara açık olsa diye düşünüyorduk.
Ani’yi gördükten sonra günlerce kendisine gelememişti…
Ayrıldığımızda, kavuşacağımızı sanıyorduk. Ayrılanlar da hep kavuşacaklarını
sanmazlar mı? Birbirimiz için mi varız? diye de konuşup durmuştuk bir sevgide…
Gitti. Bir zaman haber alamadım. Gönderdiğim mektuplar bir bir geri döndü. Sonra
ailesinden bir mektup geldi. Bir anlam veremedim. İstanbul’a halasının yanına
gelmişken birden hastalanmış. Hastaneye yatırmışlar. Çıkıp gittim. O değildi.
Zaman çiselemişti bedenini. Kuruyan bir deniz gibi tükenip gitmişti.
Yenilmez bir hastalık olduğunu söylüyorlardı. Hastalığı etkisini gizlemiyordu
artık. Günlerce yanına gittim. Sağır ve dilsiz iki insana benziyorduk. Yatağının
etrafında gördüğüm dostlarını, akrabalarını tanımıyordum. O olmayınca tanımanın
da bir anlamı yoktu.
Defalarca ıslak alnını öpmüştüm. Alnı hep ıslak ve sıcaktı. Sık sık
terlemesinden olacak ki o uzun saçlarını kesmişlerdi. Mavi pijamasıyla bir
ayrılık kederine gömülmüştü. Yüzünde ölüm gölgeleniyordu. Gözlerinden gökyüzü
çekilip gitmişti. Gözlerinden öptüm. Dudakları titriyordu. Nefes alıp verişi
gittikçe zorlaşıyordu. Gözyaşları dudaklarımı yakıyordu.
Sabah hastaneye gittim. Akrabaları ağlıyordu. Mavsev’i sordum. Öldüğünü
söylediler. Nasıl bir haktı ölüm onun için. Çıkamıyordum kafamın içindeki
yanıtsız karanlıktan...
*
Ortalık ıhırcık karanlık. Birazdan tanyerleri ışıyacak. Kent donmuştu. Kar
dinmiş, soğuk bir rüzgâr küfür gibi esip duruyordu. İnsanın değişimi çok zordu.
Zaman ve ölüm dışında…
Kış 2006 / Sivas
