Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

ÖLÜM YAŞAMA DAHİL

SHU.Selim ISSIZADA
(Sitemiz Yazarı)

…nabzımda bir şeylerin attığını duyuyorum; özlediğim, bıraktığım, bir gül diye kokladığım, unuttuğum bir şeylerin adı geziniyor kan diye damarlarımda, sevdiklerim kadar …

…solan resimlerden yine zamana yenilmeyen özlemler mi desem, gün gibi çizip geçiyor içimi yol diye ismin…

…bu gece kar düşecek sulara, yüzün dalgın, dudaklarında bir ay aydınlığı, gözlerinde güller dizili…

…bana bir çiçek ismi söyle, içinde maviden yanmış düşler geçsin, sonra gözyaşların dudaklarımda kuruyan bir nehir gibi yansın…

…bana bir çiçek ismi söyle, kalbimden sıcak birşeyler aksın…

İnsan kaybettikleriyle tanımlıyordu varlığını. İnsanın yüreği yaşadığı ayrılıklarla olgunlaşıyordu. Yitirilen her güzel şey bir başlangıç oluyordu yeni özlemler için. Ne ki, eski olandı yeniyi belirleyen. Aşk da böyleydi, ayrılık da… Her ikisinde de gözyaşı vardı; tarifsiz acılar vardı. İnsanı var ya da yok eden duygulardı bunlar. İnsan mutlu olmuyordu. Çünkü insan acıyı ve hüznü seviyordu. Acı vereni özlüyordu. İnsanda acının belleği vardı. Acıda ancak kendisini unutabiliyordu. Acıları aslında insanı var ediyordu. İnsanın kimliği acılarıydı.

Aşk neyi anlatır ki? Sevmek bir yanılsamaysa, ayrılıktan başka umut neyi anlatır ki, her şey insanda başlayıp insanda bitiyorsa… Aşk, egemen olana karşı bir duygudur. Aşk tutku doludur, nasır bağlamış yüreği bile ıslatır. Yüceliği ve kutsallığı bu özelliğinden gelir. Aşkın karşısındaki tabular; kültürel farklılıklar ise her dem dokunulmazlığına inanılan tasarımlardır. Yani aşkı körelten yabancılıklardır. Bundandır her aşkın günah olarak değerlendirilmesi… Bundandır olmayan sevgilinin yokluğuna yakılan ağıtlar. Sevgili olmak zorunda değildir de. Olsaydı sevgili olmazdı…

Sevgi erdem, onur ister. Aşk düşten öte umut ve beklenti… İnsanın ömrüne düşmüş en masum duygunun bir adıydı beklemek...

Gece, saat 24.00. Minareler ayın aydınlığıyla yıkanıyor gecede. Kent donmaya başlamış gibi. Uzun sürmüyor. Uzak dağlardan delirmiş bulutlar gelip kuruluyor kentin göğünde. Dışarda bir tipiyle kar yağmaya başlıyor. Minarelerde kar beyazlığı savrulup duruyor masallara. Minareler üşüyor. Bir yerlerde köpekler havlıyor. Ötelerde belli belirsiz motor sesleri boğuluyor karanlıkta. Şehirden geçen bir tren olmalı. Pencereyi kapıyorum. İçerdeki sigara dumanı, kokusuyla beraber birazcık da olsa çıkıp gitmiş. Oysa sigarayı bırakmam için ne kadar emek harcamıştı doktor Şemsettin. Sigarayı bırakmaları için ne kadar çok insana gönül yurdunu, insanca duyarlılığını açmıştı. İnsan insanın geleceğiydi bir yerde…

*

Mavsevi düşünüyorum. Hastaneye kısa bir zaman önce yatırmışlardı. Acıdan olmalı ki, sürekli uyuşturuyorlardı bedenini ağrı çekmesin diye. Yapılacak bir şey kalmamıştı. Gitmek, ayrılmak zorundaymışçasına bu hayattan, batan bir güneş gibi sessizliğine gömülmüştü. Sessizlik ölümün bir başka adıydı.

Hastalığının ilerlediği bir zamanda, “tedavim beklenenin aksine sonuç verirse; yani yaşarsam, beni Karadenize gezdirmeye götürecek misin” diyordu. Götüreceğime söz vermiştim. “İyileşir iyileşmez” demiştim. Daha önceden hep ertelediğimiz sözlerde yargılanırcasına bakışıp durmuştuk dakikalarca. Şimdi konuşmuyorduk… Konuşamıyorduk. Ondandı sessizliğimizin nedeni…

Marmara depreminde tanımıştım. Selanik’ten arama kurtarma çalışmalarına katılmak için gelmişti. Gökyüzünü alıp vermeyen gözleri, dans eder gibi açılıp kapanan kirpiklerinin arkasındaki eşsiz dünya büyülemişti beni…

“Neden bu kadar iyisin?” diye sormuştum.
“Küçükken büyük babama söz vermişim, sana hiç anlatamam onu, kutsal bir sevgiyle severdi insanları” demişti.

Deprem bölgesinden ayrılınca, bir kez Sofya’da bir kez de Edirne’de buluşmuştuk. Bu görüşmeler benim isteğim doğrultusunda olmuştu. Edirne’deki buluşmadan sonraki yıl, Anadolu’ya gelmişti. Sinop’ta çalıştığımı nasıl öğrenmişse öğrenmişti. Bir sabah, yolumun üzerindeki Kale cezaevinin önünde buldum onu. Bir yaz yağmuru kadar rahatlatıcıydı. Özlemin, umutlar tükenmişken gelişinin duygusunu yaşatırcasına dostçaydı bakışları. Nasıl gelmişti buraya diye düşünüyordum.

Kars’taki Ani harabeleriyle ilgili bir belgesel yapmak için çekim yapmak amacıyla gelmişti. Beni de götürmek istiyordu o eski harabelere. Birkaç gün Sinop’ta kaldı. Büyülenmişti şehrin varlığından. Sinop erişilmez güzellikte bir deniz kızını andırıyordu. Bu nedenle aşıkları boldu. Yalnızları da. Tutku dolu şiirler yazılmıştı bu dişi şehir için…

Karadeniz üzerinden Artvin’e girdiğimizde, Artvin’de bir dağ kartalı olmayı hayal ettiğimi ona söylemiştim. Gülmüştü. Sonra, “sen kartal olsan, ben de avcı olurdum, öldürmek için değil seni, gezdiğin yerleri görebilmek için” demişti. Artvin’e bakıp gülüşmüştük. Artvin erişilmez bir doruktu…

Bir serhat kenti olan Ardahan’a ulaştığımızda mutsuzlaşmıştık. Bir terkedilmişlik duygusu veriyordu insana. Biz de payımıza düşeni almıştık. Biz de yalnızlaşmıştık...

Kars hüzün sunuyordu doğuya. Ömrünün destanını yazarken sevgilisinin ellerinde can veren bir dengbejin türbesine yapılan insan ziyaretlerinin suskunluğu ve hayretliği vardı üzerinde. Destanın kendisi için yazılmadığını kanıksayan sevgilisi de atmıştı kendisini Kars kalesinden… Ama destanın onun aşkıyla yazılmaya başlandığı söylenip duruyordu.

Kars’ta bir gece kalmıştık. Ertesi gün öğleye doğru Ani’deydik. Anadolu’nun kimsesiz harabeleri inatla, yıpratan zamana meydan okumayı sürdürüyordu. Harabelerin bir kısmı hemen karşıdaki Ermenistan’ın topraklarında dinleniyordu. Yalnızca harabeler için büyükçe bir alan her iki taraftan da koruma altına alınarak giriş çıkışlara açık olsa diye düşünüyorduk.

Ani’yi gördükten sonra günlerce kendisine gelememişti…

Ayrıldığımızda, kavuşacağımızı sanıyorduk. Ayrılanlar da hep kavuşacaklarını sanmazlar mı? Birbirimiz için mi varız? diye de konuşup durmuştuk bir sevgide… Gitti. Bir zaman haber alamadım. Gönderdiğim mektuplar bir bir geri döndü. Sonra ailesinden bir mektup geldi. Bir anlam veremedim. İstanbul’a halasının yanına gelmişken birden hastalanmış. Hastaneye yatırmışlar. Çıkıp gittim. O değildi. Zaman çiselemişti bedenini. Kuruyan bir deniz gibi tükenip gitmişti.

Yenilmez bir hastalık olduğunu söylüyorlardı. Hastalığı etkisini gizlemiyordu artık. Günlerce yanına gittim. Sağır ve dilsiz iki insana benziyorduk. Yatağının etrafında gördüğüm dostlarını, akrabalarını tanımıyordum. O olmayınca tanımanın da bir anlamı yoktu.
Defalarca ıslak alnını öpmüştüm. Alnı hep ıslak ve sıcaktı. Sık sık terlemesinden olacak ki o uzun saçlarını kesmişlerdi. Mavi pijamasıyla bir ayrılık kederine gömülmüştü. Yüzünde ölüm gölgeleniyordu. Gözlerinden gökyüzü çekilip gitmişti. Gözlerinden öptüm. Dudakları titriyordu. Nefes alıp verişi gittikçe zorlaşıyordu. Gözyaşları dudaklarımı yakıyordu.

Sabah hastaneye gittim. Akrabaları ağlıyordu. Mavsev’i sordum. Öldüğünü söylediler. Nasıl bir haktı ölüm onun için. Çıkamıyordum kafamın içindeki yanıtsız karanlıktan...


*

Ortalık ıhırcık karanlık. Birazdan tanyerleri ışıyacak. Kent donmuştu. Kar dinmiş, soğuk bir rüzgâr küfür gibi esip duruyordu. İnsanın değişimi çok zordu. Zaman ve ölüm dışında…


Kış 2006 / Sivas