|
|
HEM KİM KENDİ YALNIZLIĞINDAKİ
Sosyal hizmet Uzmanı Selim Issızada
“-Ah bu insan yüzleri!. Her şeyimizi bağladığımız durmadan yanıldığımız,
istediğimiz kadar bol hasletler, âdilikler, iyilikler, kötülükler, delilikler,
akıllıklar, sevdalar yüklediğimiz insan yüzleri! Yanılsak da zararı yok! Bu yüze
olmazsa ötekisine yükleriz saydıklarımızı. Yanılmamız muayyen bir insan içindir;
insanlar için değil. O halde yanılmıyoruz sayılırız.”
Sait Faik (Son Kuşlar “Bulamayan”)
Derin deniz dalgalarla kat kat gerilmiş, kükreyen bir masal hayvanı gibi ada
şehrine saldırıp duruyordu. Şehir korkaktı. Denize yakın kıyılarını dalgalar
saklayıp duruyordu şimdiden. Onları yutuyor onları bitiriyordu usuldan. Öyle ki
gün gelecekti bu ada şehrini de yutup alacaktı içine Karadeniz…
Bu sonbahar günü uzak diyarlardan gelip başka ülkelere giden çeşit çeşit
gemilerle doluydu şehrin en durgun koyu. Az buçuk rüzgâra kapalı olmasına rağmen
bir beşik gibi sallıyordu koynuna sığınan gemileri de ada şehrine vuran
dalgalar.
Uzak ve kederli duruyorlardı. Kimisinin bacasından bir siyah duman yükseliyordu
ara ara yağmurunu bırakıp kesen göğe doğru.
Bir genç kadın, adı Zeynep bir ayrılığın sözcüklerinden keder dokuyordu:
-Seni tanımanın yanında, bir daha hissedemem diye düşündüğüm o güzel duyguyu
yıllar sonra bana hissettirdiğin için teşekkür ederim. Şunu bil ki gülüşünü de
çok özleyeceğim. Kendine iyi bak…
Ayrılmanın insanın kalbinde ne tür duygulara yol açtığını bilse de saygıyla
eğilmişti bu ayrılığın üstüne. Oysa bir an olsun her insan gibi o da terk
edilmek istemiyordu. Hüseyin ise kendini çoktan ayrılığa adamıştı:
-Biliyor musun? Ayrılıklar da güzel, yaşamak gibi. Ama yalnızlığa hüküm giymiş
insanlar için daha zor…
Zeynep bir şeyler umuyordu, gerçekleşecek iyi şeylerin beklentisindeydi:
-Hem kim kendi yalnızlığındaydı ki? Acılar gelince, umutlar da bitince. Hem
özlem nedir ki, sevgi gidince… Yanılıyorsun ayrılıklar hiçte güzel değil!
Hüseyin kendi varlığına gömülmüş bir haldeydi. Karşısındaki sıkıştırıp duruyordu
onu. O ise hırıltılı bir sesle yanıt vermeye çalışıyordu:
-Gitmek istemiyorum aslında. Ben seninim. Ve her kadın sen değilsin…
Hüseyin kendine ait olmayan sözcüklerle konuşmasını sürdürmeye başlamıştı ki,
Zeynep kesti cümlelerini:
-Kendini yanıltıyorsun, beni de. Gidince gelmeyeceğini sen de biliyorsun. Ne
beklenir bir kadından en son, diye sen demiyor muydun? Beklediğin neyse bir
kadından?..
Uzunca bir süre sustular. Dalıp dalıp gittiler…*
Deniz bir mavide yosun kokuyordu, rüzgârsa ateşli bir gecede sevgilisinin
göğüslerini parçalayan bir insanın elleri gibi tırmalayıp duruyordu denizin
yüzünü. Denizin yüzü buruş buruştu… Deniz bir şehvette eriyip bitiyordu.
Karanlıkta birer top ışık gibi kalmışlardı denizin yüzünde… Gidebilecekleri
suskun bir deniz sabahını bekliyorlardı. Tanyerleri alevlenir alevlenmez ada
şehrinden çekilip gideceklerdi. Kim bilir belki de başı dönen bir insan gibi
düşüp kalacaklardı bir gün daha bu ada şehrinin tenhalığına…
Birkaç sarhoş peşlerine taktıkları aç köpeklerle Kaşka kelesinin önünden
yitirdikleri umutlarına dair ağır aksak türküler söylüyorlardı. Yağmur
hızlanmıştı. Bir hışım gibi yağıyordu adeta. Yağmur ve rüzgâr sanki sonsuzluğa
gömmüştü bu ada şehrini. Ada şehri adeta buğulanıp gidecekmişcesineydi. Yitip
gitmişti de bir düşte bir kayıp sevgide… İlerde Karakum tarafına doğru gök
karanlığından bir yıldırım sağıldı. Ta ötelerden deniz feneri bir süre acı acı
öttü durdu. Yakınlarda Dr. Rıza Nur’un kütüphanesi yandı söndü yıldırım
ışığında. Ada şehrinin neresi uzak neresi yakındı, karışıp duruyordu doğanın bu
güçü karşısında… Ada şehri çakan yıldırım ışığı altında karmakarıştı…
Suskunlukları dışarıdaki gök gümbürtüsüyle dağıldı birden. Hüseyin konuşmaya
başladı:
-Olanaklarım azaldı. Senin bir olanak olmanı istemem. Bırakamam senin yargına
yaşamımı…
Zeynep gözleri yaş içinde kalkmaya davrandı. Ne yapacağını bilmez bir halde
görünüyordu. Birden avazı çıktığı kadar bağırdı Hüseyin’in suratına:
-Bendeki insan sıcaklığını da aldın. Şimdi gidiyorsun. Her şey sevgi demek
değilmiş! Sevgi bu kadar mı yaralar insanı…
Çıkıp gitti Kale kahvehanesinden. Az sonrada Hüseyin ayrıldı oradan.
* Sert bir mavisi vardı Karadeniz’in. Kafkaslardan gelen… Çerkez anılarında
acıya, ağıtlara yoğrulu... Dokununca üşüten…
Sabah erkenden kalkıp yürümeye başladım adanın kıyısında. Deniz süt mavisinde
baş döndürücü, cam saydamlığında gökyüzü, çürümüş doğa kokan deniz, kıyı,
tersane, balıkçılar, serseriler, serüvenciler, aşkın büyüsünü yitirmiş şairler,
dolu dolu uçuşan akça kuşlar, esen deniz yeli, dinmeyen iyot ve deniz kokusu,
hüzünlü şarkılar, gıcırdayan iskele tahtaları, bizi kendimize gizleyen anılar,
ufukta başka başka kıyı şehirlerinde yaşadığını bildiğimiz insanlar. Ve hep o
yalnız insanlar… Dünya insanlarla mutluydu. Belki de mutsuzdu. İnsanoğlu değil
miydi ki dünyayı binbir duygu karmaşasında sürükleyen… Seven, öldüren, zulüm
saçan, kanlı parmaklarıyla tarih yazan. Eline kan da bulaşmış olsa insanın,
insan değimliydi ki bin sevgide dünyayı kuran …
Uzakça duruyorlardı. Kanatsız birer kuş gibi tünemişlerdi denizin üstüne. Sanki
az sonra uçup gideceklerdi. Her biri bir dal fidan ayrılığı da öğretmişti kıyıda
bekleyenlerine…
Yapyalnız, habersiz, şehre yabancı, yolcuları birikmişti güvertede. İçlerinden
tek yolcu gemisi o idi. Diğerleri yük gemisi, iş, aş gemisiydiler… Onlar da
umutlu.
Gün alıp gitti başını. Ada şenlendi bir serinlikte. Sonra sustu. İyimser bir
gece başladı. Dindi rüzgâr, açıldı bir yıldız ışığında gökyüzü. Duruldu her biri
korsan çığlığı kadar keskin dalga sesleri. Büyüdü duru sarıda testekerlek bir
ay. Sevecenleşti ay ışığında ada şehri ve uyudu denizin koynunda bir bebek yunus
gibi. Ay bu gece bir tansığa ıramıştı: Elinde feneriyle Diyojen gelip kuruldu
tersane önlerine… Tersane önlerinde anlamını arayan insan yüzleri…
*
Tanyerleri ışıyınca denizden gelen sis ağır ağır dağıldı… Zaman kirlenen bir su
gibi akıp gidiyordu dünyanın üzerinden.
Koştum kıyıya. Denizde bir ipilti yok. Deniz kımıltısız. Hani karınca inse, bir
şeycik olmaz kıyısında. Doya doya içer suyunu. Gidiyorlardı. El sallayıp durdum
artları sıra. Sessisleştim. Hep böyle olurdu. Terk edilmek üzere kuruluydu bu
ada şehri.
Gün bitti. Benzer adımlarla zamanı adımlayan bir gün daha eksildi ömürden, derin
nehirler gelip kurudu, sonra nehir yüzlü kadınlar düşerimizde dönüp durdu. El
sallayıp. Bir şeycik olma kaygısında gecede-olgun kalçalarıyla kayıp ülkelerin
sultanları gibi… Derin nehirler gibi geldi, indi hışırtısıyla aşağılara gece.
Gece herkese gece… Gece dolgun bir tanrıca gibi kollarıyla sarıp sarmalıyordu
insanı. Ve bir ahir zaman dervişi denize mırıldanıyordu, “insansız hiçbir şeyin
güzelliği yok. Her şey onun sayesinde onunla güzel. Bu dakikada bu günün
güzelliği, gökte ay, uzakta güneşin bir billûr bahçe gibi pırıltısı; hiçbir şey
değil… Bütün bunlar kötü resimler gibi… sensiz hiçbir şeyin mânası yok…” “Herkes
kendi yalnızlığında” diye yanıt verdi biri…
|