|
|
|
|
Telefonda tebliğ
Kurban bayramının üçüncü gününde, gece saat on sularında telefonda
tebliğ edildi; Van görevim. Ertesi gün, Etimesgut’ta askeri
havaalanında olacaksın, askeri kargo uçağı ile deprem bölgesine
hareket edeceksin. Tebligatı yapan idarecinin başka bir bilgisi
yoktu. Program nedir, kaç gün kalınacak, başka kimler katılacak?
Cevap yok.
Sabaha kadar süren telaşlı ve tedirgin bir uyku. Heyecan,
belirsizlik, bilgisizlik…
Askeri havaalanı bekleme salonu
Sabah erken saatlerde bir başka meslektaşımla evlerimizden alındık.
Şoföre soruyoruz, ama ona tebliğ edilen görevde, bizi evimizden alıp
havaalanına bırakmak. Hepsi o kadar.
Havaalanı kapısında askeri kıyafetlilerce kontrol edildik. Bekleme
salonunda tanıdık simalar var. Ancak görevin detayları konusunda
malumatı olan pek yok. Birçoğumuza aynı şekilde gece telefonla
ulaşılmış.
Uçağın kalkma saati yaklaşıyor.
Kargo uçağında seyahat
Yeşil renkli çift pervaneli bir uçak bekleme salonuna doğru
yaklaşıyor. Sivil havaalanlarında yaşanan telaş ve yolcu geçiş
merasimi yok. Uçağın arka kapağı bir timsahın ağzıymışçasına
açılıyor. Uçuş teknisyeni olan başçavuş başını uzatıyor ve ‘uçağa
binebilirsiniz’ diyor. Uçağa; deprem bölgesine götürülecek
malzemeler yüklenmiş. İnsan boyundan biraz yüksek bir boruya
biniyoruz.
Üç sıra iplikten örülmüş taburelere asker gibi omuzlar dik
oturuyoruz. Koltuk numarası yok, beğenip gözüne kestirdiğin bir
tabureye çöküyorsun. Uçak içinde karşılıklı oturanlar birbirine
tebessüm ediyor. İlginç bir deneyim, farklı bir yolculuk.
Kaptan pilot yüzbaşı rütbesinde bir asker. Bayramımızı kutluyor ve
‘iyi uçuşlar’ diliyor. Kapılar kapanıyor. Pervaneler dönmeye
başlıyor. Pistte hızlanıyoruz ve demir yığını kendisinden
beklenmeyen bir çeviklikle havalanıyor.
Uçağın içinde bağırarak konuşuyoruz. Motorların gürültüsünden
konuştuklarımız boru içinde kayboluyor.
Fiziki haritayı yukarıdan görmek
Biraz sonra, Ankara semalarındayız. Bulutlar içinden uçuyoruz.
Kuşgözü ile dağlara, tepelere, göllere, ırmaklara, köylere,
şehirlere bakarak boşlukta kayıyoruz.
Güneşin doğduğu yöne doğru ilerliyoruz.
Fiziki haritada dağlar, tepeler… Yollar, damar damar. Bir köyü,
kasabayı, şehri birbirine bağlıyor.
Dağların doruklarında kar.
Van Gölü’ne havadan bakıyoruz. Uzaktan görünen mavilik bir denizi
andırıyor.
Kaptanımız, gürültücü yeşil demir kuşu havaalanına yumuşacık
indiriyor.
Van’dayız
Ekibimizi karşılamaya gelmişler. Van Gölü’nün kenarından sahil boyu
uzanan yoldan otelimize ulaştık. Edremit’te Şahmaran Otel’de odalara
yerleştik. Oda arkadaşımla camdan Van Gölü manzarası izledik. Göl
üzerinde bir martı açık kanat uçuyor.
Deprem bölgesinde yıldızlı otele yerleşmek yadırgatıyor. Ne yalan
söylemeli. Bunu da konuşuyoruz.
Öğle yemeğini ikindiye doğru yedikten sonra toplantı saatine kadar
dinlenmeye çekiliyoruz.
İşin adı kondu
Burada bulunan ekip koordinasyon merkezini oluşturup çalışmaları
başlatacak. Asıl amaç afetzedelerin yaralarının bir an önce
sarılması, daha fazla gecikmeye mahal bırakmadan şehrin bükülen
belinin doğrultulması.
Arama kurtarma çalışmaları büyük oranda tamamlanmış. Çadır kentler
kurulmuş; deprem sonrası yaşam biçimini bir şekli ile istemeseler de
kabul etmiş görünüyor depremzedeler…
Deprem anı
Akşam yemeğini yedik. Toplantı salonunda uzun bir masanın
etrafındayız. İhtiyaç tespitinde kullanılacak form üzerinde
çalışmalar yapıyoruz.
Çatırtılar, sallantılar, toplantı odası gidip geliyor. Kulaklara
dolan çığlıklar… Duvarların, beton yığınlarının korkunç homurtuları…
Şaşkınlık dolu anlık duruşlar. Kendine ilk gelenlerin çıkışa doğru
kendilerini atması… Ne yapsam, diye bakıyorum. Elim ayağım titremeye
başlıyor. Aklımdan bir sürü olasılık geçiyor. Masanın altına girmek
fikri hızla gelip yerleşiyor. Elektrikler kesiliyor. Daha ürkütücü
oluyor. Tavandan parçalar kopacağı ve altında kalabileceğimi
düşünüyorum.
Bağrışlar, birbirinden kopuk sesler. Herkes kendini dışarı atma
derdinde, telaşında.
Kapıyı görüyorum. Kapıya doğru gitmek istiyorum ama yer oynadığı
için hareket edemiyormuşum gibi oluyor. Birisi bir ucundan tutarak
ayaklarımızın altındaki halıyı çekiyor sanki. Adımlarımız iler doğru
atıldıkça vücudumuz geride kalıyor. Kapıya geldiğimde sallantılar
durdu ancak otelin içinde, koridorlarda insan seli kabarmaya
başladı.
Otelde bulunan herkes can havli ile kendisini dışarı attı. Otelin
önünde şaşkına dönmüş bir kalabalık. Bir kadın bağırarak ağlıyor,
bir yandan da çocuğuna sesleniyor. Çocuğu yanında…
Depremden biraz sonra
Beş nokta altı şiddetinde depremmiş az önce yaşadığımız. Otelin
önünde beklemeye devam ediyoruz. Yoldan geçen cankurtaranların sesi
her tarafa yayılıyor. Merkezde bir otelin çöktüğü bilgisi hızla bize
kadar ulaşıyor.
Bizim otelin yetkilileri odalara çıkılmasına müsaade etmiyorlar,
haklı olarak. Hasar tespiti yapılmadan risk almak doğru değil.
Otelin kapısı önünde bir süre bekleşiyoruz. Daha sonra camekânlı
kafeteryaya geçiyoruz. Sıcak çay iyi geliyor. Artçılar devam ediyor.
Bazı artçılar yerimizden kaldırıp kapıya kadar koşturuyor.
Gecenin geri kalanında otelde eşyalarımızı bırakarak geceyi
geçireceğimiz yere gidiyoruz.
Ne idik ne olduk
Deprem bölgesinde depremzedelere yardım amacıyla geldik bir gece de
kendimiz depremzede olduk. İkişer katlı yapılardan oluşan sevgi
evlerinde kendimize ancak yer bulabildik.
Odalarda yerlere yataklar atıldı. Kim nereyi bulursa kendini oraya
attı. Üç arkadaş kapıya yakın bir odada yer yatağına uzandık. Uyku
gözlerimizden akıyor. Korku yüreğimizden taşıyor. Oda soğuk, ısıtma
sistemi arızalı.
Üzerimizdeki kıyafetlerle yatıyoruz. Pardösü, mont, kazak üşüyen
bedenlerimizi ısıtmıyor. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru biraz
olsun dalıyorum.
Burada güneş başkentten bir saat önce doğuyor, ben güneşten bir saat
önce uyanıyorum. Van Gölü’ne nazır bir otel odasında uyanmayı ve
otlu peynir ile kahvaltı etmeyi hayal etmiştim. Hayal olarak
kalıyor.
Kaçan kaçana
İnsan memleketini bırakır mı? Çaresizlik ve can korkusu taşıyan
Van’lı memleketini bırakıp gitme derinde. Bu ikinci deprem doğaya
olan güveni alt üst ediyor. İlk depremden hasarsız çıkan binalar
ikinci depremde ortadan çatlıyor. Akıl alır gibi değil.
İlk depremin şoku atılmaya ve deprem sonrası hayata adapte olmaya
çalışan halk ikinci depremi de görünce bir daha evlere girmiyor.
Erciş
Van merkezden Erciş’e hareket ediyoruz. Depremin en çok vurduğu
yerlerden birisi Erciş. Van Erciş arası yüz kilometre kadar.
Çok katlı binalar yerle bir olmuş. Toz, demir, moloz yığını birkaç
gün öncesinin görkemli yapıları. Beşik gibi sallandık, diyor biri.
Yer yerinden oynadı, diyor bir başkası.
Kaymakamlık binasının önü ana baba günü. Herkesin cevaplanmasını
istediği soruları var ama sorulara muhatap olacak kimseleri
bulamıyorlar. Kendi aralarında konuşuyorlar, deprem anında nerede
olduklarını nasıl davrandıklarını tekrar tekrar anlatıyorlar.
Herkeste bir anlatma sendromu baş göstermiş, kimse kimseyi
dinlemiyor.
Kim bilir belki anlattıkça unutuyorlar.
Çadır kentleri ziyaret ediyoruz. Çadırlardan oluşan kentte yeni
yaşamlarına en çabuk çocuklar alışmışlar. Çadırlar arasında
kovalamaca oynuyorlar.
Akşam karanlığında Van’a tekrar döndük.
Çadır kent
Kızılay’ın kurduğu çadırların kimisinde birden fazla aile kalıyor.
Çoluk çocuk, kadın kız üst üste yatıyorlar. Dışarıda kar var.
Isınmak için birbirlerine yakın duruyorlar.
Çadırın birinde deprem sırasında kolu kırılan yaşlı bir kadına rast
geldim. Tek başınaydı. Beni bekliyormuşçasına hikâyesini anlatmaya
başladı. Üzerine gelen kuma ile gitmiş kocası. Oysa, yaşlı kadın
kuması ile yaşamaya da razıymış. Depremden sonra belki vicdana gelir
diye aramış kocasını ama kocasından aldığı yanıt ‘bir daha beni
rahatsız etme’ olmuş.
Başka çadırlarda başka dramlar.
Korkudan altına kaçırmaya başlamış çocuklar, çocuklaşan yaşlılar.
Çadırlardan idrarın ağır ve kesif kokusu taşıyor. Banyo yapma
imkânını henüz bulamayan ve yaklaşık iki haftadır çadırlarda yatıp
kalkan insanlar birbirlerinin kokularına alışmışlar.
Mavi gözlü bir kız çocuğu, üç yaşlarında, belden altı çıplak;
çadırın arkasına çişini yapıyor. Biz üstümüzde kalın kazaklar,
montlarla ısınmaya çalışıyoruz. Bizi görünce utanıp kaçıyor.
Bilinmezlik
Babalar, çadırlara yaklaşanları önce uzaktan süzüyorlar. Yanlarına
yaklaşıp güvenlerini kazandıktan sonra ihtiyaçlarını sıralıyorlar.
‘Bu kışı çadırda mı geçireceğiz’ diye soruyorlar. Bilmiyorum,
diyorum. Bilinmezlik karşılıklı duruyor.
Gençlerle sohbet ediyorum. Üniversite sınavına hazırlanma
aşamasındalar. Çadırlarda çalışma imkânı yok, ‘devlet bize herhangi
bir hak tanıyacak mı’ diye soruyorlar. Bilmiyorum, diyorum.
Bilinmezlik karşılıklı duruyor.
Çocuklar çadır aralarında yolumuzu kesiyor, ‘siz ne dağıtıyorsunuz’
diye kocaman meraklı gözlerle soruyorlar. Çocuklara bakıyorum:
‘Umut’ dağıtıyoruz, diyemiyorum.
Kar yağışı devam ediyor. Ortalık beyaz örtüye büründü. Çadırlar için
tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bundan sonra ne olacak?
Dönüş yolunda
Pazar gecesi bu sefer sivil uçak Van’dan havalandı. Işıklar içindeki
şehirlerin üstünden geçtik. Hangi şehirdi, isimleri neydi
bilmiyorum. Bildiğim; şehirlerde insanoğlu gibi bir vardı, bir
yoktu.
Üzerimde yorgunluk, vücudumda soğuktan kırgınlık…
Van; kocaman bir harman yeri gibi devinip duruyor.
Biliyorum; Tamara’nın hikâyesinin başladığı yere gitmek üzere tekrar
Van’a dönüşüm uzun sürmeyecek.
İlyas Ali DAŞTAN
Bu yazı sosyalhizmetveedebiyat.blogspot.com da yayındadır. |
|
|
|
BİZE YAZIN
Sosyal Hizmet Uzmanı
Web Sitesi
E-Posta :
sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com
|
|
|
|