Sosyal Hizmet Uzmanları Web Sitesi
  

SOSYAL SORUNLAR

 VAN
İlyas Ali DAŞTAN/Sitemiz Yazarı
dastanilyas@gmail.com 

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Kültür/Sanat
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları


Sitemiz Yazarları

 

Telefonda tebliğ
Kurban bayramının üçüncü gününde, gece saat on sularında telefonda tebliğ edildi; Van görevim. Ertesi gün, Etimesgut’ta askeri havaalanında olacaksın, askeri kargo uçağı ile deprem bölgesine hareket edeceksin. Tebligatı yapan idarecinin başka bir bilgisi yoktu. Program nedir, kaç gün kalınacak, başka kimler katılacak? Cevap yok.
Sabaha kadar süren telaşlı ve tedirgin bir uyku. Heyecan, belirsizlik, bilgisizlik…
Askeri havaalanı bekleme salonu
Sabah erken saatlerde bir başka meslektaşımla evlerimizden alındık. Şoföre soruyoruz, ama ona tebliğ edilen görevde, bizi evimizden alıp havaalanına bırakmak. Hepsi o kadar.
Havaalanı kapısında askeri kıyafetlilerce kontrol edildik. Bekleme salonunda tanıdık simalar var. Ancak görevin detayları konusunda malumatı olan pek yok. Birçoğumuza aynı şekilde gece telefonla ulaşılmış.
Uçağın kalkma saati yaklaşıyor.
Kargo uçağında seyahat
Yeşil renkli çift pervaneli bir uçak bekleme salonuna doğru yaklaşıyor. Sivil havaalanlarında yaşanan telaş ve yolcu geçiş merasimi yok. Uçağın arka kapağı bir timsahın ağzıymışçasına açılıyor. Uçuş teknisyeni olan başçavuş başını uzatıyor ve ‘uçağa binebilirsiniz’ diyor. Uçağa; deprem bölgesine götürülecek malzemeler yüklenmiş. İnsan boyundan biraz yüksek bir boruya biniyoruz.
Üç sıra iplikten örülmüş taburelere asker gibi omuzlar dik oturuyoruz. Koltuk numarası yok, beğenip gözüne kestirdiğin bir tabureye çöküyorsun. Uçak içinde karşılıklı oturanlar birbirine tebessüm ediyor. İlginç bir deneyim, farklı bir yolculuk.
Kaptan pilot yüzbaşı rütbesinde bir asker. Bayramımızı kutluyor ve ‘iyi uçuşlar’ diliyor. Kapılar kapanıyor. Pervaneler dönmeye başlıyor. Pistte hızlanıyoruz ve demir yığını kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle havalanıyor.
Uçağın içinde bağırarak konuşuyoruz. Motorların gürültüsünden konuştuklarımız boru içinde kayboluyor.
Fiziki haritayı yukarıdan görmek
Biraz sonra, Ankara semalarındayız. Bulutlar içinden uçuyoruz. Kuşgözü ile dağlara, tepelere, göllere, ırmaklara, köylere, şehirlere bakarak boşlukta kayıyoruz.
Güneşin doğduğu yöne doğru ilerliyoruz.
Fiziki haritada dağlar, tepeler… Yollar, damar damar. Bir köyü, kasabayı, şehri birbirine bağlıyor.
Dağların doruklarında kar.
Van Gölü’ne havadan bakıyoruz. Uzaktan görünen mavilik bir denizi andırıyor.
Kaptanımız, gürültücü yeşil demir kuşu havaalanına yumuşacık indiriyor.
Van’dayız
Ekibimizi karşılamaya gelmişler. Van Gölü’nün kenarından sahil boyu uzanan yoldan otelimize ulaştık. Edremit’te Şahmaran Otel’de odalara yerleştik. Oda arkadaşımla camdan Van Gölü manzarası izledik. Göl üzerinde bir martı açık kanat uçuyor.
Deprem bölgesinde yıldızlı otele yerleşmek yadırgatıyor. Ne yalan söylemeli. Bunu da konuşuyoruz.
Öğle yemeğini ikindiye doğru yedikten sonra toplantı saatine kadar dinlenmeye çekiliyoruz.
İşin adı kondu
Burada bulunan ekip koordinasyon merkezini oluşturup çalışmaları başlatacak. Asıl amaç afetzedelerin yaralarının bir an önce sarılması, daha fazla gecikmeye mahal bırakmadan şehrin bükülen belinin doğrultulması.
Arama kurtarma çalışmaları büyük oranda tamamlanmış. Çadır kentler kurulmuş; deprem sonrası yaşam biçimini bir şekli ile istemeseler de kabul etmiş görünüyor depremzedeler…
Deprem anı
Akşam yemeğini yedik. Toplantı salonunda uzun bir masanın etrafındayız. İhtiyaç tespitinde kullanılacak form üzerinde çalışmalar yapıyoruz.
Çatırtılar, sallantılar, toplantı odası gidip geliyor. Kulaklara dolan çığlıklar… Duvarların, beton yığınlarının korkunç homurtuları… Şaşkınlık dolu anlık duruşlar. Kendine ilk gelenlerin çıkışa doğru kendilerini atması… Ne yapsam, diye bakıyorum. Elim ayağım titremeye başlıyor. Aklımdan bir sürü olasılık geçiyor. Masanın altına girmek fikri hızla gelip yerleşiyor. Elektrikler kesiliyor. Daha ürkütücü oluyor. Tavandan parçalar kopacağı ve altında kalabileceğimi düşünüyorum.
Bağrışlar, birbirinden kopuk sesler. Herkes kendini dışarı atma derdinde, telaşında.
Kapıyı görüyorum. Kapıya doğru gitmek istiyorum ama yer oynadığı için hareket edemiyormuşum gibi oluyor. Birisi bir ucundan tutarak ayaklarımızın altındaki halıyı çekiyor sanki. Adımlarımız iler doğru atıldıkça vücudumuz geride kalıyor. Kapıya geldiğimde sallantılar durdu ancak otelin içinde, koridorlarda insan seli kabarmaya başladı.
Otelde bulunan herkes can havli ile kendisini dışarı attı. Otelin önünde şaşkına dönmüş bir kalabalık. Bir kadın bağırarak ağlıyor, bir yandan da çocuğuna sesleniyor. Çocuğu yanında…
Depremden biraz sonra
Beş nokta altı şiddetinde depremmiş az önce yaşadığımız. Otelin önünde beklemeye devam ediyoruz. Yoldan geçen cankurtaranların sesi her tarafa yayılıyor. Merkezde bir otelin çöktüğü bilgisi hızla bize kadar ulaşıyor.
Bizim otelin yetkilileri odalara çıkılmasına müsaade etmiyorlar, haklı olarak. Hasar tespiti yapılmadan risk almak doğru değil.
Otelin kapısı önünde bir süre bekleşiyoruz. Daha sonra camekânlı kafeteryaya geçiyoruz. Sıcak çay iyi geliyor. Artçılar devam ediyor. Bazı artçılar yerimizden kaldırıp kapıya kadar koşturuyor.
Gecenin geri kalanında otelde eşyalarımızı bırakarak geceyi geçireceğimiz yere gidiyoruz.
Ne idik ne olduk
Deprem bölgesinde depremzedelere yardım amacıyla geldik bir gece de kendimiz depremzede olduk. İkişer katlı yapılardan oluşan sevgi evlerinde kendimize ancak yer bulabildik.
Odalarda yerlere yataklar atıldı. Kim nereyi bulursa kendini oraya attı. Üç arkadaş kapıya yakın bir odada yer yatağına uzandık. Uyku gözlerimizden akıyor. Korku yüreğimizden taşıyor. Oda soğuk, ısıtma sistemi arızalı.
Üzerimizdeki kıyafetlerle yatıyoruz. Pardösü, mont, kazak üşüyen bedenlerimizi ısıtmıyor. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru biraz olsun dalıyorum.
Burada güneş başkentten bir saat önce doğuyor, ben güneşten bir saat önce uyanıyorum. Van Gölü’ne nazır bir otel odasında uyanmayı ve otlu peynir ile kahvaltı etmeyi hayal etmiştim. Hayal olarak kalıyor.
Kaçan kaçana
İnsan memleketini bırakır mı? Çaresizlik ve can korkusu taşıyan Van’lı memleketini bırakıp gitme derinde. Bu ikinci deprem doğaya olan güveni alt üst ediyor. İlk depremden hasarsız çıkan binalar ikinci depremde ortadan çatlıyor. Akıl alır gibi değil.
İlk depremin şoku atılmaya ve deprem sonrası hayata adapte olmaya çalışan halk ikinci depremi de görünce bir daha evlere girmiyor.
Erciş
Van merkezden Erciş’e hareket ediyoruz. Depremin en çok vurduğu yerlerden birisi Erciş. Van Erciş arası yüz kilometre kadar.
Çok katlı binalar yerle bir olmuş. Toz, demir, moloz yığını birkaç gün öncesinin görkemli yapıları. Beşik gibi sallandık, diyor biri. Yer yerinden oynadı, diyor bir başkası.
Kaymakamlık binasının önü ana baba günü. Herkesin cevaplanmasını istediği soruları var ama sorulara muhatap olacak kimseleri bulamıyorlar. Kendi aralarında konuşuyorlar, deprem anında nerede olduklarını nasıl davrandıklarını tekrar tekrar anlatıyorlar. Herkeste bir anlatma sendromu baş göstermiş, kimse kimseyi dinlemiyor.
Kim bilir belki anlattıkça unutuyorlar.
Çadır kentleri ziyaret ediyoruz. Çadırlardan oluşan kentte yeni yaşamlarına en çabuk çocuklar alışmışlar. Çadırlar arasında kovalamaca oynuyorlar.
Akşam karanlığında Van’a tekrar döndük.
Çadır kent
Kızılay’ın kurduğu çadırların kimisinde birden fazla aile kalıyor. Çoluk çocuk, kadın kız üst üste yatıyorlar. Dışarıda kar var. Isınmak için birbirlerine yakın duruyorlar.
Çadırın birinde deprem sırasında kolu kırılan yaşlı bir kadına rast geldim. Tek başınaydı. Beni bekliyormuşçasına hikâyesini anlatmaya başladı. Üzerine gelen kuma ile gitmiş kocası. Oysa, yaşlı kadın kuması ile yaşamaya da razıymış. Depremden sonra belki vicdana gelir diye aramış kocasını ama kocasından aldığı yanıt ‘bir daha beni rahatsız etme’ olmuş.
Başka çadırlarda başka dramlar.
Korkudan altına kaçırmaya başlamış çocuklar, çocuklaşan yaşlılar. Çadırlardan idrarın ağır ve kesif kokusu taşıyor. Banyo yapma imkânını henüz bulamayan ve yaklaşık iki haftadır çadırlarda yatıp kalkan insanlar birbirlerinin kokularına alışmışlar.
Mavi gözlü bir kız çocuğu, üç yaşlarında, belden altı çıplak; çadırın arkasına çişini yapıyor. Biz üstümüzde kalın kazaklar, montlarla ısınmaya çalışıyoruz. Bizi görünce utanıp kaçıyor.
Bilinmezlik
Babalar, çadırlara yaklaşanları önce uzaktan süzüyorlar. Yanlarına yaklaşıp güvenlerini kazandıktan sonra ihtiyaçlarını sıralıyorlar. ‘Bu kışı çadırda mı geçireceğiz’ diye soruyorlar. Bilmiyorum, diyorum. Bilinmezlik karşılıklı duruyor.
Gençlerle sohbet ediyorum. Üniversite sınavına hazırlanma aşamasındalar. Çadırlarda çalışma imkânı yok, ‘devlet bize herhangi bir hak tanıyacak mı’ diye soruyorlar. Bilmiyorum, diyorum. Bilinmezlik karşılıklı duruyor.
Çocuklar çadır aralarında yolumuzu kesiyor, ‘siz ne dağıtıyorsunuz’ diye kocaman meraklı gözlerle soruyorlar. Çocuklara bakıyorum: ‘Umut’ dağıtıyoruz, diyemiyorum.
Kar yağışı devam ediyor. Ortalık beyaz örtüye büründü. Çadırlar için tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bundan sonra ne olacak?
Dönüş yolunda
Pazar gecesi bu sefer sivil uçak Van’dan havalandı. Işıklar içindeki şehirlerin üstünden geçtik. Hangi şehirdi, isimleri neydi bilmiyorum. Bildiğim; şehirlerde insanoğlu gibi bir vardı, bir yoktu.
Üzerimde yorgunluk, vücudumda soğuktan kırgınlık…
Van; kocaman bir harman yeri gibi devinip duruyor.
Biliyorum; Tamara’nın hikâyesinin başladığı yere gitmek üzere tekrar Van’a dönüşüm uzun sürmeyecek.


İlyas Ali DAŞTAN

Bu yazı sosyalhizmetveedebiyat.blogspot.com da yayındadır.

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org