|
|
|
|
|
UZUN IRMAKLAR GİBİ ANILAR…
…uzun ırmaklar gibi
uğuldayarak Aziz ŞEKER Hançerlenmiş bir yürek gibi sabaha sızıp başlayan güne kırılganca dokunuyordu. Sıcak öpüşleriyle doğan güneş, kirden kararmış perdenin gözeneklerinden seyrelerek yansıyordu salonun içine. Salonun içinde amaçları dışında kullanılmış birkaç ev eşyası tozdan sıkılmış, terkedilmişlik duygusuyla can sıkıyordu. Emek vererek sevebiliyordu insan. Sevmemek kolay. Yaşam için kışkırtıcı değil. Sevmek insana can veren kanın ısınmasıdır yürekte. Özlemin giderek tükendiği, umut etmenin anlamsızlaştığı bir insan dünyasında acıyı sağaltan tek duygu, insandaki sonsuz sevgi yetisi olsa gerek. Sevgisizliğin yaşamla ilgisi yoktu… Uzun acılardan, dağınık susuşlardan arta kalmış kederli bir yüz gibi umutsuzluğun anlamı sanki önünde duran boş beyaz sayfalar… Yan daireden sabahın ilk saatlerinde çıkmaya başlayan insan gürültüleri tatsızlaştırıyor hüzün süzen sabahı. Oysa biten gece, ateşler içinde sevişirken bütün apartmanı mutlak bir aşk birleşmesinde olma hissiyle dolduran insan çığlıklarını salmışlardı geceye… Elindeki kurşun kalemi bırakıp dinlemeye başladı birbirini bastırınca yükselen bu iki insanın sesini. Kadın, kocasına tamamen sahip olmak istiyordu. Adam bazen sessiz kalarak karısına, sahip olunacağını inandırır gibi yapıyordu. Sonra bozuluyordu anlaşma hali. Yaşam bazen yanlışı, ayırt etmeyi imkânsızlaştıracak şekilde insanın eline koyuyor… Her acı, her hayal kırıklığı beceriksizce yaptığımız bir hatanın sonucu oluyordu, katlanılması zor da olsa… Kadın susmuştu. Adam karısına karşı alaylıydı. Sesinden anlıyordum. “Unutma, unutma!” diyordu. Sevişmek gibi bir şeydir bir kadını sevmek, hem vareden hem de yok eden, onsuz edilmeyendir kadın… Masadan kalkıp evin içinde turlamaya başladım. Üstüme birşeyler aldım. bir şeylere başlamak gerekiyordu. Çünkü dünya öyle şeyler veriyordu ki çoğu tanımlanamayacak kadar zengindi. Dünyanın en güzel mutluluğu buydu. İnsan adamalıydı kendisini dünyaya, çıkarsız. Dışarda son demlerini yaşayan sonbaharın çökük avurtlarına düşmüş birkaç sararmış yaprak… Hışırdıyor rüzgârda geçen zaman… Gerçek olarak, değiştirilmeyen ne varsa öyle sade duruyor yaşamın içinde. Ölüm dışında her şey acı çekmek üzerine kuruluydu. İnsan kendi çemberinin dışına çıkamıyordu. Yaşam neden herkesi hayal kırıklığına uğratıyordu, mezar başlarında? Hep bir coşkuyla kazanıp, hep bir coşkuyla sevmiş, üretmişken insanoğlu neden bu hayal kırıklığı… Biliyoruz ki hayal kırıklığı varsa suç bizdedir. Kendi kendine yeten bir sonbahar, mutsuzluk kadar yalnız bir sonbahar; mutlu “anları” arayan insanları üşüten bir sonbahar… Hayat hiçbir şeyi kısıtlamıyor. Peki, şimdi ne yapacaksın; her şey birbirinin aynı; zaman da, insanlar da, şehirler de, ölümler de… Yeryüzü bu kadar mı yanıtsız. Bu kadar mı sevgisiz? Yanından geçtiğim çöp kutularının önünde sokak köpekleri tarafından parçalanmış varlığıyla, son nefesini acıyla vermeye dirençli bir kedi sarsılarak kıvranıyordu. Ölmek üzereydi. Gözleri donuklaşmıştı. Sokağın sağ başındaki apartmanın en üst katının balkonunda avazı çıktığı kadar bağıran her haliyle yalnız olduğu belli bir ihtiyar kadın dün geceden beri Belediyeyi aradığını Belediye veterinerinin bir türlü gelmediğini söylüyordu. Ona baktığımı görünce biraz daha canlanır oldu. Kim bilir yanıtlasaydım. Tepki koyarak onaylasaydım, evine sabah kahvaltına çağırırdı beni. Sonra kirlenen insanlık üzerine sabah sohbeti yapardık. Yalnızlar anılarıyla yaşarlar. Yalnızların geleceği yoktur. Geçmişi de. Yalnızlar bir şey bırakmazlar geride. Dostları olmadıkları için onları konuşan da olmaz. Yalnızlar limansız gemiler gibi savrulup dururlar denizlerin dalgalarında. Aç ve çıplakların, televizyonlarda boy göstermeyi marifet bilen zengin adem babaların, evsiz barksızların sayısı gün geçtikçe artıyordu yaşadığım coğrafyada. Şimdi, memnun değilsen git, derler bana. Gidecek bir yerim yok ki. Şehirler, kasabalar, uzak dağ köyleri, açlık ve yoksulluk koksa da… Kan bahasına alınan bir vatan bu, böyle kolay ne diye bırakılıp gidilir ki… Alçak damlı evlerin sararmış pencerelerinden yayılan keder, kırık dökük bacalardan yükselen isli tezek kokularıyla bir günün daha bu evlerde ısınma telaşıyla geçeceğini gösteriyordu. Yanı başımızda uygarlık yıkılıyordu; çünkü insan açtı ve üşüyordu. İnsan sevginin anlamını kaybetmişti. İnsanlık kendisini unutmuş gibiydi. Kendini unutan bir insanlık insana acı veriyordu… Savaşlarda milyonlarca insan ölmüştü. İnsanın insana yaptığı barbarlıktan dolayı. Ama şimdi! İnsanlar, ellerindekini paylaşamamaktan dolayı ölüyordu. Dünya bir facianın ortasında uyuyormuşçasına. Öyle kurşuna dizilmiş bir insan sukûnetinde… Oysa insanın içi aydınlıktır, gün vurmuş gibi karanlıkları aydınlatmakla geçmiştir insanlığın mücadelesi. Yönümü Kızılırmak’a dönerken, sabah yeni yeni ısınmaya başlamıştı. Ötelerde Kızılırmak’ın üstünden aşağı vadiye doğru bir buğu tütüyordu ılık ılık. Doğa bilimciler bir süre sonra Kızılırmak deltasında süren doğal hayatın tükeneceğinden haber vermişlerdi. Haber, haber değeri bile taşımamıştı. En kolayını yapmıştık, unutup gitmiştik. Az sonra direkleyip durduğum yerden yürümeye başladım. Tekke tüm haşmet ve dehşetiyle mukaddes bir kartalın bakışlarıyla gözlerini gezdiriyordu korkak ve karanlık şehrin üstünde. Bir korku abidesi gibiydi. Bakan çoğu insana etrafındaki mezarlar ve bir türlü bu şehirde aşılamayan mezhep anlaşmazlıklarından dolayı kavuşamayan sevgililerin intiharlarını anımsatıyordu. Ürpermemek elde değildi… Sevinç içinde bir asker uğurlaması gelip geçti Mısmıl deresinin üstünden. Sevinçleriyle yıkılıp gitti araç konvoyu şehrin dışına doğru. Asker uğurlaması ve asker cenazesi; vicdanımın aynı anda hem sevinçle hem de acıyla parçalandığı ve güzelim dünyayı bir kere olsun yeniden anımsadığım yaşam olaylarıydı bende. Ve hiç alışmamıştım giden ile gelenin ardından sallanan gözyaşı yüklü mendillere… Kızılırmakın bir kumral saç gibi salınarak suyu aşağılara; Karadenize akıyordu. Eğri köprünün suya girmiş ayaklarının dibinde, dağlardan sellere düşüp gelmiş leşlere inatla bakan kazık kesilmiş birkaç köpek. Ara ara arabalarında içtikleri biraların boş şişelerini köpeklere, Kızılırmaka, o an ne gelirse karşılarına savuran alkol tutkunları… Kızılırmak alkoliklerin sofrasıydı çoğunluk. İnsan neden bu kadar kaçıyordu dostluktan. Şu görkemli doğa, insanın dostluğunu istiyordu. Ama nankör olan insan doğayı şişelerle, çöplerlerle, türlü pislikleriyle bitiriyordu. Doğanın güzelliğini yadsıyan bu insandı işte umutsuzluğa boğulan. Kumral saçlarıyla dağlardan dans ederek bir büyülü zaman güzeli gibi salınıp gelen akarsuyun tadına varmayandı insanoğlu. İnsan bakarkör olmuştu adeta. Doğanın börtü böceği de insanın zulmünden kaçıyordu artık. Sevgisizdi, sevinçsizdi insan. Kim yaptı bu kötülüğü insana, kim yalnızlığa itti böyle onu? Yine insan kararttı insanın geleceğini. İnsan masum değildi. Ardında bırakıp gül kokan umutlarını. Uzun ırmaklar gibi anılarını… Kumral saçlarıyla kararan kirli Kızılırmak gibi akıp, doğanın sonsuzluğa varamadan tükeneceğini bilen insan değil de hangi canlıdır? Ol sebepten insan kıymıştır kendi geleceğine hem de çocuklarını düşünmeyerek… Dolmuş gözlerle bir süre seyreyledim etrafı. İçime bir buz gibi iniyordu nedensiz bir öfke. Neye öfkelendiğimi bilmeden. Ortalık usuldan kararıyordu. Kızılırmaktan İstanbul’un Haliçi’ni aratmayan bir kirli koku tütüyordu. Martısı olmayan akarsulardandı Kızılırmak da. Eğri köprünün yakınına park etmiş araçlarında alkol içen üç kafadar arabadan indiler. Kavga eder gibi yüksek sesle konuşuyorlardı. Birden sessizleştiler. Biri araca geri döndü. Biri akarsu kenarına yürüyüp akan suyun kirli yüzüne uzun uzun işedi. Geğirdi… Diğeri sırtından çıkardığı tabancasını, deminden beri akarsudaki leşlere pür dikkat bakan köpeklere doğrulttu. Silah derin derin birkaç el ateş aldı. Ateş eden küfürle karışık bir nara saldı kararan gökyüzüne… Kızılırmaka, havaya kan sıçratarak birkaç hayvan leşi daha düştü. İniltileri bile duyulmadı aç köpeklerin. İnsan isyan ediyordu…
|
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|