|
|
/ “-Şarapla doldur tasını, tasın toprakla
dolmadan,”-dedi Hayyam.
Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam
“-Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım,”-dedi,
“şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param…” /
Nâzım Hikmet
Sosyal hizmet mantığı, öz açısından Batı düşüncesinin ürünüdür. Belki de
bu temel yönüyle Türkiye sosyal hizmet sorunsalına eğilirken Batı sosyal
hizmet yaklaşımının bir belirlenimi olarak anlamını kaybetmemektedir. Batıya
dayalı bir değerler dizisi…
Sosyal hizmet düşün dünyasının önündeki temel görev; sosyal hizmet teorisini
Türkiye bağlamında odak modelleriyle yeniden inşa etmektir. Bunun için de
sosyal hizmetin mantığı ve yansıdığı sosyal refah ideolojisi 21. yüzyıl
koşullarında köklü olarak tartışılmalıdır. Bu diyalektik akıntı sosyal
hizmet bilimi için de tarihsel bir zorunluluktur. Aynı zamanda insancıl bir
dünya yaratmak için toplumsal kurama katkıda bulunmada da… Her ne kadar
belirli bir ekonomi politiğin hizmetkârı olduğu kadar yeri geldiğinde ona
muhalif olsa da…
Aziz ŞEKER
Böyle bir metni kaleme aldığım için tanrıların gazabından korkuyorum ve
ısrarla tarihsel sosyal hizmetin bilim adına işlevsiz kılındığı tezini de ne
yazık ki dilegetirmek istiyorum! Sosyal hizmet meslek dolayımında, ileri
sürdüğüm argümanlardan dolayı bir diletantın bakış açısına aslında sahibim.
Neo-liberal ‘CV’lere başvurmadan; oyunlar oynamadan bir eleştiri
atmosferinden sosyal hizmetin günümüz mantığına eğilmek istiyorum. Buna,
sorumlu bir sosyal hizmet uzmanının tavrı da denebilir. Eğitimli sosyal
hizmet entelijansiyasına sesleniyorum! Ve sosyal hizmet profesyonellerine…
Bilim üniversitede üretilir. Sosyal hizmet bilim dünyası 21. yüzyılın ön
yıllarında tam da postmodern mohikan / figüran Lyotard’ın; işlersellik (performativity)
perspektifinin etkilerini yansıtırcasına bir dışavurum içinde. Sosyal hizmet
tıkandı. Tıkatıldı… Sosyal hizmetin pratiği üzerine gündem bile
oluşturulamıyor. Sosyal hizmet giderek topluma yabancılaşıyor.
Sorunsallaşıyor. Sosyal hizmet ethosu toplumsal değişmede ilerisi için;
uygulayıcısına da fener olma rolünü umutsuzluğa bıraktı denebilir. Kaygı
duymuyor gibi. Ki, sosyal hizmet, bilim, meslek ve toplum ilişkisinin
düşünce taşına yatırılması gerekiyor. Gölge olgular (epifenomen)
çerçevesinde dönen bir sosyal hizmet bakış açısı sosyal hizmetin toplumsal
işlevini de / işleyişini de kısır döngüye hapsediyor. Açıkça söylemek
istediğim şey: sosyal hizmet bilgisi, toplumsal gerçekliğin gerisine düştü.
Sosyal bilimler içinde genleşemedi. Bu bir meşruluk sorununu da beraberinde
getirmektedir. Bunun aşılması kuşkusuz toplumsal pratikle araya giren
mesafenin kaldırılmasının mücadelesini hakkıyla vermekten geçiyor. Bütün
bunları bir pradigma arayışı olarak kavramakla birlikte bütün açmazlarına
karşı sosyal hizmetin yüzyıllık bir sürece damgasını vurmuş bir “mitoloji”
olduğunu da görmezden gelmiyorum.
Sosyal hizmet, Türkiye’de kendi geleneğini oluşturma zorunluluğunun
bilincinde olmadı. Bunu ilk kez ben ifade etmiyorum. Benden önce gırtlağına
bıçak dayamışçasına bu düşünceyi dile mimar kılanlar oldu. Yetersiz
kalmalarına rağmen kendi yasalarını dayatanlar da oldu.
Bakın Türkiye’de bir sosyal hizmet akademisyeni, entelektüeli, uygulayıcısı,
tarihe mal olmuş bir bilgiye imza atmış mıdır? Bence hayır. Emre KONGAR’ın
“sosyal çalışmaya giriş” kitabı hala kutsallığını koruyor ve çoğu kez
görmezden de gelinebiliyor. Tabi birde geleneğini oluşturan ve ardıllarının
büyük sevgisini kazanan Sema KUT’un “sosyal hizmet mesleği; nitelikleri,
temel unsurları, müdahale yöntemler” adlı kitabı. Şunu da belirtmek isterim:
İbrahim CILGA’nın son yıllarda çıkan kitabı “bilim ve meslek olarak
Türkiye’de sosyal hizmet” disiplinleşme yolunda iddialı bir çalışma. Bunu
yalnızca bende değil; her mezuniyet töreninde ana sosyal hizmet okulunun
aksakallılarından kat kat üste alkış almasında da aradığımı da belirtmek
isterim. O bir sosyal hizmet düşünürüdür… İlhan TOMANBAY’ın “meslek
tartışmaları”nın sosyal çalışmayı yapılandırma sürecinde başlatıcı bir role
sahip olduğunu da unutmamak gerekiyor.1 Belki sosyolog olarak bilinen ancak
‘63’ maliye ve iktisat bölümü kökenli Prof. Dr. Emre KONGAR, deyimlemek
istediklerimize bir yanıt olarak ileri sürülebilir. Ama unutulmamalıdır ki,
O, sosyal hizmetin toplumla ve “68” koşullarıyla bütünleşmesinde ve de
sosyal çalışmanın tanıtılması açısından yalnızca bir halkla ilişkiler rolü
görebilmiştir. Günümüzde ise sosyal hizmette bir keşmekeş, dizginlenemez bir
hüzün hâkim ki; verilen mücadelenin sonucu son derece belirsizdir. Ama bu
tür geçiş dönemlerinde kimsenin bir kenarda oturma lüksü de yoktur.2
Sosyal hizmet bilgisi, pratiğe aktarıldığı oranda gerçek bir bilgidir. Bu
altı çizilen noktada bilgi ise sosyal bilimcinin işidir. Bir sosyal bilimci,
içinde yaşadığı toplumun ve dünyanın sorunları ile iç içe olmak, onları
izlemek, onlar hakkında kendi görüş ve değerlendirmelerini ortaya koymak
‘zorunda’ ve sorumluluğundadır. 3–5 teorik kitabın çevirilerini öğrencilere
aktarmakla yetiniyorsa o sadece basit bir teknisyendir, akademisyen
değildir.3 Sosyal hizmet alanında sosyal bilimlerin sınırlarını başarıyla
sınayan ve başaran üretimler olduğunu inkâr etmiyorum. Bir o kadar okült
“üretimlerin” var olduğu gerçeğini de hakkıyla teslim ediyorum. İşte bundan
dolayı sosyal hizmet tarihsel seçimlerini yapabilmenin ayırdında olmalıdır…
Seküler, sosyal politika üretebilen ve önerebilen bir sosyal hizmet
alternatifinin Türkiye koşulları açısından inşası hem akademi hem de
uygulama düzleminde tarihsel ve demokratik bir gereksinim olarak ortaya
çıkmıştır. Yoksa karşı-sosyal hizmetin günden güne yükselerek bir “öğreti”
biçimine dönüşmesine tanık olmamak işten bile değil. Yani karşı sosyal
hizmet örgülenmesinin köklü etkilerini gözlerimizde hissedebiliriz. Akıllara
sığmaz bir suskunluk, konumlanamama varken, tehditkâr bir atmosfer ise yeni
açmazların doğum sancısı olmuştur şimdiden. İnsanlığın son siperi; sosyal
hizmet, 60’lı yılların benimsenmiş doktrininin mirasını yiyor. Akademide
sosyal hizmet, yapısal bunalım dışında bir şey üretemiyor; Sakarya bunun
somut örneği… Wallerstein’nin Tarihsel Kapitalizm adlı eserinde sözünü
ettiği gerçekliğe katılmamak ise körleşmeyi kanıksamaktan öte bir şey
değildir; öyle ki, “üniversiteler hem ideolojinin atölyeleri hem de inancın
tapınakları olagelmiştir.” Sosyal hizmet işte önce bu uzun ömürlü tapınakta
sonra yeni yerleşkelerde anlam bulmaya çalışmıştır. Ki, tarihin hareketi
önceden bilinemez. Tarih düz bir çizgi ve tek bir doğrultuda ilerlemez. Bazı
doğrultularda ilerleme, tereddütler, gerilemeler, çıkmaz sokaklar, yol
ayrımlarındaki seçenekler gibi momentler oluşur.4 Buna rağmen azgelişmiş
ülkelerdeki ‘bilim adamları’ da her zaman olduğu gibi, Batı’da üretilen
ideolojik tezleri bir köle sadakatiyle benimsemekteydiler.5 Kırılmaz bir
döngümüydü acaba bu? Belki de Türkiyeli Filozof Uluğ NUTKU’nun dediği gibi:
“İkibuçuk yüzyıl önce bir şeyhülislam fetvasıyla yıktırılmış rasathanenin
yıkıntıları altından kalkmış değiliz.” Türkiye içinde birçok yönüyle haklı
bir düşünce değil mi sizce?
Sosyal hizmetin, kamu idaresinin, içinde olmazsa olmaz niteliklerinden
birisi olarak özümsenememesi; dahası kurumsallaşamaması Türkiye sosyal
hizmetinin en somut açmazıdır. Bu duruma gelinmesinden dolayı çeşitli
nedenler ileri sürülebilir. Belki de bunlar içersinde en önemlilerinden
birisi olarak şunu da biz ileri sürebiliriz; sosyal hizmet uygulamasında
hiçbir zaman tamamıyla sosyal hizmet uzmanlarının birincil etkisi de
“nadiriyet” dışında pek olmamıştır. Olamayacaktır da… Popüler kılınan sosyal
yardım politikaları ise birçok sosyal sorunun çözümsüzlüğüne etki edemeyecek
yeterlilikte ola gelmiştir. Medeniyet “sosyal yardımı” yaşamı dönüştürücü
bir etkiye sahip olması noktasında sınayamamıştır bile. Yaşamın altında bir
sosyal yardım pratiği zaten başlı başına bir tükeniştir, özgürlük ve adalet
paylaşımında geride kalanlar için…
Dünyada ve Türkiye’de yaşanan sosyal sorunlar karşısında sosyal hizmet bilim
dünyası ulusal çapta söylem üretemiyor. Kendi sığasına kapalı… Sosyal hizmet
otoriteleri bir erdem sınavında. Bu nedenle sosyal hizmet uygulamasında
“sosyal hizmet kültürü” dışı programlarla başka dinamikler yer alıyor.
Dolayısıyla bu programların nüvesini “gönüllülük temelinde” yaklaşımları
destekleyen ve benimseyen karnavalcılar aç gözlü bir doyumla alıyor. Bu
sarmal ne yazık ki, sosyal hizmetin “odak” kaybı yaşadığını da düşündürüyor.
Sosyal hizmet bu nedenle ölüyor. Diğer sosyal meslekler de bir gönül
rahatlılığıyla ve el çabukluğuyla sosyal hizmeti odaksızlaştırabiliyor ve
hatta ontolojilerini onunla ikame etme cüretkârlığını gösterebiliyorlar da.
Körü körüne bir gidiş…
Sosyal hizmet Türkiye’de her dönem; buna döneminin sosyal hizmet açısından
büyük umutlar barındıran Genel Müdür, ‘Bülent İLİK’ sosyal hizmet
bürokrasisi de dâhildir. Hizmet sunumu anlamında “modernleşememe” noktasında
muhafazakârlaşan bir görünüm olarak dışa yansımıştır. Müracaatçının yüksek
yararı da son tahlilde yalnızca olağan desteklerle hasret gidermiştir.
Sosyal hizmet duygusal temennili çıkışlar dışında en yeterli olduğu iddia
edilen kalem baronları döneminde dahi kendine özgü “akıl tutulması”nı ne
yazık ki, yaşamıştır. Bunu bize, sonraki yıllar; zamanın evrensel olgunluğu
ortaya çıkararak göstermiştir. Kanıtı yetkinleşememektir. Kişisel
yeterlilikler dışında birikimi elde tutamamaktır.
21. yüzyılda Türkiye’de sosyal hizmet, hedef kitlesini belirleme
yönlendirme, destekleme, sağaltma yeterliliğini yitirdiği gibi
yeteneksizleşmiştir de…
Sosyal hizmeti bilim dışı bir alana çekmek, perde arkasında neyi
gözetliyorsa gözetsin, süreçten nemalanmaya çalışan yapıları okşayacaktır.
Okşamaktadır da.
Sosyal hizmet, tarihselliğinin en kırılgan koşullarından geçiyor. Sosyal
hizmet özüne bu değin yabancılaşmamıştı. 1961’den beri sosyal hizmet, bazı
sosyal-ekonomik-politik tokatları saymasak heyecanını, etkisini bu değin
yitirmemişti.
Yoksulluk, göç, işsizlik, yaşlı yoksulluğu, suç, sosyal hizmetin sosyal
pratik üretememesinden dolayı mevcut sosyal politikayı bile
işlevsizleştirecek biçimde içine almıştır. Dolayısıyla sosyal refah
alanlarında sorunlar endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Bugün yeni
peygamberler ve kurtarıcılar bekleyen bir sürü insanın durumu, güzelim
Edomit bekçisinin sürgün dönemi şarkısında dile getirdiğinin aynısıdır. Bu
şarkı İşaya’nın vaazlarında da yer alır:
Bekçi, o bana Seir’den sesleniyor: Geceden ne haber, geceden ne haber? Bekçi
yanıtladı: Sabah da olur, gece de gelir. Öğrenmek istiyorsan dön gel.
Bu sözlerin söylendiği insanlar iki bin yıldan çok sordular ve beklediler;
oysa onların sonunu öğrendiğimizde sarsılıyoruz. Demek istediğim o ki, özlem
duyarak ve bekleşerek hiçbir şey kazanılmaz; onun için biz başka türlü
hareket edeceğiz. İnsan ilişkilerinde olsun mesleğimizde olsun, çalışmaya
koyulacağız ve ‘günün gerekleri’ni yerine getireceğiz. Bu da çok zor
değildir, yeter ki herkes kendi yaşamının iplerini elinde tutan tanrıyı
bulsun ve ona itaat etsin.6
Sosyal hizmetin hafızası kuntlaştı. Nedeni belirli, türlü saiklerle bu
duruma gelindi. Mantar gibi çoğalan “kamusal amaçlı” sivil yardım
örgütlerine pirim veren akademisyenlerin de uygulayıcılarının da buna
katkıları açısından durumları içler acısıdır.
Sosyal hizmetin yeni halleri…
İkinci Dünya Savaşı’ndan beri eşitsizlikler hiç bu kadar büyük olmadı,
sosyal hizmetler en aza indirgendi, çalışma süreleri uzayıp duruyor.7 Dünya
nüfusunun büyük çoğunluğu yoksullaşıyor…
Somut koşulların somut tahlili bize gösteriyor ki, sosyal hizmet premodern
bir dışavurum yaşıyor, nedeni yine tekrarlayayım ki, toplumla ve sosyal
hizmeti yönlendirenlerle kurmuş olduğu ilişkinin niteliğinde olduğa kadar
sosyal hizmet bilim dünyasının ulusal çapta yaşanan toplumsal sorunlara
karşı söylem üretememesinde yatmaktadır. En okunaklı strateji şuan için
bilimsel “suskunluktur” desem tanrıların gazabından kurtulmuş olur muyum
bilmiyorum! Ve ben her soluklanışımda üzerine basa basa ifade ettiklerimi
sonuç olarak “bilimi” arka duvarıma alarak tekrarlamak istiyorum. Bilim
tarihi büyük ölçüde insanlığın insanlaşma tarihidir. İnsan gelişimini
sürdürdükçe bu savaşım da büyük bir hızla sürmeye devam edecektir. Sömürü
türlü halleriyle sürse de, insan insana yabancılaşsa da, insan hakları
ihlalleri devam etse de, insanlık erdem ve umut yolunu ara ara bir karanlığa
mahkûm etse de, insanlığın yüreğini felaketler çizip geçse de bu insanlaşma
savaşımı sürecektir.8 Kuşkusuz bunun kanıtı ise sosyal hizmetin var olma
mücadelesi olacağı gibi sosyal hizmet bilimini yapanın da… Duyarlı olunması
gereken noktada burası değil mi? Ki, kendi varoluşuyla hesaplaşmayan birey,
bilimi de kendisine katamaz, ayak yordamıyla yaşar ve doğa, ayağına takılan
bir engel olur. Cumhuriyetin kurucularının bütün olanakları sağlamalarına
rağmen toplum olarak bu hesaplaşmaya giremedik. Siyasal bakımdan
olgunlaşamamamızın da temel nedeni budur… Avrupalı 1600’de bir aydınını
yakmıştı. Biz 2000’e doğru birçok aydınımızı yaktık.9
DİPNOTLAR
1. Şeker, Aziz: Sosyal Hizmette Paradigma Arayışları. Sabev Yay. Ankara,
2006, s.49
2. Wallerstein, Immanuel: Amerikan Gücünün Gerileyişi. Çev. Tuncay Birkan.
metis Yay. İstanbul, 2004, s.171
3. Manisalı, Erol: 2000’li yıllara başlarken Dünya ve Türkiye. Cumhuriyet
Kitaplığı. İstanbul, 2000, s.127
4. Amin, Samir: Kapitalizmin Hayaleti. Çev. Cengiz Algan. Sarmal Yay.
İstanbul, 1999, s.97
5. Başkaya, Fikret: Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü. İmge Yay.
Ankara, 2000, s.10
6. Weber, Max: Sosyoloji Yazıları. Çev. Taha Parla. Hürriyet Vakfı Yay.
İstanbul, 1986, s.151
7. Robert, D., Zarachowicz, W: Noam Chomsky ile İki Saat. Çev. Işıl Bircan.
Plan B İletişim Yay. İstanbul, 2001, s. 79
8. Şeker, Aziz: Sosyal Hizmetin Sefaleti. Sabev Yay. Ankara, 2006, s.166–167
9. Nutku, Uluğ: Felsefe ve Güncellik. Bulut Yay. İstanbul, 2005, s.11
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|