|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|

Uğultu
SHU.Aziz ŞEKER
(Sitemiz yazarı )

bu gece ay düşecek sulara
özlemlerini dağıt gitsin
savur yalnızlığını bir sonbahara
uçup gitsin
ve sakla umutlarını yeni ayrılıklara
kim ne derse desin her ömür kendisiyle biter
acıların çekip gitsin…
Akşamüstü, güneş batmaya yakın, akıp giderken zaman. Kendinden olmayanı
tüketirken; ve insan zamana güvenip bekledikçe, kaybettikçe. Zaman bir sır
gibi dökülürken özlem dolu dudaklardan…
Dağlar henüz gölgelendiğinde, ufuk çizgisinden göründüler ufacık
karınlarıyla. Yüzen birer karartı gibi, alışkın oldukları kıyıya doğru
yöneldiler. Her birinin peşinden de martılar çığlık çığlığa doluştular
kıyıya. Kıyı yeri, onlar varmadan az önce hareketlenmişti.
Başını, park lambasının direğine dayamış olan ihtiyar adam, kederli kederli
bakınıyordu etrafına. Ne olduysa birden ağlamaya başladı. Gözlerinden yaş
geliyordu durmamacasına. Ağlamak için yıllarca beklemiş gibiydi.
Balıkçı motorları limandaki yerlerini bir bir alınca her bir yanı da,
bulutları sırmalayarak göğü karartıp giden güneşin geride bıraktığı
karanlığa inat ışığa kesmişlerdi.
İhtiyar adam elinin ayasıyla gözlerini sildi. Gözyaşları kesilmişti. Öylece
bitkin bir halde, olduğu yerde duruyordu şimdi. Mırıldanarak bir şeyler
söylendi…
Limandan gürültüler geliyordu. Hareket halindeki kamyonet sesleri insan
seslerine, motor seslerine karışıp bütün kentin üzerine bir uğultu halinde
yayılıyordu.
İhtiyar adam, güçlü bir soluk alıp verdi. Koltuk değneğini sağ koltuğunun
altına yerleştirip, limana doğru ağır aksak ilerlemeye başladı. Koltuk
değneğini kullanmasına rağmen yeterince alışamamıştı bir bacağının kesilmiş
olmasına. Tam bu an bacağının kesildiği yerden ara ara vücuduna yayılan o
acıyı hissetti. Koltuk değneğinin yere değince çıkardığı sesleri duyunca buz
gibi oldu vücudu. Yüreğinin çarpıntısı başında atıyordu sanki. Bu çarpıntı
bir süre sonra vücudunun her yanını kapladı; vücudu kasıldı. Yorulmuştu da.
Duraksadı. Az bir zaman soluklandı. Anlamsız birtakım cümleler sarf etti…
Titriyordu. Boğazına dizilen hıçkırıkları, ağlamamak için zor tutuyordu.
Bulunduğu yerden, denizin kıyıya vuran köpüklü dalgalarının sesini
işitiyordu.
Karanlık basmıştı ortalığı. Hafifçe aydınlattığı etrafıyla gökte kızıl bir
tepsi gibi duruyordu ay.
Koltuk değneğinin yardımıyla yürüyordu. Uzadıkça uzuyordu liman yolu.
Kıyıdan gelen gürültünün ortasında buldu kendisini bir süre sonra,
heyecanlandı.
Büyük bir gayretle çalışıyordu denizciler. Balıkçı motorlarından su gibi
boşaltılıyordu teknelere hamsiler. Teknelerden kasalara, kasalardan
kamyonlara… kamyonlarsa son sürat kent dışına, balık pazarlarına
gidiyorlardı.
Yüreğinde bir burkulma, bir acı duydu. Vücudunu soğuk bir ter basmıştı,
ürpertilerle sarsılıyordu, insanların, kamyonların arasından yavaş yavaş
geçiyordu. Kaybolmak istiyordu, cebindeki poşetiyle…
Geceye keskin çığlıklar düşüren aç martılar, limanı aydınlatan şehir
ışıklarının altında alacalı beyaza kesmiş tüylerinin gökte çizdiği
desenlerle, delirmiş gibi uçuşuyorlardı.
Duraksadı. Yorgun ve yaşlı gözlerle umutsuzca, etrafında çalışan insanlara
bakındı. Kime açacaktı cebindeki poşeti, kimden isteyecekti göz hakkını.
Karanlıkta eriyip bitmek istiyordu, bu duyguyu açık açık duyumsuyordu.
Yaşamsal bir duyguymuş gibi buna sarılıyordu.
İnsan kaybettiklerine mi sarılırdı? Bir daha onları kurguladığı şekilde
yaşayacakmış gibi…
Kısa bir süre içinde bütün kent, esen rüzgârın da etkisiyle hamsi kokusuna
batmıştı. Kent hamsi kokuyordu. Tersanenin ara sokakları bile ezilmiş hamsi
yığınlarıyla doluydu. Yollar bile hamsi suyundan geçilmiyordu. Her bir yan
insafsızca kokuyordu adeta.
O, çalışan insanlara uzaktan bakabiliyordu ancak. Belki de kendi varlığını
fark edebilecek birilerinin çıkıp yanına gelmesini bekliyordu. Hiç mi
acıyacak birisi yoktu? Ne tuhaf bir duyguydu, acınmak…
Bulunduğu yerden ayrılırken, yaralı bir kuş gibi deniz işçilerinin bir
sağında bir solunda bitiyordu. Onlarsa bir türkü nakaratında hep bir ağızdan
büyük bir şevkle çalışıyorlardı. İhtiyar adam hiç değilse birisiyle göz göze
gelmek için ufak bir olanak arıyordu. Bunu da başaramıyordu. Başarsa
kaybettikleriyle yüzleşecekti…
Hava, insanı üşütecek kadar soğumuştu. Kışın, en rüzgârlı havalarından arta
kalan bir soğuk döktürüyordu üşüten gök karanlığı. Birden bir el tuttu omuz
başından, dostçaydı. Başını kaldırıp hüzünle baktı. Beklemediği bir
rastlantıyı yaşıyordu. Kaç yıl önce çalışmışlardı bir ağ motorunda,
anımsamakta bile zorluk çekiyordu. Gözlerindeki hüzün gitti, ışıdı, sevindi
gözleri. Öteki duymuştu, bir zaman önce bacaklarından birisinin kesildiğini,
ihtiyarın bacağına bakamadı. İhtiyarsa, karşısındakinin, bacağını görüp
görmediği konusunda içsel bir tereddüt yaşıyordu.
Konuştular, sıcacıktılar. İşçilerden yana doğru gittiler. Öteki, bir büyük
poşet aldı çalıştığı ağ motorundan. Hamsiyle doldurdu. Geriye döndü. O,
gitmişti. Ortalıkta görünmüyordu. Balıkla dolu kasa yüklü kamyonların
arasından hızlı adımlarla geçti. Hava balık ve deniz kokuyordu. Etrafa
bakındı. Gözleri, topallayan birisini arıyordu. Kimseyi göremedi, bir acı
yalnızlık doldu içine. Sağanak sağanak anılar gelip buldu o an yüreğini...
Yüreği hep ilk hissettiği an’ıyla çarptı durdu bedeninde…
Kale surlarını aydınlatan ışığın altından, koltuk değneğiyle yürüyen, o
olmalıydı. Koşsa yetişirdi. Koşmadı. Derin bir vicdan azabına gömüldü,
içinde bir şeylerin uyanışını, öfkesini hissetti. Benliğinde birtakım
belirsiz şeylerin acısı gidip geldi. Nedensiz sorularla dağılan belleğini
ancak toparlayabildi. Gerisin geri, elindeki poşet dolusu balıklarla döndü.
Çalıştığı ağ motoruna çıktı, mutfağa girdi, bir sigara yaktı. Limanda olup
bitenlere göz ucuyla baktı, ay ışığı altında türlü türlü şekillerde
görünüyordu limanın sessiz yüzü de. Ama her şey bu kadar anlamsız olmamıştı
dese yanılmazdı da. İçini saran dumanı dökmek istiyordu. Gözyaşları, ağrıyan
yüreğinin kirini taşıyordu şimdi…
“Bu şehrin en yoksul insanı ben miyim?” diye düşündü ihtiyar adam. Bunu
düşünürken güçlükle soluyordu. Cebindeki boş poşeti devşirip buruşturuyordu,
gözleri kaygı doluydu…
Eve yaklaşmıştı… Kapıdan şöyle bir içeriyi süzdü, evin içi daracıktı, ekşi
ekşi yoksulluk kokuyordu, karanlıktı. Odanın içindeki divanda sancılar
içinde kıvranan yaşlı kadın, düzensiz aralıklarla inliyordu. İhtiyar adamın
kapıdan içeriye girdiğini görünce sessizce ona bakmaya başladı. Yüzü
çöküktü, bedeni zayıfçaydı, gözleri fersizdi. Söyleniyordu, dişsiz olan
ağzından birkaç iradesiz sözcük zar zor çıktı:
“Getirmedin mi bir şey?”
İhtiyar adam ölgün bir suskunluk içinde yatakta kıvrananı anlamaya
çalışıyordu. İçinde bir acıma duygusu kabarıp duruyordu, baktığı kişiden
gözlerini kaçırdı.
Evin içi tamamen kararmıştı. Odadaki eşyalar rengini yitirmiş, bir
belirsizliğe gömülmüştü. Yatmakta olan yaşlı kadının hırıltılı çıkan
soluğundan başka bir ses duyulmuyordu. İhtiyar adamın kafası, eve
girdiğinden beri karmakarışıktı. Kendi kendine: “Nasıl yaşayacağız?
Nasıl?... Gücümüz kalmadı artık!..” diye söylendi. Daha fazla soru sormak
istemiyordu kendisine, verecek bir tek cevap bulamıyordu çünkü. Öylesine bir
bitkinlik içinde, yerdeki yastıkların üzerine çekildi. Anılarına daldı.
Uyumuştu…
Perdenin aralığından günün ilk ışıkları halka halka sızıyordu içeriye. Sabah
olmuştu. İhtiyar adam şöyle bir gerindi, esnedi. Divanın üzerinde yatan
ihtiyar kadından kaçmak, uzaklaşmak istiyordu. Nereye gidecekti ki? “Denize
gitmeliyim” diye bir cümle döküldü ağzından. Sonra bu düşünceden çarçabuk
vazgeçti. Kendini cezalandırmakla neye ulaşacağını kestiremiyordu.
İhtiyar kadın, boğulurcasına öksürüyordu. Yakınlaşan ölümün sesini
andırıyordu bu ürkütücü ses insana. İhtiyar adam, öyle alışmıştı ki bu
irinli boğuk sese, bu sesi dinleyecek kadar bir dikkat dahi veremiyordu
artık. Yaşamla ölüm arasındaki gidiş gelişlerin savaşımıydı bu hastalıklı
ses.
Ona karşı sevgi duyup duymadığının çelişkisini yaşıyordu. Giderse, o hasta
haliyle yalnız bırakacaktı ihtiyar kadını. Yalnız kalırsa daha erken
ölecekti belki de.
Soru soruyordu, cevap alamıyordu. Sessizliğin getirdiği sonrasızlığın
belirsizliğini yaşıyordu. Her şey yanıtsızdı, ölüm, yaşam, sevgi… ve
bıkmadan soruyordu: “Hangi hakla yoksul bırakıldık? Çalışmadığımız için mi,
hayır!” Bu tür düşünceler savrulup gidiyordu usundan… yorgundu.
Oturduğu yerden ayağa kalktı. Divanda yatan ihtiyar kadına doğru
topallayarak ilerledi. Koltuk değneği belli belirsiz yumuşakça yere
değiyordu. Ağır ağır sokuldu yatanın yöresine. Hayat kıpırtısı arayan bir
bakışla baktı yatmakta olana. Koltuk değneğine dayalı olarak dimdik durmaya
çalışıyordu. Beklediği bir şey yoktu aslında. Yatanın yüzü kırış kırıştı.
Evliliklerinin ilk yıllarını anımsadı. Yüzünden telaşsız bir gülümseme
geçti; kırık dökük. İç çekti. Bir kuş uçup gitmişti yuvasından. Bir daha
gelmeyeceğini bile bile.
Mutfağa doğru döndü. Mutfağın çatlak duvarlarından içeriye doğru soğuk bir
rüzgâr esiyordu. Masanın üstündeki çaydanlığı alarak su doldurdu bidonlardan
birinden. Su dolu çaydanlığı küçük tüpün üstüne yerleştirdi. Cebindeki
kibrit kutusunu çıkartıp bir kibrit çaktı. Yanan kibrite esrarlı esrarlı
baktı. Kibrit söndü. Küllenen kibrit çubuğunu yere attı. Bu davranışı birkaç
kez tekrarladı. Sonra tüpü açtı, yakmaya çalıştı, başaramadı. Yine denedi,
yine başaramadı, tüp bitmişti. Her bir yanı titredi birden.
Mutfaktan dışarı çıktı. Odanın içi sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmasına
rağmen soğuktu. İhtiyar kadın, yatağının içinde kımıltısız bir halde
duruyordu. Ara ara acılı nefes alıp verdiği de olmasa öldüğü zannedilecekti.
İhtiyar adam yanına gitti, onu uzun uzun seyretti. Odanın boğucu havasına
daha fazla dayanamayacağını anlayınca dışarı attı kendisini.
Sonbaharın en rüzgârlı, iç karatıcı günlerinden biriydi, şehir sabahın bu
saatlerinde her zamanki ıssızlığını yaşıyordu. İhtiyar adam, şehrin dışına
doğru koltuk değneğinin yardımıyla yürüdü. Bu şekilde bir saat kadar yol
aldı. Yorulunca denize yakın bir yere oturdu.
Batıdan kara kara yağmur bulutları sökülüp geliyordu. Uzaklarda, yağan
yağmurun yoğunluğuyla kararmıştı dağlar. Dalmıştı. Dalgınlığı, denizin
yüzeyine kadar gelmiş olan balıkların çıkarmış olduğu şapırtılarla
bozulabildi ancak. Ara ara havaya fırlayıp denize düşen balıklar göz alıcı
renkteydiler.
Bulutların üstünde şimşekler çakıyordu. Deniz grileşmişti. Gök gürültüleri
insanı ürpertiyordu. Evet doğa bir kez daha güçlüydü.
Yavaş yavaş fışıldayan yağmur, ihtiyar adamı da ıslatıyordu. “Yağsa da
boğulsam!” diye söylendi o ara ihtiyar adam.
Sürüye sürüye biraz ileriye gitti. Koltuk değneği gerilerde kalmıştı.
Neler yapmamıştı ki, hayatında: Beden işçiliği, balıkçılık, seyyar
satıcılık, hamallık… yaptığı işler içinde severek yaptığı tek iş
balıkçılıktı. İnsanın yatışması, sıkıntılarından arınması için, bazen denize
açılması gerektiğine inanıyordu. Denizin ulaşılmaz maviliği insanı alıp
götürüyordu en güzel zamanlara…
Kıyıya yakın gecen bir balıkçı teknesinin motor gürültüsüyle canlanır gibi
oldu. Tekne geçip gitti. İhtiyar adam denize çok yaklaşmıştı. Dalgaların
kıya vurduğu köpükleri elleriyle tutabiliyordu.
Denizin kıyıya vuran dalgalarının çıkarmış olduğu tatlı karmaşık gürültüyü
dinliyordu. Yağmur hızlanmıştı. O, bilinmeyen bir evrene doğru gidiyordu.
Kararlıydı. Yapmak istediğini yapıyordu. Uzaklardaydı o nemlenmiş gözleri.
Bir süre kımıltısız kaldı. Sonra sükûna ulaşır gibi denize bıraktı vücudunu.
İçinde, yaşama dair ne varsa çekip çıkarıyordu deniz. O ise uykuya dalar
gibi denize batıyordu.
Sinop 2003

|
|