Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan hakları Bilgileri

 

 
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

AĞIT TURNAM
2 Temmuz’a…
                                                       SHU.Aziz ŞEKER
                                                            Sitemiz Yazarı

hep ardına düştüm gecenin günse bir karanfil oldu / ayrılık bir oyun / bir parça yara bıraktım anılara yalnızlıktan / bir parça umut geride; / dargın şehirler / sokaklarından kovulmuş düşleriyle ömrüm… / Bir parça ışık buldum her gün doğumunda / güneşin aydınlığından / geçerken böyle dünyadan yorgun bir telaşla / kendimi buldum dost diye baktığım aynalarda…

Sabahtı. Parça parça bulutlar esen rüzgârın önüne düşmüş akıp gidiyordu gökyüzünde karanlıktan aydınlığa doğru. Hava bir hüzün ezgisi gibi yanık yanık Banaz’a doğru uçan turnaların avazesinden dökülüyordu. Turnalar ağıt yüklüydü…

“…gün olur belki öper / ay ışığı acıyı / o yaralı cerenler / yanık sulara iner…” diye mırıldanıyordu kulağıma Behçet Aysan.

“…o kente kırgınım. Nedensiz bir kırgınlık değil. O kent soluğunu yitirmeyen bir ateş oldu benim için, o kente bir daha ayak basmam” derken, bir şair dostum… “…hiç ölmedim ben” diye sesleniyordu ateşler içinde yanan şair Umut Kaynar. Şairler değil miydi ki ateşlere atılan her dem…

Çayı demleyip ev sahibimi yemek masasına oturttuğum vakit şehre insanlar geliyordu...

Bu kentten ayrılıyordum. Zamanım gelmişti. Ayrılmak zorundaydım. Ev sahibimin iki büklüm bedeninden süzülüp gelen bakışları gözyaşlarında buluşuyordu. Adını bile bilmediğim ihtiyar kadın karşımda içli içli ağlıyordu. “Git, ama oğlumsun benim” diyordu. Gözlerinde ıslak bir ışık mutfak dolabına yapıştırmış olduğum Can Yücel’in gözlerinde donuyordu. Eve ilk yerleştiğimde ona, Can Yücel’in dedem olduğunu söylemiştim. Elindeki bastonuna daha bir yüklenmiş, başını İnce Memed’in Hürü Anası gibi kaldırmış uzun uzun bakmıştı ona. Bana döndüğünde yüzü utangaç bir kızıllığa bürünmüş ışıldıyordu adeta. Bu sabah da aynı yoğunlukta bakıp durdu Can Yücel’in fotoğrafına… Can Baba “…sevdiğin kadardır ömrün” derken bile tarihin zulmüne meydan okuyuşu her zaman ki ağırlığını koruyordu.

Meyve suyu doldurdum önüne bıraktığım bardağa. İçer diye bekledim. Gözyaşlarını sildikten sonra bir tedirginlikte gülümsedi. “İçmeyeceğim” dedi. Kırılıp düştü sesi; “boşuna mı yaşadık bunca acıyı, Erdalcığım mahalle bu gün çok kalabalık, gençlere bir şey olmasın, sen de otur evde, gidiyorsun zaten…” diye söz ederken geçmişi anımsatırcasına, neydi beni yüzleştirmeye çalıştığı şey...

*

Her yalnızlığın altında bir sevginin intiharı gizliydi. Ay düşer sevgisizliğin gözyaşlarından kırık bir karanfil gibi ömre, dudaklarda kanlı bir mühür olur sevgi yerini sevgisizliğe bıraktığı vakit. İnsan bir türlü öğrenememişti sevgiyi. Hep sevgisizlik ile büyürken…

Sonsuzluk bir yaraysa her aşk bir yalnızlık. Kanayan bir düş gibi yorgun özlemler, sıcak sevgiler düşerken ayrılık diye bellediklerimize. İnsan aşkı da öğrenememişti. Umut etmeyi de… Güzel değil, güzel hissedilebilecek bir çift söz kadınları var etmeye yetiyordu. Kadınların varlık nedeni; güzel olabileceklerini değil, güzel olduklarını onlara hissettirebilecek bir erkek aslında. Kadın doğası gereği güçlüye boyun eğer. Kadın mazoşisttir, bencildir, dipsiz bir kuyudur da… Yenilince başını önüne eğip erkeğine döner, gecikmiş de olsa bazen! Ona var olmamayı öğretene gider. Oysa bazı kadınlar umut ettikleri erkekleri beklerler, ama bu bekleyişe yaşları asla izin vermez. Zaman ilerledikçe sınırlarlar kendi benliklerini, dolayısıyla sevgilerini de. Kimi kadınları sevgisizlik besler. Kimi kadınları beklentileri; ama sonuç değişmez. Çünkü kadınlar bekleyen değil, beklenendir, bu nedenle çoğu kez kaybetmekse o duygu kaybedenler de onlardır…
Hayat, beraber yaşamayı çok isteyen ama yaşama ilk kimin katlanamayacağını söyleyeceğini bilemeyen insanların işidir; sevgi gibi…

*

Mevlana Parkının üstündeki yolda Anadolu’nun farklı yerlerinden gelmiş binlerce insan. Acılarıyla, ağıtlarıyla, kederleriyle yürüyen binlerce insan; yıllar önce yakılarak katledilen insanları unutmadıklarını hep bir ağızdan türkü söyler gibi haykırıyorlardı.


2 Temmuz 1993’de nedensiz mi bilmem 30’u aşkın insan yakılmıştı bu kentte. Bir şeylerden öç alırcasına masum insanlar öldürülmüştü.

*

“On üç yıldır oğlum içerde. Suçu yoktu. Yetimdi. Ben insanlara karşı suç işleyecek bir çocuk yetiştirmedim. Ama suçlandı işte. İki kez yandı yüreğim; bir kez o insanlar öldürüldüğünde bir kez de oğlum o insanların ölümlerinden dolayı suçlandığında. Kim ne istedi bu başı önüne düşmüş şehirden, bu şehrin insanlarından, ya insanlar neye kandı?” Geçen akşam bir çeşmeden su içerken, su dolu kabını taşıdığım ihtiyar kadının ağlayarak söylediği sözlerdi bunlar... Çakılıp kalmış gibi bir yerlerime bir ürpertiyle. Gerçek suçluların bulunmadığını dile getiren çok insan tanımıştım…

*

Yaşasaydı, doğan güne karşı hep gülümseyecekti Yeşim…

İnsanlar böyle birbirlerini katlediyorlarsa dünya başlarına yıkılacaktır onların…

Yürüyen kalabalığın içinden kimi kez çığlıklar yükseliyordu. “Ben de Sivaslıyım, benim gelinlik kızımı yaktınız…” yakılan bedenlerin fotoğrafları karanfillerin içine gömülmüş, her yan boynu bükük karanfil.

Yürürken etrafa bakıyordum. Usulca sokuldu yanıma. Tanıdık bir sesle “merhaba” dedi. Sessiz kaldım. Uzayıp giden kalabalığa ait olmaya çalışıyordum. Gözleri gözlerime ela bir bulut olup düştü karanfillere gömülü genç bir yüzün… Pir Sultanın deyişlerini sesinden dinlediğim bir insandı o. Omzuma yumuşacık vurup ayrıldı yanımdan.

Kalabalık Mevlana caddesinden inip, Orduevi olarak kullanılan eski Ermeni yapısının önünden geçerek, 2 Temmuzda saldırıya uğrayan Gazi’nin heykelinin önüne çelenk koydu. Ardından bir derin nehir gibi Madımak oteline süzüldü. Yakılanların fotoğrafları; onlar yaşıyorlar; belki bir gün müze olursa Madımak… Belki bir gün ne yaptığını anlarsa
insanlık! Sesler binlerce ses, çığlık çığlık dökülüyor şehrin üstüne… Şehir de utanıyor.

*

Elini bir başkasının eline değdirdiğinde ısınıyorsa soğuyan yerlerin; hiç anlatılmamış sevgilerden izler düşüyorsa yüreğine, dünyayı yeniden kurmak için beklemeye hatta umut etmeye bile gerek yok. Güzel bir dünyadır artık yaşadığımız... Başka dünyalara inanmaya gerek yok!

*

…kırgındır yüreğim / Pir Sultanın gözyaşlarında / bundandır almış başını gitmiş Sivas’tan ağıt turnam / Veysel suskun / Nesimi vurmuş sazını Denizlerin darağacına… Bir alçaklık kalmış dünyadan bezirgânların avlusuna bir de insanlık / ve kör olmuş tarih yalnızlığın koynunda…

Bir kez daha geçtim sırat köprüsünden / ay eteklerinde dağların / bir mülteci hüznüyken oyunsuz çocukların / ömrüm yarıydı / Kızılırmak akarken / Madımağın önünden / Sivas yanıktı...

Ben nereye gidiyorum / sen nereye uçuyorsun / Hasret gürleyen sesiyle dinmeyen bir ağıtken… Ölenlere gün kalsın / gökyüzü hep mavi açsın / yaşananlar unutulmasın ağıt turnam…

*

Dünya dönerken eskiyen bir kanlı mendil gibi, neye yarar artık yaşamak, ölümlerle giderken, neye yarar gül diye mezarlıkların sulanması, neye yarar savaşlardan sonra anlatılan kahramanlıklar, susarken çocuk gülüşleri…

Temmuz 2006 / Sivas