AĞIT TURNAM
2 Temmuz’a…
SHU.Aziz ŞEKER
Sitemiz Yazarı
…hep
ardına düştüm gecenin günse bir karanfil oldu / ayrılık bir oyun / bir parça
yara bıraktım anılara yalnızlıktan / bir parça umut geride; / dargın
şehirler / sokaklarından kovulmuş düşleriyle ömrüm… / Bir parça ışık buldum
her gün doğumunda / güneşin aydınlığından / geçerken böyle dünyadan yorgun
bir telaşla / kendimi buldum dost diye baktığım aynalarda…
Sabahtı. Parça parça bulutlar esen rüzgârın önüne düşmüş akıp gidiyordu
gökyüzünde karanlıktan aydınlığa doğru. Hava bir hüzün ezgisi gibi yanık
yanık Banaz’a doğru uçan turnaların avazesinden dökülüyordu. Turnalar ağıt
yüklüydü…
“…gün olur belki öper / ay ışığı acıyı / o yaralı cerenler / yanık sulara
iner…” diye mırıldanıyordu kulağıma Behçet Aysan.
“…o kente kırgınım. Nedensiz bir kırgınlık değil. O kent soluğunu yitirmeyen
bir ateş oldu benim için, o kente bir daha ayak basmam” derken, bir şair
dostum… “…hiç ölmedim ben” diye sesleniyordu ateşler içinde yanan şair Umut
Kaynar. Şairler değil miydi ki ateşlere atılan her dem…
Çayı demleyip ev sahibimi yemek masasına oturttuğum vakit şehre insanlar
geliyordu...
Bu kentten ayrılıyordum. Zamanım gelmişti. Ayrılmak zorundaydım. Ev
sahibimin iki büklüm bedeninden süzülüp gelen bakışları gözyaşlarında
buluşuyordu. Adını bile bilmediğim ihtiyar kadın karşımda içli içli
ağlıyordu. “Git, ama oğlumsun benim” diyordu. Gözlerinde ıslak bir ışık
mutfak dolabına yapıştırmış olduğum Can Yücel’in gözlerinde donuyordu. Eve
ilk yerleştiğimde ona, Can Yücel’in dedem olduğunu söylemiştim. Elindeki
bastonuna daha bir yüklenmiş, başını İnce Memed’in Hürü Anası gibi kaldırmış
uzun uzun bakmıştı ona. Bana döndüğünde yüzü utangaç bir kızıllığa bürünmüş
ışıldıyordu adeta. Bu sabah da aynı yoğunlukta bakıp durdu Can Yücel’in
fotoğrafına… Can Baba “…sevdiğin kadardır ömrün” derken bile tarihin zulmüne
meydan okuyuşu her zaman ki ağırlığını koruyordu.
Meyve suyu doldurdum önüne bıraktığım bardağa. İçer diye bekledim.
Gözyaşlarını sildikten sonra bir tedirginlikte gülümsedi. “İçmeyeceğim”
dedi. Kırılıp düştü sesi; “boşuna mı yaşadık bunca acıyı, Erdalcığım mahalle
bu gün çok kalabalık, gençlere bir şey olmasın, sen de otur evde, gidiyorsun
zaten…” diye söz ederken geçmişi anımsatırcasına, neydi beni yüzleştirmeye
çalıştığı şey...
*
Her yalnızlığın altında bir sevginin intiharı gizliydi. Ay düşer
sevgisizliğin gözyaşlarından kırık bir karanfil gibi ömre, dudaklarda kanlı
bir mühür olur sevgi yerini sevgisizliğe bıraktığı vakit. İnsan bir türlü
öğrenememişti sevgiyi. Hep sevgisizlik ile büyürken…
Sonsuzluk bir yaraysa her aşk bir yalnızlık. Kanayan bir düş gibi yorgun
özlemler, sıcak sevgiler düşerken ayrılık diye bellediklerimize. İnsan aşkı
da öğrenememişti. Umut etmeyi de… Güzel değil, güzel hissedilebilecek bir
çift söz kadınları var etmeye yetiyordu. Kadınların varlık nedeni; güzel
olabileceklerini değil, güzel
olduklarını onlara hissettirebilecek bir erkek aslında. Kadın doğası gereği
güçlüye boyun eğer. Kadın mazoşisttir, bencildir, dipsiz bir kuyudur da…
Yenilince başını önüne eğip erkeğine döner, gecikmiş de olsa bazen! Ona var
olmamayı öğretene gider. Oysa bazı kadınlar umut ettikleri erkekleri
beklerler, ama bu bekleyişe yaşları asla izin vermez. Zaman ilerledikçe
sınırlarlar kendi benliklerini, dolayısıyla sevgilerini de. Kimi kadınları
sevgisizlik besler. Kimi kadınları beklentileri; ama sonuç değişmez. Çünkü
kadınlar bekleyen değil, beklenendir, bu nedenle çoğu kez kaybetmekse o
duygu kaybedenler de onlardır…
Hayat, beraber yaşamayı çok isteyen ama yaşama ilk kimin katlanamayacağını
söyleyeceğini bilemeyen insanların işidir; sevgi gibi…
*
Mevlana Parkının üstündeki yolda Anadolu’nun farklı yerlerinden gelmiş
binlerce insan. Acılarıyla, ağıtlarıyla, kederleriyle yürüyen binlerce
insan; yıllar önce yakılarak katledilen insanları unutmadıklarını hep bir
ağızdan türkü söyler gibi haykırıyorlardı.
2 Temmuz 1993’de
nedensiz mi bilmem 30’u aşkın insan yakılmıştı bu kentte. Bir şeylerden öç
alırcasına masum insanlar öldürülmüştü.
*
“On üç yıldır oğlum içerde. Suçu yoktu. Yetimdi. Ben insanlara karşı suç
işleyecek bir çocuk yetiştirmedim. Ama suçlandı işte. İki kez yandı yüreğim;
bir kez o insanlar öldürüldüğünde bir kez de oğlum o insanların ölümlerinden
dolayı suçlandığında. Kim ne istedi bu başı önüne düşmüş şehirden, bu şehrin
insanlarından, ya insanlar neye kandı?” Geçen akşam bir çeşmeden su içerken,
su dolu kabını taşıdığım ihtiyar kadının ağlayarak söylediği sözlerdi
bunlar... Çakılıp kalmış gibi bir yerlerime bir ürpertiyle. Gerçek
suçluların bulunmadığını dile getiren çok insan tanımıştım…
*
Yaşasaydı, doğan güne karşı hep gülümseyecekti Yeşim…
İnsanlar böyle birbirlerini katlediyorlarsa dünya başlarına yıkılacaktır
onların…
Yürüyen kalabalığın içinden kimi kez çığlıklar yükseliyordu. “Ben de
Sivaslıyım, benim gelinlik kızımı yaktınız…” yakılan bedenlerin fotoğrafları
karanfillerin içine gömülmüş, her yan boynu bükük karanfil.
Yürürken etrafa bakıyordum. Usulca sokuldu yanıma. Tanıdık bir sesle
“merhaba” dedi. Sessiz kaldım. Uzayıp giden kalabalığa ait olmaya
çalışıyordum. Gözleri gözlerime ela bir bulut olup düştü karanfillere gömülü
genç bir yüzün… Pir Sultanın deyişlerini sesinden dinlediğim bir insandı o.
Omzuma yumuşacık vurup ayrıldı yanımdan.
Kalabalık Mevlana caddesinden inip, Orduevi olarak kullanılan eski Ermeni
yapısının önünden geçerek, 2 Temmuzda saldırıya uğrayan Gazi’nin heykelinin
önüne çelenk koydu. Ardından bir derin nehir gibi Madımak oteline süzüldü.
Yakılanların fotoğrafları; onlar yaşıyorlar; belki bir gün müze olursa
Madımak… Belki bir gün ne yaptığını anlarsa
insanlık! Sesler
binlerce ses, çığlık çığlık dökülüyor şehrin üstüne… Şehir de utanıyor.
*
Elini bir başkasının eline değdirdiğinde ısınıyorsa soğuyan yerlerin; hiç
anlatılmamış sevgilerden izler düşüyorsa yüreğine, dünyayı yeniden kurmak
için beklemeye hatta umut etmeye bile gerek yok. Güzel bir dünyadır artık
yaşadığımız... Başka dünyalara inanmaya gerek yok!
*
…kırgındır yüreğim / Pir Sultanın gözyaşlarında / bundandır almış başını
gitmiş Sivas’tan ağıt turnam / Veysel suskun / Nesimi vurmuş sazını
Denizlerin darağacına… Bir alçaklık kalmış dünyadan bezirgânların avlusuna
bir de insanlık / ve kör olmuş tarih yalnızlığın koynunda…
Bir kez daha geçtim sırat köprüsünden / ay eteklerinde dağların / bir
mülteci hüznüyken oyunsuz çocukların / ömrüm yarıydı / Kızılırmak akarken /
Madımağın önünden / Sivas yanıktı...
Ben nereye gidiyorum / sen nereye uçuyorsun / Hasret gürleyen sesiyle
dinmeyen bir ağıtken… Ölenlere gün kalsın / gökyüzü hep mavi açsın /
yaşananlar unutulmasın ağıt turnam…
*
Dünya dönerken eskiyen bir kanlı mendil gibi, neye yarar artık yaşamak,
ölümlerle giderken, neye yarar gül diye mezarlıkların sulanması, neye yarar
savaşlardan sonra anlatılan kahramanlıklar, susarken çocuk gülüşleri…
Temmuz 2006 / Sivas