|
|
Bir terör coğrafyasının sessiz travmalar yaşayan insanları olduk, yalnızlaştık!
Yüreği yaralı insanlara bakıp yanı başlarından usulca geçmeyi kanıksadık.
Korkuyoruz; yeni günler hangi ölümlerle kapızımı çalacak, diye? Bir korku
kültürü egemen, karanlığa ve sevgisizliğe itilen yaşamımıza...
Hangi kapıyı çalsak; açlıklar, kavgalar, zulümler, kötülükler! Çağımız "acı"
çağı. Kavgalıyız insanla, doğayla. Onurlu bir gelecek için bu günümüzü
onarmaktan çekiniyoruz. Çağ savrulmalarında ne diyordu memleket sevdalısı Nazım:
Yirminci asır / dört kanatlı bir tayyareden / mendil salladı bize. Yakasında
kapitalizm / açıldı kapak çiçeği gibi. O kadar çoğaldı / o kadar / uzadı ki
bacalar / saçlarından asıldılar sıra sıra / kehkeşanlara. Öyle duman çıktı,
kurum yağdı ki / gökte Allah bile meleklere / Amerikan markalı muşambalar
giydirdi… Ya 21. yüzyıl sevgili Nazım? O da küreselleşmeyle geldi, yakasında
insan kanı bir gömlek, terörden, açlıktan, insan kaçakçılığından ölen
insanlarla… Dünya bir insan hakları hurdalığı oldu. Ne acı! Ve en "kutsal
değerler" uğruna yapılan savaşlarda insanlık bir katliamlar çöplüğü.
Hâl böyle olunca, çocuklarımıza eğitim
kuruluşlarında insanları-hayvanları öldürmemek, doğayı tüketmemek üzerine yaşamı
besleyen dersler mi verilsin? Verilsin de! Çünkü büyüdüklerinde onlardan yaşam
sevgisini öğreniriz, biz ihtiyarlar…
İstanbul, Güngören? Yine kederle ağlıyoruz. Yüreğimizde ne çok yanıtsız sorular
birikti, sorular bir çarmıha dönüşüyor, elimizden bir şey gelmiyor ve bu durum
bizi daha çok mutsuz, tedirgin ediyor, suskunlaştırıyor. Güngören'de teröristler
Anadolu'nun en büyük şehrine havlu attı ve katliam yaptı! Sizce bu barbarlar
insan mıydı? "İnsan"dı! Bir insan, ancak terörist olabilir, insan öldürebilir.
Dünyanın en ağır suçlusu, insana kıyan, insanı öldürendir.
Yolları dikenle döşeli bir ülkede yaşıyoruz; dört mevsim düşleri talan edilen
bir güzel ülkede... Kurtlar gibi kendi sofra kavgalarında olanlar ya? O dişleri
altından, elleri hançerden yağmacı korsanlar!
Köpek boğuşturan insanlardan pek farkları olmayan kimi acemi soytarılara ne
demeli! Onları da bir film gibi seyrediyoruz. Onların yaptığı binaların altında
ancak insanlar kalabilir. Onların kirli nefesiyle doğa kirlenir.
Anadolu'da: o yatılı kaçak kuran kursunda ölüme bile bile davetiye çıkarılan o
binada yoksul çocuklarını ölüme mahkûm eden zihniyetin hesabını soracaktır bir
Adliye kapısı. Sormalıdır da! İnanmak tek umut ânımız!
Ve Anadolu'da uygarlığın gölgesinde sokak başlarında, ancak bir güvercin
ürkekliğiyle gezinen yarınları barış özlemiyle dolu aydınlar, arkalarından
acımasızca öldürülebilir, karanlık salyalı kurşunlarla. Adı Uğur olur, Turan
olur, Hrant olur, yürekli bir insan olur. Ölen masumsa, ölümü bu şekilde getiren
katil değil de nedir? Öldürenin yüzü unutulmamalı, öyle ya unutan insanca yaşar
mı ki? Unutulmamalı ki, tarihin çöplüğünde yerini alsın.
Küllenen umutlarıyla, bir kamyon kasasında yaşama veda eden esmer insanlar için
ne demeli? Dünyanın adaletsizliğini kursaklarında hissederek bilinmez bir
yolculuğa çıkan, yakarışlarının çoğumuzu ilgilendirmediği bu ıskartaya
çıkarılmış insan bedenlerinin hesabını kim verecek? Hangi insanlık, hangi din,
hangi güzel günlerin saygın aktörleri? İnsan kaçakçılarının mağdurları
gülümsemeyi unutmuşken, dönüp gideceğiz mi bir belirsizliğe?
Dünya geri dönmeyecek Ortaçağa, diyordun Nazım. Bak döndü işte! Döndük yüzümüzü
Nazım, kanlı ve karanlık bir Ortaçağ'a...
Ormanlar yanıyor. Yakılıyor da! Ormanlar çayır çayır! İnsanlar ölüyor, hayvanlar
yok oluyor, doğa yaşamsızlaşıyor. Memleket bir siyah örtüyle sarınmış.
Mezopotamya'nın Kavimler kapısı yasta gibi. Alnımızda bir ayazmanın serinliğiyle
değil; hakkı yenmiş bin mezar taşının kırağı düşmüş hüzünlü yüzü, bir karanfilin
boynu bükük iziyle geziniyoruz.
İyi olan ne kaldı ki dünyada? Gül kokusu, özlem ve insan sevgisiyle örülü? Ne
kaldı? Yaşanan toplumsal acılarla avunup, insanları, doğayı, hayvanları
katledenleri kınamaktan başka!
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
|
|