Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

 TEKKE

“Yaşamın acıları gülümseyişleri içinde gizliydi”
Nihat Behram (Miras)

Sosyal Hizmet Uzmanı Selim Issızada


Yola beraber çıktık. Yanında olmamı o istemişti. Hep böyle yapardı. Yalnız gitmezdi. Bu gibi zamanlarda ne düşünürdü bilmezdim. Neden böyle davranırdı? Hiç sormadım da kendisine.

Onunla gitmezsem, yanına mutlaka birini bulurdu. Birini bulamayınca oğlunu alırdı yanına. Oğlunu götüreceğini fark edince izin vermezdim. Ben giderdim. Bir çocukla oralara gitmek düşüncesi bile gözlerimi yaşartmaya yetiyordu.

Aynı işyerinde çalışırdık. Benzer kederlerimiz, hayal kırıklıklarımız, acılarımız vardı. Hem kimin yoktu ki… Bu coğrafyada kim kırılmamıştı ki!.. Bizden başkaları da vardı ortak duyguları yaşayan. Biz de yaşıyorduk kendimizce… Biz de acılıydık biz de yalnızdık. Biz de kırılmıştık bir kere…

Akşama doğru çıktık işyerinden. O önden uzaklaşıp gitti. Biliyordum. Her zamanki yerine gidip beklemeye koyulacaktı beni. Yanına yaklaştığımı görünce, adım atmaya başladı. Arabaya doğru yürüdük. O önde ben arkada gittik bir süre… Eski bir otomobili vardı. Çalıştığımız işyerinde, çalışanların sahip oldukları araçlar içinde en eski olanıydı. Öyle ki bazen yolda bile kalırdık. O vakit halimize gülerdik, acırdık. Yoksullukmuş meğer aldandığımız, kendi yoksulluğumuzmuş! diye düşünürdük.

Dalmıştık. Konuşmuyorduk. Kaçıncı el olduğu belli olmayan radyodan adını bile duymadığım bir şarkıyı söylüyordu yorgun sesli bir radyo sanatçısı. İkimiz de sıkılıyorduk durumdan. Ne var ki ikimizin de eli radyonun düğmesine gitmiyordu.

Yolun sağında bir benzinliğe yanaştı. Otomobili durdurdu. İndi aşağıya. Birkaç litre benzin aldı. Bir miktar da boş bir bidona doldurdu. Parayı ödedikten sonra benzin dolu bidonu bagaja yerleştirdi. Az sonra geldi oturdu koltuğuna. Bir iki çevirdi anahtarı direksiyon boynundan. Çalışmadı otomobil. Her anahtar çevirişi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. İndim otomobilden. Gideceğimiz yöne doğru yürümeye başladım. Yol ıssız görünüyordu. Yolun her iki yanında da yoksul gecekondu evleri küme küme sıralanmıştı. Evlerin bahçelerinden koro halinde köpekler havlıyordu. Bazen de olmadık yerde yükselen çocuk sesleri köpek seslerine karışıyordu. O vakit sesler dayanılmaz oluyordu. Koşsam da bir rüzgar gibi yetişirdi ardımdan o karmaşık sesler. Tuhaftı. Hiçbir şey görmüyordum ama bu sesleri işitiyordum. Birden ne olduysa bir çocuk çıktı önüme. Esmer mi esmer. Gözleri birer siyah zeytin tanesi gibi. Burnunu çekip duruyordu. Sonrada burnunu kazağının koluyla silmeye çalışıyordu. Kahverengisi geçmiş yamalı bir pantolon uzuyordu çıplak ayaklarına doğru. Kaybettiğim çocuğum geliyor birden aklıma. Olduğum yerde duruyorum. Kımıltısız; düşecek gibi. Yanıma geliyor. El acıyor bana. Konuşmuyor bile. Davranışlarıyla para istediğini gösteriyor. Bakışıyoruz bir süre. Yıllara bedel bir ânı paylaşıyoruz sessizce. Kimsesiz olduğunu zannetmiyorum. Bu çocuk bir onursuzluğun içine itilmiş. Kendisi dışında birileri, büyükleri itmiş onu, hem de suçsuz yere. Yanı başıma bir yakarış içinde süzülüyor. Kolumdan tutuyor. Para alabileceğini kanıksamış gibi bir eliyle de sağ bacağıma sarılıyor. Bu sırada yan bahçeden kirli bir köpek yavrusu çıka geliyor. Biraz ötemize çömeliyor. Küçük gözleriyle ikimize de bakıyor. Ne yapacağımı bilmiyordum kala kalmışken öylecene. Birden otomobilin sesini duymaya başladım. Demek ki çalıştırmıştı.

Biraz ileri de frene basıyor. Geri geri geliyor. Önümüzde duruyor. Kapıyı açıyor. Binmemi bekliyor. Hareketleniyorum. Bir süre peşimden geliyor çocuk. Otomobile biniyorum. Otomobil uzaklaşıyor oradan. Arka camdan dışarıya bakıyorum. Çocukla köpek bir kaldırıma oturmuşlar. Başımı dizlerimin üstüne eğiyorum. Eliyle omzumu okşuyor. Sıcak; dostça. İnsan nasılda özlüyor bazen bir dostun elini.

Otomobil, mezarlığın giriş kapısına yaklaşınca radyonun düğmesini kapıyor. Mezarlığın sessizliğine otomobilin boğuk, gürültülü sesi karışıyor. Otomobili her zamanki yerine park ediyor. İniyoruz otomobilden.

Gökyüzü bahara kucak açmış. Doğada bir renk cümbüşü almış yürümüş başını. Kışa boyun eğmiş canlılarda bir telaş bir kıpırdanma. Mezar başlarındaki ağaçlar beyaz beyaz çiçek açmışlar. Mezarlar da olmasa… Ama var işte! Mezarlar var ki öldüğümüzü anlıyoruz. Her yan mezar. Her yan insan ölüsü… Biz yaşıyoruz. Onlarsa ölü. Onlar da bir zaman önce gülmüş, eğlenmiş, hüzünlenmiş, yalnız kalmış. Tıpkı biz yaşayanlar gibi... Garip bir duygu, gömüleceğimiz toprağın üzerinde geziniyoruz. Boğulacak gibi oluyorum…

Çekilip gitmiş. Yok yanımda. Bense mezar başlarını turluyorum. Mezarlar duygusal topraklar. Bunun nedeni altına bir insan bedeni gömüldüğü içindir… Kimisi daha yaşamın başındayken ölmüş. Ölüm gencecik yaşlarına ansızın düşmüş. Kimisi zamanı bir asır kadar eskitmiş. Bir mezarın başına diz kırıp ağlıyorum. Kendi ölümüme ağlıyorum aslında farkında olmadan. Ayağa kalkıyorum. Yüreğimde çiçeklerini dökmüş bir ilk bahar mutsuzluğu.

Ona doğru yürüyorum. Durduğu yere geliyorum. Sessizliğine gömülmüş. Başını, mezar taşına yaslamış. Ölen abisinin mezar taşına. Genç yaşta kaybettiği bir büyüğünün başına düşüyor gözyaşları. Bakamıyorum yüzüne. Öyle kahredici, kederli ki bakışları. Kaçmak, bilmediğim yerlere gitmek istiyorum. Belki oralarda mutlu olurum. Oralarda unuturum hüznümü…

Mezarlığın bittiği yere doğru yürüyorum. Mezarlığın kente dönük yüzüne; önümüzdeki yıllara göre parsellenmiş toprakların üzerine gelip duruyorum. Biraz ilerde kayalıklar başlıyor. Sonrası bu kentin, kuşbakışı gözlenecek tek yeri: Tekkesi… Aşağılarda toz duman için bir kent. Külleriyle tutsak bir kent…

Bu kentte yaşayan insanlardan bazıları, kendileriyle baş edemeyince intihar için bu Tekke’nin etrafındaki kayalıklardan atlamayı seçerlermiş. Daha geçenlerde, sevgilisinden yanıt alamayan genç bir adam atmış bedenini aşağılara. Yaşanmayan sevgiye adanmış bir ölüm. Oysa sevgi, yaşamak için değil midir ki?

Tekke’ye giden yolun üzerinde beni bekliyor. Otomobil çalışır vaziyette. Koşarak iniyorum yola. Otomobile binince ilerliyor hemen. Birkaç dakika içinde Tekke’ye varıyoruz.

Tekke’nin avlusuna otomobili park ediyor. Kimseler görünmüyor çevrede. Otomobilden inip yürüyoruz. Tekke’nin önündeki kayalıklara çıkıp oturuyoruz.

Gün batmak üzere. Aşağılara, keder içinde gözlerimizde akıp giden kente bakıyoruz usuldan. Dağlar ötelerde tatlı bir morartıda kararıyor. Kızılırmak bir ışıltıda ağıt gibi derin derin akıp gidiyor. Kentte, başlayan bir akşamın telaşı. Caddelerin, sokakların hatta tüm kentin lambaları azar azar yanıyor. Karanlık alınca ortalığı, oturduğumuz yerden ayrılıyoruz. Otomobile binip kente doğru yol alıyoruz.

Yine o sorular gelip buluyor usumu. Yanıtsız sorular belleğimde dizi dizi. Her şeye yanıtsızım bu akşam, ölümün ne olduğuna dair anılar dışında hiçbir şeyi gizlemiyorum. Gülümsüyorum, acı acı…

 


 
Bize Ulaşın