|
|
TEKKE
“Yaşamın acıları gülümseyişleri içinde gizliydi”
Nihat Behram (Miras)
Sosyal Hizmet Uzmanı Selim Issızada
Yola beraber çıktık. Yanında olmamı o istemişti. Hep böyle yapardı. Yalnız
gitmezdi. Bu gibi zamanlarda ne düşünürdü bilmezdim. Neden böyle
davranırdı? Hiç sormadım da kendisine.
Onunla gitmezsem, yanına mutlaka birini bulurdu. Birini bulamayınca oğlunu
alırdı yanına. Oğlunu götüreceğini fark edince izin vermezdim. Ben
giderdim. Bir çocukla oralara gitmek düşüncesi bile gözlerimi yaşartmaya
yetiyordu.
Aynı işyerinde çalışırdık. Benzer kederlerimiz, hayal kırıklıklarımız,
acılarımız vardı. Hem kimin yoktu ki… Bu coğrafyada kim kırılmamıştı ki!..
Bizden başkaları da vardı ortak duyguları yaşayan. Biz de yaşıyorduk
kendimizce… Biz de acılıydık biz de yalnızdık. Biz de kırılmıştık bir
kere…
Akşama doğru çıktık işyerinden. O önden uzaklaşıp gitti. Biliyordum. Her
zamanki yerine gidip beklemeye koyulacaktı beni. Yanına yaklaştığımı
görünce, adım atmaya başladı. Arabaya doğru yürüdük. O önde ben arkada
gittik bir süre… Eski bir otomobili vardı. Çalıştığımız işyerinde,
çalışanların sahip oldukları araçlar içinde en eski olanıydı. Öyle ki
bazen yolda bile kalırdık. O vakit halimize gülerdik, acırdık.
Yoksullukmuş meğer aldandığımız, kendi yoksulluğumuzmuş! diye düşünürdük.
Dalmıştık. Konuşmuyorduk. Kaçıncı el olduğu belli olmayan radyodan adını
bile duymadığım bir şarkıyı söylüyordu yorgun sesli bir radyo sanatçısı.
İkimiz de sıkılıyorduk durumdan. Ne var ki ikimizin de eli radyonun
düğmesine gitmiyordu.
Yolun sağında bir benzinliğe yanaştı. Otomobili durdurdu. İndi aşağıya.
Birkaç litre benzin aldı. Bir miktar da boş bir bidona doldurdu. Parayı
ödedikten sonra benzin dolu bidonu bagaja yerleştirdi. Az sonra geldi
oturdu koltuğuna. Bir iki çevirdi anahtarı direksiyon boynundan. Çalışmadı
otomobil. Her anahtar çevirişi başarısızlıkla sonuçlanıyordu. İndim
otomobilden. Gideceğimiz yöne doğru yürümeye başladım. Yol ıssız
görünüyordu. Yolun her iki yanında da yoksul gecekondu evleri küme küme
sıralanmıştı. Evlerin bahçelerinden koro halinde köpekler havlıyordu.
Bazen de olmadık yerde yükselen çocuk sesleri köpek seslerine karışıyordu.
O vakit sesler dayanılmaz oluyordu. Koşsam da bir rüzgar gibi yetişirdi
ardımdan o karmaşık sesler. Tuhaftı. Hiçbir şey görmüyordum ama bu sesleri
işitiyordum. Birden ne olduysa bir çocuk çıktı önüme. Esmer mi esmer.
Gözleri birer siyah zeytin tanesi gibi. Burnunu çekip duruyordu. Sonrada
burnunu kazağının koluyla silmeye çalışıyordu. Kahverengisi geçmiş yamalı
bir pantolon uzuyordu çıplak ayaklarına doğru. Kaybettiğim çocuğum geliyor
birden aklıma. Olduğum yerde duruyorum. Kımıltısız; düşecek gibi. Yanıma
geliyor. El acıyor bana. Konuşmuyor bile. Davranışlarıyla para istediğini
gösteriyor. Bakışıyoruz bir süre. Yıllara bedel bir ânı paylaşıyoruz
sessizce. Kimsesiz olduğunu zannetmiyorum. Bu çocuk bir onursuzluğun içine
itilmiş. Kendisi dışında birileri, büyükleri itmiş onu, hem de suçsuz
yere. Yanı başıma bir yakarış içinde süzülüyor. Kolumdan tutuyor. Para
alabileceğini kanıksamış gibi bir eliyle de sağ bacağıma sarılıyor. Bu
sırada yan bahçeden kirli bir köpek yavrusu çıka geliyor. Biraz ötemize
çömeliyor. Küçük gözleriyle ikimize de bakıyor. Ne yapacağımı bilmiyordum
kala kalmışken öylecene. Birden otomobilin sesini duymaya başladım. Demek
ki çalıştırmıştı.
Biraz ileri de frene basıyor. Geri geri geliyor. Önümüzde duruyor. Kapıyı
açıyor. Binmemi bekliyor. Hareketleniyorum. Bir süre peşimden geliyor
çocuk. Otomobile biniyorum. Otomobil uzaklaşıyor oradan. Arka camdan
dışarıya bakıyorum. Çocukla köpek bir kaldırıma oturmuşlar. Başımı
dizlerimin üstüne eğiyorum. Eliyle omzumu okşuyor. Sıcak; dostça. İnsan
nasılda özlüyor bazen bir dostun elini.
Otomobil, mezarlığın giriş kapısına yaklaşınca radyonun düğmesini kapıyor.
Mezarlığın sessizliğine otomobilin boğuk, gürültülü sesi karışıyor.
Otomobili her zamanki yerine park ediyor. İniyoruz otomobilden.
Gökyüzü bahara kucak açmış. Doğada bir renk cümbüşü almış yürümüş başını.
Kışa boyun eğmiş canlılarda bir telaş bir kıpırdanma. Mezar başlarındaki
ağaçlar beyaz beyaz çiçek açmışlar. Mezarlar da olmasa… Ama var işte!
Mezarlar var ki öldüğümüzü anlıyoruz. Her yan mezar. Her yan insan ölüsü…
Biz yaşıyoruz. Onlarsa ölü. Onlar da bir zaman önce gülmüş, eğlenmiş,
hüzünlenmiş, yalnız kalmış. Tıpkı biz yaşayanlar gibi... Garip bir duygu,
gömüleceğimiz toprağın üzerinde geziniyoruz. Boğulacak gibi oluyorum…
Çekilip gitmiş. Yok yanımda. Bense mezar başlarını turluyorum. Mezarlar
duygusal topraklar. Bunun nedeni altına bir insan bedeni gömüldüğü
içindir… Kimisi daha yaşamın başındayken ölmüş. Ölüm gencecik yaşlarına
ansızın düşmüş. Kimisi zamanı bir asır kadar eskitmiş. Bir mezarın başına
diz kırıp ağlıyorum. Kendi ölümüme ağlıyorum aslında farkında olmadan.
Ayağa kalkıyorum. Yüreğimde çiçeklerini dökmüş bir ilk bahar mutsuzluğu.
Ona doğru yürüyorum. Durduğu yere geliyorum. Sessizliğine gömülmüş.
Başını, mezar taşına yaslamış. Ölen abisinin mezar taşına. Genç yaşta
kaybettiği bir büyüğünün başına düşüyor gözyaşları. Bakamıyorum yüzüne.
Öyle kahredici, kederli ki bakışları. Kaçmak, bilmediğim yerlere gitmek
istiyorum. Belki oralarda mutlu olurum. Oralarda unuturum hüznümü…
Mezarlığın bittiği yere doğru yürüyorum. Mezarlığın kente dönük yüzüne;
önümüzdeki yıllara göre parsellenmiş toprakların üzerine gelip duruyorum.
Biraz ilerde kayalıklar başlıyor. Sonrası bu kentin, kuşbakışı gözlenecek
tek yeri: Tekkesi… Aşağılarda toz duman için bir kent. Külleriyle tutsak
bir kent…
Bu kentte yaşayan insanlardan bazıları, kendileriyle baş edemeyince
intihar için bu Tekke’nin etrafındaki kayalıklardan atlamayı seçerlermiş.
Daha geçenlerde, sevgilisinden yanıt alamayan genç bir adam atmış bedenini
aşağılara. Yaşanmayan sevgiye adanmış bir ölüm. Oysa sevgi, yaşamak için
değil midir ki?
Tekke’ye giden yolun üzerinde beni bekliyor. Otomobil çalışır vaziyette.
Koşarak iniyorum yola. Otomobile binince ilerliyor hemen. Birkaç dakika
içinde Tekke’ye varıyoruz.
Tekke’nin avlusuna otomobili park ediyor. Kimseler görünmüyor çevrede.
Otomobilden inip yürüyoruz. Tekke’nin önündeki kayalıklara çıkıp
oturuyoruz.
Gün batmak üzere. Aşağılara, keder içinde gözlerimizde akıp giden kente
bakıyoruz usuldan. Dağlar ötelerde tatlı bir morartıda kararıyor.
Kızılırmak bir ışıltıda ağıt gibi derin derin akıp gidiyor. Kentte,
başlayan bir akşamın telaşı. Caddelerin, sokakların hatta tüm kentin
lambaları azar azar yanıyor. Karanlık alınca ortalığı, oturduğumuz yerden
ayrılıyoruz. Otomobile binip kente doğru yol alıyoruz.
Yine o sorular gelip buluyor usumu. Yanıtsız sorular belleğimde dizi dizi.
Her şeye yanıtsızım bu akşam, ölümün ne olduğuna dair anılar dışında
hiçbir şeyi gizlemiyorum. Gülümsüyorum, acı acı…

|
|