|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|
SİVİL
TOPLUM ÖRGÜTLERİ-ULUSLAR ARASI YARDIM
PROGRAMLARI VE "YOKSUL"LUK
SHU.Suzan
OKTAY ,SHU Serbilgül BAKIR ,SHU Yasemin KOTAN
Yoksullukla ilgili yapılan tanımlamalarda, Mutlak
Yoksulluk, Göreli Yoksulluk, Sübjektif -Objektif
Yoksulluk, Gelir Yoksulluğu, İnsani Yoksulluk,
Kırsal-Kentsel Yoksulluk, İnsani Yoksulluk, gibi
kavramlar kullanılmaktadır. Aslında yoksul olma
durumu tüm bu kavramların ötesinde sermayedar
tarafından bilinçli ve sistemli bir şekilde
kaynakların kendi çıkarları doğrultusunda
kullanılmasıyla oluşan bir insanlık durumu ve insan
hakkı sorunudur. Bütün bu yoksulluk tanımlarının
yapılmasında bu olguyu ortaya çıkaranların payı
oldukça büyüktür.
Endüstri Devriminin getirdiği gelişme, servet ve
üretim artışında yeni doğan işçi sınıfı adil bir pay
alamamıştır. Varsıllığın ve yoksulluğun yan yana yer
aldığı bu toplumlarda emek ve anamal birbirlerinden
kesin biçimde ayrılmış iki karşıt sınıfı
oluşturuyordu.
Endüstri Devrimiyle oluşan liberal düşünceye göre,
piyasa mekanizması ve fiyatlar sistemi her türlü
ekonomik ve sosyal sorunu " sihirli bir el gibi"
kendiliğinden düzenlemektedir. İşsizlik, bölüşüm,
ücret, refah dağılımı, ekonomik ve sosyal gelişme
sorunları, piyasa mekanizmasının otomatik işleyişi
içinde en ideal çözümlere kavuşmaktadır. Bu
düşünceye göre girişimcilerin çıkarlarıyla toplumun
çıkarları aynı yönde ve bir uyuşma içinde olduğundan,
sınıf çelişkileri ve sınıfsal savaşımlar; kısacası
sosyal sorunları bulunmayacak ve o nedenle de
devletin ve kamusal otoritelerin ekonomik ve sosyal
yaşama karışmasına gerek kalmayacaktır. Ekonominin
doğal yasaları ve işleyişi içinde piyasa mekanizması
ve fiyatlar sistemi sosyal sorunu kendiliğinden
çözecektir.
Oysa yeni gelişen sanayi merkezlerinde bir
proletarya sınıfının hızla oluşması, sefalet
ücretleri, yaygın işsizlik, emeğin aşırı sömürülmesi
ve refah artışından adil pay alınamaması, kötü
sağlık koşulları yetersiz iş güvenirliliği ve
işçilerin sefaletiyle sonuçlanan ekonomik krizler
liberal düşünceye olan inancın sarsılmasını ve bu
düşüncenin geçersizliğini ortaya koymuştur. Piyasa
mekanizması ve fiyatlar sisteminin kendi serbest
işleyişine bırakılmasının, sosyal farklılıkları
arttırdığı toplumu birbirinden kesin olarak ayrılmış
iki sınıfı böldüğü ve bu iki sınıf arasındaki
gerginlik çekişme ve savaşımları giderek çoğalttığı
anlaşılmaya başlanmıştır.
Liberalizmle oluşan sosyal sorunun çözümüne karşı
önemli ayrımları içeren sosyalist politika
yaklaşımı ve sosyal politika yaklaşımı olmak üzere iki
yaklaşım ortaya çıkmıştır Marksist doktrine göre
-sosyal sorunun- emeğin sömürülmesinin ve bunun
yol açtığı sınıf savaşımlarının kaynağı üretim
araçları üzerindeki özel mülkiyettir. Sınıf çatışması
üretim araçlarına sahip olanlarla ( anamalcı)
olmayanların çalışmasıdır. Oysa üretim araçları
bireysel değil, sosyal gücü oluşturur. İşte kapitalist
toplumlarda sınıf farklılıkları, böylece anamalcı
sınıfın ayrıcalıklı konumu üzerinde oluşmaktadır.
Sosyal politika akımı da sosyalist politika akımı gibi
liberalizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal
politikada parlamenter demokrasi ve kapitalist
piyasa ekonomisinin temel kurumlarını koruyarak bir
dizi reformlarla, ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri
kaldırmayı ve endüstri toplumunu bir refah toplumuna
dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu akım da temel kişisel
özgürlükleri ve çalışmayı özendiren güdüleri
koruyarak, sosyal eşitsizlikleri azaltmayı ve
üretim süreçlerinde tekelleşmeyi önlemeyi hedef
almaktadır. Daha adil bir gelir bölüşümü
sağlamaya ve herkesin toplumun olanaklarıyla uyumlu
adil bir yaşam düzeyine kavuşturulmasını
amaçlamaktadır.
Ekonomik büyümenin dengeli olabilmesi ya
da sosyal sorunları çözerek büyümenin
gerçekleştirilebilmesi için sosyal politikalara
ihtiyaç vardır. İşte o zaman ekonomik ve sosyal
gelişme -kültürel gelişme de dahil- bir bütünlük
içinde gitmekte ve ekonomik üretim artışı sosyal refah
artışına dönüşmektedir.
Yoksulları koruyucu sosyal politikalar
olarak
tüketicinin korunması, toprak reformu,
kooperatifçiliğin desteklenmesi, yoksullukla
savaşım, sosyal güvenliğin yaygınlaştırılması, toplu
konut uygulamaları, personel reformu, tekelci
çokuluslu şirketlerin ekonomik güçlerinin
dengelenmesi, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin
giderilmesi servetin geniş kitlelere
yaygınlaştırılması, vergi reformu, tarım reformu,
eğitim, sağlık, kentleşme, konut ve çevre politikası,
tarım, kredi kırsal yerleşme politikaları gibi daha
geniş kapsamlı ve makro ölçekli sosyal politikalar
ya da toplum politikaları önem kazanmaktadır.
Devlet, gruplar arasındaki eşitsizliği önlemek
-yoksulluk önleyici- için sosyal politikalarını
uygularken çeşitli yöntemlerden yararlanmakta olup
bunlardan biri kurumsal düzenlemelerdir. Arasında
sosyal sigortalar kurumu, sosyal güvenlik sistemi,
işsizlik sigortası, iş ve işçi kurumsal düzenlemeler
arasında Sosyal Sigortalar Kurumu, Sosyal Güvenlik
Sistemi, İşsizlik Sigortası, İş Bulma Kurumu gibi.
Sosyal güvenlik sistemi aslında yoksulluğu ve
insanların maddi yönden geleceklerinden emin olamama
korkusunu önleyici bir kurumlaşma olup, çağdaş sosyal
politikanın da en önemli konusunu oluşturmaktadır.
(Güven, 1995:45)
Sosyal yardımlar çağdaş devletin, yoksul
sınıfları koruyucu yöndeki sosyal sorumluluğunun bir
gereği olarak uygulanmakta ve alanda genellikle
yoksulluk programları olarak nitelendirilmektedir.
Devlet sosyal çağdaş devlet anlayışı nedeniyle söz
konusu yardım programlarını uygulamakla yükümlüdür.
Ancak bu yoksulluk programlarını yerine
getirmediği (dış borçlar, yapısal uyum programları,
savunma giderlerine ayrılan payın artması vb.) ya da
getiremediği durumlarda bu tip ihtiyaçların
giderilebilmesi için sistem kendi araçlarını
yaratır ve böylelikle sosyal yardım
özelleştirilir.
Bu araçlar dünyada NGO olarak tanımlanırken
Türkiye' de sivil toplum kuruluşu ya da örgütü olarak
adlandırılır. NGO (Non-Govermental Organisation)
dilimize çevrildiğinde hükümet-dışı örgütler
anlamındadır. Türkiye'de devlet dışı bir örgütlenme
kolay kabul edilebilir olmadığı için STK (sivil
toplum kuruluşları) olarak tanımlanmaktadır.
Başkaya'ya göre soruna açıklık getirmek ve kavram
kargaşasını aşmak için 3 farklı sivil toplum
anlayışından söz edilebilir. Bunlardan ilki burjuva
dünya görüşüdür ki burada asıl olan bireyin gelişim
özgürlüğüyle ilgilidir. Girişimcinin girişim
özgürlüğünün gerçekleştiği koşullarda her şeyin
yoluna gireceği var sayılır. O zaman işletme sivil
toplumun temel eksenini oluşturmaktadır. Onu
çevreleyen, ona eklemlenen ve işlevleri ideolojik
olan bir dizi kurum (okullar,kilise,cami,medya,kamu
hizmetleri yapan kuruluşlar vb.) oluşturulur.
Gönüllü kurumların işlevi sistemin zaafını gidermek,
ayıbını örtmektir. Elbette böylesi bir dünya görüşü
ve toplum anlayışı söz konusuyken devletin esas
işlevinin özel mülkiyeti korumak ve girişim
özgürlüğünü güvence altına almakla sınırlı olması
doğaldır.
Naif-iyilikçi sivil toplum anlayışında
sistemin olumsuz sonuçlarıyla mücadele edilir.Ama
olumsuzlukları yaratan kötülüklerin kaynağı olan
asıl nedenler tartışma konusu yapılmaz. Mesela hayır
kurumları bu tür naif iyilikçi sivil toplum
kuruluşlarının tipik örneğini oluşturur. Şimdilerde bu
tür kurumlara büyük iş düşmektedir. Zira neoliberal
politikalar sonucu her geçen gün işsizlerin,
yoksulların, açların, yaşamak için asgari
gelirden yoksun olanların, başını sokacak bir evi
olmayanların, içecek temiz sudan mahrum olanların,
tedavi olacak olanaklardan yoksun olanların sayısı
her geçen gün artıyor. Bunların sayısı hızla artarken
bu amaçla faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin
büyümesi ve sayısının artması son derece normaldir.
Kapitalizmi, neoliberal politikaları ve politikaların
ortaya çıkardığı yıkımı tartışmadan, geçerli
paradigmaya dokunmadan sistemin ortaya çıkardığı
olumsuz sonuçlarla mücadele etmek nihai bir çözümü
temsil edemez. Sokak çocuklarının sorunlarıyla
ilgilenen bir sivil toplum örgütü belki birkaç çocuğu
sokaktan kurtarabilir ama her geçen gün daha fazla
çocuğun sokağa düşmesini engelleyemez.
Sorunu aşağıdan yukarıya, dolayısıyla sınıfsal
bir perspektiften yaklaşan üçüncü anlayış ise sivil
toplumu sosyal üretim ilişkiler bütünlüğü içine
yerleştiren anlayıştır. Bu anlayış; toplumsal
olumsuzlukların ve kötülüklerin nereden, nasıl
kaynaklandığı, eşitsizlik üreten ve onu sürdüren
egemenlik ilişkilerinin neler olduğunu tartışır.
Toplum eşitsizlik ve sömürü temeli üzerine oturmaya
devam ederken; sistemin özüne dokunmadan,
kurumları dönüştürmeden, alternatif ilişkileri
yaratmadan, sonucu değiştirmenin mümkün olmadığını
savunur. Bu sivil toplum anlayışı sonuçlarla ilgili
olduğu kadar nedenleri de her aşamada tartışmanın
odağında tutar. (Başkaya,2003)
Bir başka sınıflandırma ise sivil toplum örgütleri
için yapılmıştır. Yukarıda saydığımız sivil toplum
biçimlerine göre şekillenen ve onların içinde hayat
bulan sivil toplum kuruluşları aşağıdaki biçimde
sınıflandırılmıştır. (Tosun,2001)
Devletle beraber ve ona edemlenerek
Devletle temas içinde ama ondan bağımsız
(sadece varlığını tanıyarak)
Devletin karşısında ve onunla savaş içinde
Devletle ilişkisiz ve onunla savaş içinde
de bulunmadan
Ülkemizde bu 4 tür örgütün de bulunduğunu
söyleyebiliriz. Benimsenecek konumlandırma
stratejileri devlet ile sivil toplum kuruluşlarının
ilişkilerinin gergin ya da ılımlı olmasına bağlıdır.
Bu ilişkinin boyutu sivil toplum kuruluşunun hareket
alanın genişliğinde etkili olmaktadır. Sivil toplum
kuruluşları devlete yakın olmak istediklerinde
genellikle yönetim kurullarında merkezi ya da yerel
yönetimden üyelere yer verirler. Burada ki
tercihlerinin nedeni kamu kaynaklarının dağıtım
sürecinde yetkileri etkilemektir. Bu faydacı bir
tutumdur. Bunun bir diyet borcu yaratabileceği de
olasıdır.
Bu 4 alternatif içinden sivil toplum örgütü istediği
yaklaşımı benimseyecektir. Bu yaklaşımların aynı
zamanda sivil toplum örgütlerinin uluslararası
işbirliğine bakış açısında da belirleyici olması
beklenir. Oysa genel olarak yaklaşımların herhangi
birinde yer alan sivil toplum kuruluşları yukarıda
saydığımız nedenlerle (devlete karşı- uluslar arası
işbirliğine açık, devletin yanında onun görevlerini
üstlenici veya devletle temas içinde,bağımsız
olduğundan kaynak sağlamak amacıyla) uluslar arası
işbirliğine sıcak bakabilmektedir.
Uluslar arası İşbirliğinde Sivil Toplum Örgütlerinin
Yeri
Üçüncü dünyayla işbirliği, İkinci Dünya
Savaşı'ndan sonra doğdu. Amerika Birleşik
Devletleri'ndeki Marshall Planı'nın ardından böyle
bir işbirliği girişimi geldi. İktisadi ve insani
olmaktan çok politik ve stratejik bir amacı vardı:
Özellikle bağımsızlığını yeni kazanmış ülkelerin
sosyalizme geçmesini önlemek. Aynı zamanda zengin
sanayileşmiş ülkeler haline gelebileceği varsayılan
geri kalmış ve yoksul toplumlara, batılı tarzdaki
lineer büyüme anlayışı sunuldu. Oysa gerçeklik
bambaşkaydı: Giderek büyüyen bir asimetri ortaya
çıktı. Birleşmiş Milletler sektörel (FAO,UNESCO vs.)
ya da bölgesel (Bölgesel Kalkınma Bankaları) olarak
uzmanlaşmış birçok örgüt kurdu. Bugün bu örgütlerin
hem ideolojileri hem de işleyişleri bakımından
tümüyle gözden geçirilmesi gerekmektedir. Son birkaç
on yılda örneğin Latin Amerika önemli oranda
borçlanmış ve işbirliğine ayrılan kaynaklar
daralmıştır.. Buna bir de Yapısal Uyum
Programları'nın dayatılması eklenmiştir.. Bugün
hükümetlerin yetersizliğinden dolayı, yoksulluğa karşı
mücadele eden ulusal ve
uluslar arası resmi kuruluşlar programlarını ucuza
gerçekleştirebilmek için sivil toplum kuruluşlarına
umut bağlamışlardır. Sivil toplum örgütlerinin
projelerinin çoğu başarısız olmuş, ortaklaşa finansman
uygulaması sonucunda sivil toplum kuruluşları
hükümet insiyatifleri ve uluslararası işbirliği yapan
kurumlar giderek birbirine benzemeye başlamıştır.
Kalkınma da işbirliğinde iki ana hat
belirginleşmiştir. Kalkınma için kaynak transferi ve
ticari- teknolojik mübadeleler, bununla birlikte
işbirliği hükümetlerden çok sivil topluma kaymıştır.
(Corsino, 2001: 43)
Son 20 yıldır üçüncü dünya ülkelerinde bireysel proje
ve programlarla yoksulluk yönetimi için esnek ve ucuz
bir sistem kurulması amaçlanmıştır. Uluslar arası
yardım programları tarafından finanse edilen çeşitli
sivil toplum kuruluşları, yerel hükümetlerin pek çok
işlevini aşama aşama üstlenmiştir. (Eğitim, sağlık,
sosyal hizmet) Devlet, sosyal güvenlik, sosyal hizmet
alanlarından çekilerken sosyal yardım-özel yardım
programlarıyla yoksulların zorlukla da olsa hayatta
kalmaları sağlanarak köklü toplumsal değişim ve kaosun
oluşma riski bastırılmıştır (Özdek,2003).
1999'a kadar uluslar arası gündemde yer alan
yoksulluğun azaltılması hedefi 1999 yılından sonra
kapsamlı bütüncül bir programa dönüştürüldü. Yeni
kalkınma vizyonunun üç temel ilkesi
bulunmaktadır. Bunlardan ilki kredi verenler arasında
merkezileşmenin sağlanması ve kalkınma ortaklığının
kurularak eşgüdümlü çalışmaya yönelinmesidir. Bu
merkezileşme IMF ve DB'nın kılavuzluğunda
olacağından kreditörler aracılığıyla üçüncü dünya
ülkelerinin IMF ve DB'na bağımlılığının da artması
kaçınılmazdır.
İkinci ilke özelleştirmedir.. Hükümetler kalkınma
alanının oyuncularından yalnız biridir. Rolleri
hukuksal çerçevenin yaratılması ve sürdürülmesi ile
sınırlıdır. Kalkınma alanının diğer oyuncuları çok
taraflı ve iki taraflı katılımcılar sivil toplum ve
yabancı-yerel sektör'dür. Yeni kalkınma gündeminde
ağırlık sivil toplum kuruluşlarına geçmiştir. Bu da
özelleştirmenin bir başka boyutudur.
Üçüncü ve son ilke diğerlerini de tamamlar
biçimde yerelleşme ilkesidir ki bu boyutu ayrıntılı
olarak ele alınacaktır.
2000'li yıllara kadar izlenen kalkınma işbirliği
ilişkilerine ilişkin eleştireler, programı hazırlayan
DB'da dahil olmak üzere son dönemde yoğunlaşmıştır.
DB'na göre yardım verenler parayı stratejik olarak
yönlendirmiş, jeopolitik çıkarlarına göre yardımda
bulunmuşlardır. Söz konusu koşullu yardımlar yalnızca
yardım alan ülkelerdeki politik dönüşümleri
sağlamalarına yaramıştır. 1980-1990 yıllarında
uygulanan kalkınma işbirliği programlarının dayattığı
yapısal uyum programları, yeni dünya düzenine uygun
yapılanmanın sağlanması, artan küreselleşme karşıtı
hareketler ve yoksul kitlelerin muhalefeti nedeniyle
uyum programlarını uygulamadan kaldırmayı zorunlu
kılmıştır. Bu zorunluluk yeni kalkınma vizyonuna
ihtiyaç doğurmuştur.
Milenyuma kadar izlenen kalkınma işbirliği
programları yoksulluğu azaltma amacına
odaklanmamış, yeni pazarlar açma, sömürüye ortam
hazırlama, neoliberal politikaları ve piyasa dostu
reformları yaygınlaştırma ve yoksulluğun artması
dışında bir işe yaramamıştır.
Yeni kalkınma vizyonunda temel kavramlar olarak yer
alan özelleştirme, ticari liberalleşme ve sosyal
yardım kavramları sivil toplum desteğiyle ve
aracılığıyla meşruluk kazanacağından programda sivil
toplum örgütlerine önemli bir rol yüklenmektedir.
Yeni kalkınma stratejisinde azgelişmiş ülkelerin kar
getirebilecek bütün sektörleri uluslararası sermayeye
yatırım alanı olarak açılacak tarımdan kamuya tüm
sektörler dışa bağımlı kılınacaktır. Bu kararın
alınmasında yardım alan ülkelerin yardımları resmi
olarak etkili kullanmaması ve yoksulluğun azaltılması
programların doğru uygulanmaması gerekçe olarak
sunulmaktadır.
Özelleştirme, bu programlarda ekonomik büyümenin ön
koşulu olarak sunulmakta ve kalkınmada başat rolü
üstleneceği vurgulanmaktadır.
Ancak madalyonun diğer yüzüne bakıldığında azgelişmiş
ülke şirketlerinin uluslararası şirketlerle rekabet
gücünün yetersizliği nedeniyle yerli yatırımcılar
yerine uluslararası şirketlerin bu ülkelerde yeni
pazarlar edineceği görülecektir.
Aynı zamanda yeni kalkınma programında yer alan
sosyal sermayenin güçlendirilmesi kararı yine sivil
toplum örgütlerine dayandırılmaktadır. Sosyal
sermayenin geliştirilmesiyle yoksulluğun azalacağı
varsayımından hareket eden yeni kalkınma vizyonunda,
sosyal sermeye kavramı, bireylerin özel yaşam
alanlarındaki dayanışma ve yardımlaşma ağları olarak
ifade edilmekte, etnik bağlar, aile ve komşuluk
ilişkileri cemaatler temelindeki geleneksel
ilişkilerin geliştirilmesi gerekliliğini
öngörmektedir.
Dünya bankası yoksulların sosyal kurumlarını inşa
etmek gerektiğinden söz ederken, sosyal sermeyenin
dış destek kullanarak yaratılmasını ve
geliştirilmesini gerekli görülmektedir. Bu dış destek
sivil toplum kuruluşları ve dinsel örgütler
aracılığıyla sağlanacaktır. (Özdek,2003)
Bu karar bir yandan olumlu bir biçimde sivil
toplumun güçlenmesi, dayanışma ve bağlılığın artması
gibi görünürken öte yandan kişisel alanları bile
sosyal sermaye olarak görmekte, sosyal devlet
anlayışını sivil toplum kuruluşlarına devretmekte,
yoksulluk sorununun çözümünü yine yoksula
bırakmakta, geleneksel iktidar yapılarının korunması
ve değişimin geleneksel çizgide oluşmasını teşvik
etmekte, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla bu
anlayışın yaygınlaşması sağlanarak, amaca ulaşılması
hedeflenmektedir.
Bütün bu programların hayata geçirilmesi sırasında
programların insani tarafını vurgulayacak ve gerçeği
yanılsamaya dönüştürerek uluslar arası sermayeyi
aklayacak ve çalışmaları meşrulaştıracak aktör olarak
sivil toplum kuruluşları seçilmiştir.
Sivil toplum kuruluşlarının bilinen işlevi sivil
toplumun sesi olmak ve gerçekleri vurgulamakken, bu
işlev sisteme payanda olarak sesin yükselmesini
önlemek ve toplumsal talepleri en aza indirgemeye
dönüşmüştür.
Halen yoksullukla ya da yoksulluğun sonuçları ile
ilgili çalışmalar yürüten pek çok sivil toplum
kuruluşu uluslararası yardım programlarının
projecilerine dönüşmüş ve sosyal devlete alternatif
olmuşlardır. Artık devletin kalkınmada öncelikli
olarak yerine getirmekle yükümlü olduğu sosyal
işlevleri giderek sivil toplum kuruluşları
yüklenmektedir.(Yıkılmaz,2003)
Daha demokratik yapılar diye öne çıkan söylemler,
piyasa sisteminin varlığının devamı için uygun
siyasi yapıyı oluşturma amacını gerçekleştirmeye
çalışmaktadır. Çünkü neo-liberal ideolojinin esas
unsurlarından biri devletin iktisadi alana kaynak
dağılımı ve sosyal güvenlik amacıyla müdahalesine
karşı çıkması ve sosyal devlet anlayışını
reddetmesidir.
Demokratikleşme ya da yoksulluğu azaltma adı
altında sivil toplum kuruluşlarına verilen destek
aslında neo-liberal politikaların yerelleşmesine ve
yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.
Manipulasyonu çok daha kolay olan sivil toplum
kuruluşlarına destek verilerek sosyal devletten
boşalan yerlere STK'ların yerleştirilmesi hem
kaynak-fmansman rahatlığı yaşayan sivil toplum
kuruluşlarının çıkarlarına hem de uluslar arası
sermeyenin amaçlarına hizmet etmektedir. Ki bu
boyutunu ele aldığımızda sivil toplum örgütleri için
katılımcılık ve katılımcılığın gerçeklik boyutları da
tartışılmalıdır.
Sivil Toplum Kuruluşları ve Katılımcılık
Sivil toplum kuruluşlarında 2 tip
katılımcılıktan
söz edilebilir.
1. Örgüt içi katılımcılık
Sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarına kendilerini
adayan kişilerin temel özelliğini uzun süre
gönüllükleri ve en azından hayırseverlikleri olduğu
düşünülmüştü. Ancak sivil toplum kuruluşlarının
faaliyetleri kurumsallaştıkça, nispeten gayri resmi
bu örgütlenme çerçevesine bağlı kalması imkansızlaştı.
Çünkü gönüllü faaliyetleri dışlamamakla birlikte
kalıcı bir çekirdek oluşturmak gerekiyordu. Sivil
toplum kuruluşlarının çalışmalarının niteliği gereği
bu çekirdek genel olarak orta sınıflardan
gelmektedir. Bu kişilerin çok karakteristik, ideolojik
çizgileri vardır. Bu çizgide verilen öncelik ekolojik
kaygılar, demokrasi, kişisel değerlerin öne
çıkarılması ya da tam tersine politik
radikalleşmedir. Dolayısıyla halk sınıflarından
kişiler bir sivil toplum kuruluşunda görev aldığında
bu genel olarak orta sınıfa geçişin bir imkanıdır.
Onlar için gerçek bir toplumsal terfi söz konusudur
2. Halk Katılımı
Sivil toplum kuruluşlarına önemli miktarda kamu
kaynağı tahsis edilmesi toplum üzerinde önemli
sonuçlar yarattı. En göz önünde olan durum sivil
toplum kuruluşlarının çoğalmasıdır. Uluslar arası
finansmanın artmasına bağlı olarak kurulan çok sayıda
sivil toplum kuruluşu bu kaynakları paylaşma imkanına
ve devlet kurumlarının işlevlerindeki daralma
ölçüsünde de bu kaynaklardan yararlanma
zorunluluğuna yanıt veriyordu. Uluslararası bağış
kurumlarının müşterisi olma rekabeti içinde sivil
toplum kuruluşlarının temsil ettikleri çeşitli bakış
açılarının büyük bir bölümü yok oldu. Adı geçen
rekabetin görünümlerinden biri de doğrudan doğruya
yoksullarla çalıştıkları bahanesini öne süren sivil
toplum kuruluşlarının uluslar arası bağış kurumlarının
desteğini de alarak daha önce halk örgütlerine ait
olan politik alanı gasp etmeleridir. Bu örgütler;
sendikaları kooperatifler, yerel halkın
federasyonları, emekçilerin, köylülerin politik
mücadelesinden doğmuştu. Ve ulusal hükümetler
karşısında bu kesimlerin politik ifadelerinin
başlıca aracıydılar.
Yapısal uyum programlarının ardından devlet
organlarının daralması, bu organların halk
örgütlerinin taleplerine yanıt verme kapasitesini de
daralttı. Halkın devlet politikalarını etkileme
potansiyelini azalttı. Uluslar arası bağışçı
örgütlerin toplumsal refahın arttırılması ve
yoksulluğun hafifletilmesi adına sivil toplum
kuruluşlarının finanse etme tercihi ki bu tercih
yoksullara ulaşmada en etkin kuruluşun sivil toplum
kuruluşları olduğu olgusuna dayanıyordu. Bu
yoksulların politik tecridini arttırdı. Sivil toplum
kuruluşları 1980'li yıllarda yaşanan politik halk
hareketlerine katılmakta pek istekli olmadılar. Tüm
bunlar kalkınmayı yoksulların kendi yaşamları
üzerinde söz sahibi olmak için gösterdikleri
çabalardan kaynaklanan bir süreç olarak gören bakış
açısı ile pek uyumlu değildir.
Yerelleşme
Yeni kalkınma vizyonunun üçüncü ilkesi olan
"yerelleşme" ile ilgili reformların temel amacı,
değişen istihdam biçimlerine karşı yanıt verebilme
isteği, aynı zamanda uzun dönemli işsizliğin neden
olduğu sosyal dışlanmanın önlenmek istenmesidir. Bu
oluşuma eş anlı olarak yerel işbirliği olarak
adlandırabileceğimiz sosyal tarafların ve diğer
grupların katıldığı sorunlara yerel düzeyde somut
çözümlerin arandığı bu süreç eşlik etmektedir.
Ulaşılmak istenen amaç sistemlerin etkinliğini
arttırarak, daha uyumlu bir işlerliğe kavuşturulmasını
sağlamaktır.
Performans hedefleri ile uyumlu yönetim
anlayışının kurumlar üzerinde yeni baskılar yarattığı
savunulmakta yaratıcı,, sorun çözücü karakterleri
ağır basan kurumlar haline getirilmesine
çalışılmaktadır. Bu noktada temel çözüm olarak yerel
uyumun sağlanması yönünde yapıların oluşturulması öne
sürülmektedir.
Hükümetler, sosyal dışlanma ve refah devletine
bağımlılığı azaltmak için geliştirdikleri
stratejilerin sonucuna ulaşması yönünde temel bir
engel olan iletişim eksikliği gidermek için yerel
kuruluşlarla ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte
ortak bir gündem yaratmak için önemli çabalar
göstermektedirler. Bu anlayış yerel uyuma, aynı
zamanda çeşitli yerel komitelerin gelişimine etki
etmekte ve böylece istenilen esneklik sağlanmaktadır.
Sonuçta daha esnek kurumsal düzenlemeler, daha yerel
istihdam politikalarının temel unsuru olmaktadır.
Bu noktada yerel boyutun artan öneminden beklenen
yararlar şu şekilde sıralanmaktadır.Yerel aktörlerin
kendi bölgelerinde sorunlarını tanımlamak ve
anlamak, temel başvuru kaynaklarını oluşturmak, ulusal
ve yerel kuruluşların oluşturduğu programların bir
bütünlük içinde uygulanması sonucu sinerjinin artması
ve politik oluşumlarının etkinliliğinin artmasıdır.
Bunun yanı sıra yerel istihdam programlarının
beraberinde getirdikleri bir takım dezavantajlar da
bulunmaktadır. Bu noktada söz konusu hizmetlerin
etkin işlerliğinin sağlanamamasının bölgeler
arasında eşitsizliği arttıracağı bu ortaklık
anlayışının, bazı ortaklar tarafından sorumluluğun
diğerlerine olanak sağlayan kötü kullanımlara yol
açabileceği, bu işbirliği anlayışının oldukça yüksek
dayanışma yetisi gerektirdiği bunun sağlanamaması
durumunda ise istenilmeyen bir başka bürokrasinin
oluşacağı öne sürülmektedir.
Kalkınma gündeminin yerelleşmeye yönelmesi, her
ülkenin ve yerel birimin sunduğu farklı fırsatlara
göre yatırım yapılması ve kredi açılması anlamına
gelmektedir. Bu anlamda yeni strateji, eşitsiz bir
"kalkınma" anlayışına dayanmaktadır. Kuşkusuz
1950'ler sonrasında gündeme gelen kalkınma
stratejileri de eşitlikçi değildir. Ancak önümüzdeki
dönem için saptanan yeni strateji, üçüncü dünyanın
kendi içinde de eşitsizliği arttırma
potansiyeline sahiptir. Kalkınma gündeminde
yerelleşmenin asıl anlamı ise, üçüncü dünya
ulus devletlerinin rolünün azaltılmasında
odaklanmaktadır.
Daha fazla yerellik, üçüncü dünya hükümetlerinin
kalkınmadaki rollerini ortadan kaldırmaya ve yerel
birimlerle uluslararası sermaye arasında doğrudan
hiyerarşik bağlar kurmaya yönelmiştir. Bu çerçevede
yeni strateji , üçüncü dünya ulus devletlerinin kendi
ekonomileri ve hakları üzerindeki denetimini kabul
eden 1945 sonrasındaki sistemden kopuş sürecini
hızlandırabilecek ve sermayenin bugünkü ihtiyaçlarına
cevap veren bir uluslar arası sistemin örgütlenmesine
katkıda bulunabilecektir (Özdek,2003).
Bu açıdan bakıldığında sivil toplum kuruluşları
aracılığıyla sorunlar yerelleşmekte ve sorunların
mikro boyutta çözümü yoluna gidilmektedir. Mikro
düzeyde sorunların çözülebileceği yanılgısryla makro
düzeyde sorunların asıl nedenleri göz ardı
edilmektedir. Bu nedenle de yoksullukla mücadele
ettiğini söyleyen sivil toplum kuruluşları yoksulluğun
sonuçları ile ilgilenmekte ve yoksulluğun asıl
nedeninin anlaşılmasını engellemektedirler. Bu yolla
sorunların yerel boyutlarda kalmasını sağlarken diğer
taraftan da toplumun apolitize edilmesine araç
olmaktadırlar.
O HALDE NASIL BİR SİVİL TOPLUM KURULUŞU?
Yoksullukla çalışan mevcut STK' lar,
yoksulluğun ortaya çıkışının asıl nedenleri ile
değil, yoksulluğun çıktılarıyla ( örneğin; korunmaya
muhtaç çocuklar, sokak çocukları, evsizler, giyinme ve
barınma sorunları gibi sorunlarla) uğraşmaktadırlar.
Ancak STK'ların bu çalışma yöntemleri asıl sorunu
çözmemekte aksine günü kurtarmaya yönelik politikalar
üretmelerine neden olmaktadır. Asıl olması gereken
sorunun kendisi ile uğraşmaktır. Bunun için de
yoksulluğun meydana getirdiği sorunları yaşayan asıl
kitleyi yani yoksulları dışlamadan bir örgütlenme
şeklinin benimsenmesi gerekir. Bu örgütlenme
şeklinde bireysel yoksullukların ve sorunların
giderilmesi yerine toplumsal yoksulluk sorununun
giderilmesi ile uğraşılmalıdır. Ayrıca yoksullardan
oluşan STK'ların eşgüdüm ve işbirliği içinde
hareket etmeleri önemlidir. Ancak böyle bir
hareket evrenselleşerek küreselleşmenin alternatifi
olabilir.
Yoksulların politik karar alma süreçlerine
katılımı ülkelerin kalkınmasının geleceğidir. Böyle
bir katılım, ulusal ve yerel kalkınmayla ilgili
kararlar için gereklidir. Bu nedenle, sürecin
demokratikleşmesinden yana olan ve yoksulluğu eksen
alan bir kalkınma desteklenmelidir. Ayrıca bu
yoksulluk örgütlenmeleri ekonomik eşitsizliklerin
cehennemi döngüsüne ve doğanın tahrip edilmesine dur
diyebilecek kalıcı kalkınmayı ve demokrasiyi
destekleyen politik kurumsal reformların
savunulmasında başı çekmelidir.
Yoksulların karşı karşıya kaldıkları ağır
sorunlar, anti demokratik hükümet sistemlerine ve
kalıcı olmayan, işe yaramaz, uygunsuz ve eşitsizlik
yaratan kalkınma stratejilerinin uygulanmasından
kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla kalıcı kalkınmanın getirdiği
kazanımlarm hakkaniyetli bir şekilde yeniden
dağılımını sağlayacak stratejiler oluşturulmalıdır.
Bu stratejiler, dünya ticaret sisteminde revizyon ve
askeri harcamaların kısıtlanması şeklinde
öngörülebilir.
STK'lar çevrenin, ekonominin, ve toplumun
tahribine yol açan kurum ve politikalar karşısında
eleştirel tavır sergilemelidirler.Örneğin doğal
kaynakların çıkarılmasında ve çevrenin tahribindeki
rolleri nedeniyle uluslar arası şirketlere de
eleştiriler yöneltmelidirler. Uluslar arası mali
kuruluşları da ülke ekonomilerine ait kaynakları
uluslar arası şirketlerin sömürüsüne açtıkları için
eleştirmelidirler.
STK'ların demokrasiyi ve kalıcı kalkınmayı
harekete geçirebilmeleri, ağ şeklinde örgütlenmeleri
için, hükümetlerle ilişkilerini düzenlemeleri, bölge,
vilayet, ilçe, ve mahalle düzeyindeki kalkınma
planlaması komitelerine katılmaları, ekonomik bakımdan
kendine yeterliliği desteklemeleri, üyelerini
seferber etmeleri, yapılandırmaları ve üye
sayısını arttırmaları önemlidir. Bunları yapmadıkları
taktirde demokratik potansiyelleri sınırlı kalacaktır.
Sivil Toplum Kuruluşların en yoksul grupların lehine
baskı uygulamak, onlar adına hareket etmek, devlet,
bürokratlar ve yerel seçkinler iktidarına karşı
alternatif bir gücü temsil etmek için kalkınma amaçlı,
özerk taban örgütlerinin ve sivil toplum
kuruluşlarının yoğun bir ağının bulunması şarttır.
Taban örgütlerinin baskı uygulayabilmesini
sağlamak ve hükümetleri taban örgütlerinin eylemlerine
minnettar kalmaya zorlamak amacıyla, ayrıca bu
örgütlerin örgütsel, teknik ve yönetim kapasitesini
güçlendirmek için sivil toplum kuruluşlarının eylemde
bulunmasına ihtiyaç vardır. Öte yandan, sivil toplum
kuruluşları taban örgütlerinin kapasitesini
güçlendirerek ve geliştirerek, bu örgütlerin, özgül
yerel koşullardaki kaynakları yönetebilmelerine ve
denetleyebilmelerine de imkan tanımadırlar.
(Gordon,2001:167-187)
KAYNAKÇA
1. Başkaya, F.(2003) "Sivil Toplum ve Sivil
Toplum Kuruluşları Söylemi",Özgür Politika,
www.ozgurpolitika.org/allhab.htlm.. 15,08,2003
2. Başkaya,F.(2003) "Emperyalizmin Yeni
Gözdeleri STK'lar" Özgür Forum,
www.ozgurpolitika.org/allhab.htlm. 04/06/2003
3. Corsino,D.(2001) "Uluslararası
İşbirliğinde STÖ'lerin Payı, Sivil Toplum
Örgütleri,
Uluslararası İşbirliğinde Sivil Toplum
Örgütleri" , Sivil Toplum Örgütleri Neoliberalizmin
Araçları mı Halka Dayalı Alternatiflerin mi ?
Çev. Işık Ergüden, Demokrasi Kitaplığı, İST.
4. Eser,U. (1993) "Türkiye'de Sanayileşme" İmge
Kitapevi,ANK.
5. Gordon, S. (2001) "Meksika'da STÖ'lerin
Politika Kültürü", Sivil Toplum Örgütleri
Neoliberalizmin araçları mı Halka Dayalı
Alternatifler mi?, Çev. Işık Ergüden, Demokrasi
Kitaplığı, İST.
6. Güven,S. (1995) "Sosyal Politikanın Temelleri"
Özge Kitabevi, I. Basım,Bursa.
7. Özdek, Y. (2003) "Küresel Yoksulluk ve
Küresel Şiddet Kıskacında İnsan Hakları"
TODAİE,
http://www.sendika.org//makale/yozdek/yoksulluk/todaie.htlm
23,06,2003
8. Tosun Erdoğan, G. (2001) "Demokratikleşme
Perspektifinden Devlet-Sivil Toplum İlişkisi -
Türkiye Örneği" Alfa Yayınevleri, İST.
9. Yıkılmaz,N. (2003) "NGO" Sosyal Araştırmalar
Vakfı,
http://www.sav.org.tr/. 26,03,2003


|
|