ENGELLİLİĞİN PSİKOSOSYAL BOYUTU ÜZERİNE
PROF. DR. Orhan DOĞAN İLE BİR SÖYLEŞİ
(2007 Şubat)
Engellilik bir toplumsal olgu olarak iç içe geçmiş birçok
sorunla toplumsal ilişkilere yansımaktadır. Bu nedenle de birey yaşamı
üzerinde geriletici bir etkiye neden olmaktadır. Engellilik ve onun
özgüllüğündeki sosyal sorunların çözümündeki yaklaşımlar ise engelli
bireyin insanca yaşamı için gerekli düzenlemelere yönelik olduğunda ancak
rasyonel bir nitelik alabilmektedir. Bu durum ise toplumsal politikayı
zorunlu kılmaktadır. Söyleşimizde engelliliğin çeşitli yönleriyle
bireyde-ailede yarattığı olumsuzlamaların başında gelen psikososyal
gerçekliklere birey ve aile temelinden eğilmeyi düşündük.
Sorularımızı yönlendireceğimiz Orhan DOĞAN, sevginin, insanlığın,
dostluğun, değer yitiminin bu değin çokça hayatımıza girdiği, içimizdeki
barışa bile müdahale ettiği günümüz koşullarında insan olabilmenin onuruna
ve erdemine ulaşmış bir akademisyen, psikiyatrist, bir bilge insan…
Cumhuriyet Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanlığı, bir ve birden
çok yazarlarla on kitap, uluslararası dizinlerde de yer alan Anadolu
Psikiyatri Dergisi’nin yayın yönetmeni ve birçok bilimsel dergide danışma
kurulu üyesi bir erişkin Psikiyatrisi profesörü…
Aziz ŞEKER: Anne-babalardan başlayalım isterseniz. Anne-babanın
engelli çocuğa tepkileri duygusal temelde nasıl bir örüntü
sergilemektedir? Engelli bir çocukla başlayan o ilk yaşam deneyiminin
sıkıntılarından söz eder misiniz?
Orhan DOĞAN: Toplumumuzda anne-baba olmanın batı toplumlarındaki
erişkinlere göre farklı bir anlamı vardır: Anne-baba olmak “insan yerine
konmak”tır, toplumda bir statü edinmektir, geleceğini güvence altına
almak/yaşlılık yıllarını kurtarmaktır, anne açısından evliliğini güvence
altına almaktır. Bunun sonucunda anne-baba çocuğuna büyük ölçüde duygusal
yatırım yapar. Oysa Batı toplumlarında çocuğa bu yüklerin yüklendiği pek
görülmez.
Anne-baba adayları doğumdan önce çocuklarıyla ilgili düşler kurar,
yetiştirme biçimini belirler, eğitim planları yapar, hatta mesleğini bile
belirler. Bu düşlerde doğal olarak çocukları iyi, sağlıklı,
güzel/yakışıklı, zeki, akıllı, başarılı bir insandır. Çocuk bu duygu ve
düşünceleri taşıyan anne-baba ortamına doğar.
Anne-babanın çocuklarının engelli olduğunu öğrenme zamanı engelin
niteliğine göre değişir. Örneğin, doğuştan anomalilere bağlı fiziksel
engel yaratan bir durum ilk görüşte fark edilebilirken, zihinsel
engellilik yaratan bir durum birkaç yıl sonra fark edilebilir ya da
öğrenilebilir.
Çocuklarının engelli olduğunu öğrenen anne-babaların tepkileri, bu
tepkilerin gelişme süreci ve aşamaları kabaca birbirine benzer.
Tepkilerinin süresi ve şiddeti değişebilir. Anne-babaların bu durumu ilk
öğrendiklerinde yaşadıkları, bir kriz durumudur. Tepkileri gözden
geçirdiğimizde, yaşananlar Elizabeth Kübler-Ross’un formüle ettiği ve
açıkladığı ölüme karşı gösterilen tepkilere benzer.
Anne-babaların ilk tepkisi şok ve yadsımadır. İlk anda ne olduğunu
kavrayamaz, donup kalabilirler; ancak kötü bir şeyler olduğunun
farkındadırlar. Duyduklarına inanamazlar, tanının yanlış olduğunu
düşünürler; olduğu söylenen engellilik durumu kendi çocuklarında yoktur,
olamaz. Güvendikleri kişilere, farklı hekimlere ve farklı kurumlara
başvururlar. Bunları yaşarken yoğun bir çaresizlik ve ümitsizlik
içindedirler.
Anne-babalar kendilerine, eşlerine, kaderlerine, tüm insanlara öfke
duyabilir; Allah’a isyan edebilir. Bu durum milyarlarca insanın içinde
neden kendilerini ve onların çocuklarını bulmuştur? Bu kendilerine verilen
bir ceza mıdır? Eğer cezaysa, suçları nedir?
Anne-babalar olan biteni, bu durumun nedenlerini anlamaya çalışır.
“Suçlama/ suçlanma ve keşke”ler başlar. Kendilerini, eşlerini, sağlık
çalışanlarını suçlayabilirler. “Keşke, hamilelikte bir tek sigara bile
içmeseydim.”, “Keşke hamilelikte daha sık kontrole götürseydin.”, “Keşke
ona vurmasaydın.”, “Keşke rahatsızlandığında hemen hastaneye götürseydik.”
Bu “keşke”ler ve “suçlama”lar yaşadıkları suçlanma duygusunu azaltmaya
yardım eder. Bu süreçte anne-babalar çocuklarının durumundan utanabilir,
çevredekilerin kendilerini suçlayacağından ya da çocuklarına karşı olumsuz
tutum göstereceklerinden çekinebilirler. Kendilerini ve çocuklarını eve
kapatabilirler.
Anne-babalar kabul etmeseler de ortada bir sorun vardır ve doğum
öncesindeki düşlerinin gerçekleşmesi tehlikeye girmiştir. Bu tam anlamıyla
bir düş kırıklığı yaratır. Kayıp duygusu, geleceğin belirsizleşmesi,
sıkıntı, ruhsal acı, çaresizlik, ne yapacağını bilememe, benlik
saygılarında düşme yaşarlar. Sonuçta toplumsal ilişkilerde azalma, klinik
olarak depresyon ortaya çıkabilir.
Aileler bu duygu ve düşünceleri yaşarken ve durumu anlamaya çalışırken
yavaş yavaş gerçeği kabul etmeye başlarlar. Engellilik hakkında daha çok
bilgi sahibi olmuşlar; korkuları, endişeleri, ümitsizlikleri ve olumsuz
duyguları azalmaya başlamıştır. Çocuklarının durumunu anlamaya daha hazır
duruma gelmişlerdir. Çocuklarına yardım etmek, engeliyle baş etmesini ve
yaşamını normal biçimde sürdürmesini sağlamak isterler. Hekim ve diğer
ilgililerle, Allah’la uzlaşma yolları ararlar; adak adarlar. Yardım
alabilecekleri tüm kişi ve kurumları öğrenirler, ararlar; artık
işbirliğine hazırdırlar.
Görüldüğü gibi, bu süreç çok zorlu ve görece uzun bir süreçtir. Bu sürecin
kısaltılması ve hafif düzeyde atlatılmasında, ailelere engel yaratan
durumun kim tarafından, nerede, nasıl söylendiği önemlidir.
Aziz ŞEKER: Biliyoruz ki, engellilik doğuştan olduğu gibi sonradan
da gerçekleşebiliyor. Anne-babalar, ‘çocuğa’ nasıl yaklaşmalıdırlar?
Engelli çocuklarını değerlendirirlerken izlemeleri gereken yolda nelere
dikkat etmeleri gerekir?
Orhan DOĞAN: Engelliliğin sonradan oluştuğu durumlarda da yaşanan
süreç yukarıdakine benzer. Aradaki fark suçlanan kişi, kurum ve olaylarda;
engelli kişiye bakış açısında ve tutumlardadır.
Doğuştan engelli çocuğu olan anne-babalar kimi zaman çocuğu suçlayıp onu
kendilerine verilmiş bir ceza gibi görebilir. Eşler birbirini
suçlayabilir, bu çocuğun kendilerine ve diğer çocuklarına zaman
bırakmadığından, yük olduğundan yakınabilir. Böyle ailelerde ilişkiler
bozulur. Çocuğa karşı ilgisiz, reddedici bir tutum gösterilebilir, ihmal
edilebilir, çocuğun bakımı zorunluluk olarak görülebilir ve sonuçta aile
üyeleri tükenmişlik duygusu yaşar.
Doğuştan engelli çocuğu olan anne-babalar kimi zaman ağırlıklı olarak
kendilerini suçlayabilir. Hamileliğin başlangıcından engellilik durumunu
öğrendikleri zamana dek geçen sürede yaptıklarını/yapmadıklarını gözden
geçirirler, varsa hatalarını/suçlarını bulmaya çalışırlar. Öfke duygusu
daha çok kendilerine yönelmiştir, kendilerini suçlarlar. Bunun sonucunda
sıkıntı, kendilerini suçlu ve ezik görme, içe kapanma, toplumsal
ilişkilerde azalma görülebilir. Zamanlarının büyük bölümünü engelli
çocuklarına ayırır, ona karşı aşırı düşkün ve özverili davranır,
yaşamlarının odak noktasını engelli çocukları oluşturur ve yaşamlarını bu
çocuklarına adayabilirler.
Sonradan engelli bireylerin aileleri, engeli oluşturan kişi, kurum ya da
olaya bağlı olarak suçlanma yaşamayabilirler. Ancak şok, kabullenmede
güçlük, “keşke” dönemi, kayıp duygusu, depresyon, kabullenme ve çare
aramayı benzer biçimde yaşarlar. Bazı ailelerde engel durumu kenetlenmeye
yol açabilirken, bazı ailelerde bireysel özelliklere bağlı olarak aile
ilişkilerini bozabilir.
Aile bireylerini ve aile ilişkilerini bu kadar çok etkileyen bir durumda
anne-babaların tutumları, davranışları, sorun çözme ve stresle baş etme
yetileri hem engelli çocuk için, hem de diğer çocuklar için önem taşır.
Çünkü çocuklar için ilk ve en önemli özdeşim örnekleri anne ve babadır.
Çocukların kişilik özelliklerinin gelişmesinde, ortaya koydukları tutum ve
davranışlarında, duygu ve düşüncelerinin anlatımında, sorun çözme ve
stresle baş etme güçlerinin gelişmesinde anne-baba ile ilişkiler ve erken
çocukluk yaşantıları önemlidir. Bu nedenle anne-babaların engelli
çocuklarıyla konuşurken, ona hitap ederken ve davranışlarında daha
dikkatli olmaları gerekir.
Anne-babaların engelli çocuklarını değerlendirirken olabildiğince nesnel
ve gerçekçi olmaları önemlidir. İlk aşamada tanının yanlış olabileceğini
düşünmeleri ve tanıyı doğrulama/yalanlama girişiminde bulunmaları
doğaldır. Ancak kabullenme, çare arama aşamasında duygularından sıyrılmaya
çalışıp gerçekçi biçimde düşünmeleri, çözüm aramaları ve çaba göstermeleri
beklenir. Çünkü engelli çocuklarına yardım edebilmeleri için acıma,
acındırma, suçlama/suçlanma gibi duygularını bırakmaları ya da en aza
indirmeleri gerekir.
Aziz ŞEKER: Engelli bireylerin ruhsal durumuna eğilelim bir de,
yaşamlarına... Engelli bireyler ne tür sorunlarla karşılaşırlar, ne tür
sorunlar yaşarlar? Toplumda karşılaştıkları riskler? Psikososyal
yaşantıları…
Orhan DOĞAN: Doğuştan engelli bireyler zamanla ya bazı hareketleri
yapamadıklarını, ya anlama ve kavrama güçlüklerinin olduğunu ya da
görünüşlerinin diğer çocuklardan farklı olduğunu anlarlar. Bedenlerinin
görünüşünden hoşnut olmayabilirler, beden imgeleri bozuk olabilir. Önemli
olan diğer çocuklardan ya da kardeşlerinden farklı olduklarıdır. Bu
farklılığa toplumun tepkisi farklı olabilir: Alay etme, acıma, ad takma,
dışlama gibi. Bu tepkilere göre insanlara karşı öfke duyma, insan
ilişkilerinde azalma ya da bozukluk olabilir. Engelinden ve toplumun
kendisine karşı tutumundan dolayı kendine acıma duygusu, içe kapanma, işe
yaramama ve yetersizlik duygusu, kendine güvensizlik, endişe, korku,
ümitsizlik görülebilir. Girişim yetersizliği, yeni ortamlara girmekten
çekinme, yalnızlığı yeğleme, bireysel etkinliklere yönelme, uyum sorunları
ortaya çıkabilir. Geleceğini planlamaktan kaçınabilir, gelecekle ilgili
belirsizlikler onu korkutabilir. Engel yaratan durumun niteliğine göre
çeşitli biçimlerde cinsel sorun yaşayabilir. Engelli çocuklara/bireylere
anneleri bakıyorsa, doğal olarak anneye daha yakındırlar. Burada önemli
olan bu yakınlığın bağımlılık düzeyine ulaşmamasıdır. Anneler çocuklarının
gerek davranışsal, gerekse toplumsal işlevler açısından bağımsız
olmalarına destek olmalıdır.
Sonradan engelli bireyler bir organ ya da işlev kaybı nedeniyle kayıp
duygusu yaşarlar. Engeli oluşturan nedene yönelik öfke duygusu yaşarlar.
Öfke tüm insanlara yayılabilir, onları düşman gibi görebilirler.
Kaybettiklerine üzülme, kendine acıma, sıkıntı, endişe, çaresizlik,
kendine ve diğer insanlara güvensizlik, içe kapanma, üretken olamayacağı
korkusu, cinsel sorun görülebilir. Toplumsal yönden ilişkilerde azalma,
hırçınlık, inatçılık, olumsuz tutum, saldırganlık; okul ya da iş
başarısında düşme, iş bulma ya da işi sürdürme güçlüğü; gelecek endişesi
yaşayabilirler. Bu bireylerde bağımsızlık-bağımlılık ikilemi önemli bir
sorundur: Bir yandan bağımsız davranmak isterler, bir yandan bağımsız
davranamayacaklarından korkarlar; bağımsızlıklarının desteklenmesi
önemlidir.
Aziz ŞEKER: “Yaşam, gelişim, korunma, katılım” yaşam niteliğine
yansıyan önemli hak kategorileri. Evet, bir takım engelli hakları var.
Kullanımında sorunlar yaşansa da. Toplum temelli engeller söz konusu
olduğu gibi olanaklar ve kaynaklarda da yetersizlikler var denebiliyor
bazen. Hiç de samimi bir bakış açısı değil oysa bu! Adaletsizlik
paylaşımla ilintili olsa gerek. Bu hak kategorilerini arka plana alarak
değerlendirecek olursanız; Türkiye’de engelli olgusuna bakış sizce yeterli
mi? Ayrıca toplum bu olguyla yüzleşebildi mi? Acıma duygusundan, o
adaletsiz bakıştan sıyrılıp da…
Orhan DOĞAN: Dünya’da engelli bireylerin toplumdaki oranının %10-12
arasında olduğu kabul ediliyor. Ne mutlu bize ki, bu boyutta bir sorunumuz
yok (!): Sokaklarda bu oranda engelli birey görüyor musunuz? Doğrusu,
ülkemizde engelli bireylerin oranının bundan daha yüksek olduğuna
inanıyorum. Bunu anlamak için akraba evliliklerini, yetersiz sağlık
koşullarını, trafik kazalarını düşünmek yeterli olur.
Engelli olsun, ya da olmasın, tüm ülkelerde “sağlıklı yaşama hakkı” tüm
insanların en temel haklarından kabul edilir; ülkemizde de. Sağlıklı
yaşama hakkını yaşam kalitesi temelinde düşünürsek, bunu ancak gerçek
anlamda işleyen “sosyal devlet” sağlayabilir. Bunu beklemek de, istemek de
herkesin hakkıdır.
Türkiye’de engellilik konusunun toplumun gündeminde yeterince yer almadığı
kanısındayım. Genellikle bir engelli bireye sahip olan aileler konuyla
ilgilenmekte, engellilere yönelik çözüm üretmeye çalışmaktadır. Ancak
gelir dağılımının çok bozuk olduğu göz önüne alındığında, ailelerin
çoğunun kaderiyle baş başa kaldığı, ilgilenen ailelerin oranının çok düşük
olduğu söylenebilir. Engelli sorunu genel olarak insan haklarından, sosyal
devlet ilkesinden, adil gelir dağılımından soyutlanamaz. Oysa ülkemizde
engellilerin işe yerleştirilmesiyle ilgili hükümler taşıyan yasa olsa da,
yürütmeyle görevli birimler buna uymamaktadır. Örneğin, başbakanlıkta tek
bir engelli çalıştırılmazken, bakanlıklardan da salt enerji bakanlığı
yasaya uymaktadır. Bu örnek bile engelli konusuna bakış açımızı göstermeye
yeterlidir.
Gözlemlerime göre, toplumumuzun engelli konusuyla yüzleşebildiğini
söylemek çok güç. Genellikle engelli bireyler suçlu, günahkar gibi
görülmektedir. Toplumun tutumu daha çok acıma, onları dışlama, alay etme,
aşağılama biçimindedir. Engellilerin yaşam kalitesini iyileştirecek bilgi,
düzenleme, çaba ve istek görülmemektedir. Buradaki temel sorun parasal
kaynaktan çok, zihinsel yetersizlik, bilgisizlik ve hazır olmamadır.
Aziz ŞEKER: Ruh sağlığı hizmetleri açısından olsun diğer toplumsal
koruma düzenlemeleri açısından olsun bu sosyal sorun alanıyla ilgili
olarak neler yapılmakta ve neler yapılabilir?
Orhan DOĞAN: Ülkemizde bu konuda yapılanlar engel alanlarına göre
farklılıklar göstermektedir. Görme ve işitme engellilere yönelik hizmetler
diğer engel alanlarına göre daha çoktur, ancak yetersizdir. Son yıllarda
yerel yönetimler ortopedik engellilerle ilgili bazı düzenlemeler yapmakla
birlikte, genel anlamda yetersiz kalmaktadır. Zihinsel engelliler, duygu
ve davranış sorunları, yaygın gelişimsel bozukluklarla ilgili düzenlemeler
ve devlet desteği son yıllarda artmıştır; ancak bunların kötüye
kullanılmasıyla ilgili olarak süren incelemeler ve soruşturmalar vardır.
Çoklu yetersizliği olan çocuklar için hastane okulları çok yetersizdir.
Yasal düzenlemelerin yapılması ne kadar olumluysa, uygulamanın yaygın,
yeterli ve uygun olmaması o kadar olumsuzdur.
Engelli bireylerin çoğunda uyum sorunu, anksiyete, depresyon gibi ruhsal
sorunlar görülmekle birlikte, ruh sağlığı çalışanlarının bu alana ilgi
göstermedikleri söylenebilir. Oysa ruhsal destek, engelli bireylerin
bağımsız olmalarında, üretken olmalarında, yaşam kalitelerinin
artırılmasında, kendilerine güvenmelerinde, topluma uyum sağlamalarında
çok önemli yararlar sağlayabilir.
Aziz ŞEKER: Eğitim, sağlık, meslek, istihdam, sosyal güvenlik,
bakım, çevre, sosyal-kültürel-sportif etkinlikler, toplumsal yaşama özne
olarak katılım gibi yaşamı kolaylaştırıcı faktörler de dahil olmak üzere
nasıl bir toplumsal yapı engellilerin gereksinimlerine yanıt olabilir?
Gerçekçi ve uygulanabilir özellikleriyle sorunun çözümünde ne tür
önerilere, pratiklere öncelik verilmesi sizce daha uygundur? Toplumsal
yapı nasıl bir içerikte yapılandırılmalıdır ki, engellilik ve birçok
ayrımcılığın önüne geçilebilsin?
Orhan DOĞAN: Engelliliğin ve ayrımcılığın önlenmesinde her şeyden
önce sosyal devlet ilkesinin, insan haklarının, engelli haklarının, adil
gelir dağılımının, yeterli eğitim ve sağlık hizmetinin yaşama geçirilmesi;
zihinsel değişmenin sağlanması gerekir. Bu konuda en önemli görev yasama
ve yürütme organlarına düşmektedir.
Zihinsel değişme ile engelliliğin doğru ve gerçekçi tanınıp anlaşılması,
toplumsal önyargılardan kurtulunması sağlanmalıdır. Burada önemli olan,
engelli bireyin salt bir alanda bir engelinin bulunduğu, diğer insanların
başardıklarını başarabileceğini kabul etmektir. Bu kabul engelli bireyin
toplumsal yaşama katılmasını, duygu ve tutumlarda dengeli olmayı
sağlayacaktır.
Devlet ve onu oluşturan toplum engellilere sağlık, eğitim, sosyal
güvenlik, işe yerleştirme, spor, kültürel etkinlik alanlarında olanak
sağlarsa, engelli bireyler toplumun üretken ve uyumlu bireyleri olabilir.
Engellilerin yaşam kalitesini yükseltmek toplumun ve devletin görevidir.
Bunu sağlamak ve çeşitli olanaklar yaratmak için çeşitli engel gruplarına
yönelik uzmanlar yetiştirmek, onların uygun ortamlarda/kurumlarda
çalışmasını sağlamak gereklidir. Bugün engelli bireyler için gerek yeterli
ve uygun kurumların, gerekse uzmanların olduğunu söylemek güçtür.
Engellilerin eğitiminde normal eğitim kurumlarında normal sınıflarda
eğitim, ya da kaynaştırma eğitimi uygun olacaktır.
Engellilik konusu toplumun gündeminde yer aldığında, sorunlar tam
anlamıyla tanınıp üzerinde düşünülmeye başlandığında, çözüm üretilmeye
başlanacaktır. Unutmayalım ki, herhangi bir zamanda herkes engelli
olabilir.
Aziz ŞEKER: Teşekkürler Sevgili Orhan Hocam…