|
|
SOSYAL YARDIM VE
MEDENİYET
Sosyal Hizmet Uzmanı. Abdullah KARATAY
Hayatta her şeyin bir açıklaması
vardır. Yoksulluğun da. Ama hayatta her şeyin açıklamasının sahipleneni
yoktur. Mesela 'bir ve bölünmezliğe' hem kronolojik ve hem de mantıksal
olarak önceliği olan 'çok ve bölünmüşlük' bilgisinin sahibi olmadığı için
reel gerçeklikten uzak bir 'sosyal şizofreni' hali içinde yaşamaya devam
ediyoruz. Hâlâ hepimizi aynı toplumun üyesi sanıyoruz. Bize gerçekte
yaşamadığımız bu yanılsamanın 'hissini' yaşa-tan, yaşadığımız gerçeklikle
hayali ilişkimizi kurgulayan ideolojik aygıtların (medya vs.) iyi
işlemesidir.
Mesela suç 'son tahlilde' yoksulluktan kaynaklanır önermesi-ne hemen herkesi
ikna edebilme potansiyeline rağmen; yoksulluğu sosyal önlemlerle çözmeye
herkesi sahip kılmak ya da ikna etmek çok kolay görünmüyor. Çünkü yoksulluk
dolayımından gelen bütün görüntüler 'tehlikeli sınıfın' saldırgan,
patolojik, kendini sürekli tekrarlayan formuyla medyada işleniyor. Olup
biten sosyal patolojilerin altında yatan bir 'temel' değişken olduğu çok
anlatılmıyor. Sonuçta bu bilgi çoğunluğumuzu 'polis işini' yapmıyor
kıskacından, dar zihin koridorundan çıkarmıyor.
Devlet ve
polisi
Bu da bizi devleti göreve çağırmaktan, devletin polisini göreve çağırmak
olarak anlamaya mahkûm ediyor. Yani hâlâ haklar ve görevler esas olarak
kişisel mülkiyet ve güvenlik sınırında dolaşmaktadır. Oysa olgun bir
toplumda 'sosyal' haklar da temel yurttaşlık hakları olarak kamu tarafından
garanti altına alınır, alınmalıdır.
Devlet dediğimiz şey, Marshall'dan mülhem bir sınıflamayla, yurttaşlarının
medeni, siyasal ve sosyal hak ve yükümlülüklerini tanımlayıp ve gereğini
yaptığı zaman tam bir 'devlet'e evirilir. Ve tam bir devlet koşullarında
ancak tam bir toplumdan söz edebiliriz. Günümüz 'a-sosyal' yapılanma içinde;
yani sosyalin, yani temel toplumsal grup ve sınıfların 'çok ve bölünmüş
olduğu' koşullarda 'bir toplum'dan söz edemeyiz. Türkiye toplumu kendi
içinde bölünmüş birkaç alt toplum ve alt devlete bölünmüş bir görünümdedir.
Uluslararası zenginler sınıflamasına (artarak) giren Türk zenginlerinin
oluşturduğu 'toplum' bir başka toplumdur. O toplum kendi iç devletine de
sahiptir; kendi yaşam mekânları tamamen ayrıdır; toplumun vasatının
çocuklarını gönderdiği okullara çocuklarını göndermezler; toplumun vasatının
başvurduğu güvenlik güçlerinin güvenliği ile yetinmezler, aynı araçlara
binmezler, aynı yerlerde dolaşmazlar. Kısaca ayrı yerde doğup ayrı yerlerde
gömülürler. Bu 'toplum' artık ayrı bir toplumdur; ve hasbelkader yolu vasat
dünyaya düşerse muhtemelen karşılaştıklarını tanımayacak ve kendileri de
tanınmayacaktır. Çünkü büyük harfle yazılması gereken toplum ya da 'hayali
cemaat' realitede bölünmüş bir şeydir artık.
Sayıların dili
İktisadın sayılarla ilgili kısmı toplamda daha çok ürettiğimizi söylüyor.
GSMH dedikleri sayılar bizde ferahlık hissi yaratıyor! Ama birçoğumuzun
hayat kalitesinde hiçbir iyileşme yaratmıyor. (Ama iyileşme beklentisi
süreklidir!) Buradaki sayısal büyüme adeta bizi 'bölen' bir şeye dönüşmüş.
Ürettiğimiz şey arttıkça bölünüyoruz. Birbirimizden uzaklaşıyoruz;
yabancılaşıyoruz; karşılaştığımız yerlerde de (mesela Beyoğlu'nun kimi
namutena semtlerinde!) kap-kaçma yapıyoruz. Acaba çok zenginleşmekle; yani
dünya zenginler listesine çok 'kişi' göndermekle; kapkaç arasında; mala
karşı suçlarda artış arasındaki eşzamanlılık sadece bir tesadüf mü? Yoksa
bizi eşitlemede güçlü bir inisiyatif almayan 'ortak iyi'nin yapmadığı adil
paylaşımı kimileri kendi inisiyatifi ve kendi yöntemleri ile mi yapıyor? Bu
niyetle yapmıyorlar çünkü bu bilince sahip değiller. Ama buradan bir başka
bilinç çıkarmalıyız! Bundan anlamamız gereken birinci şey yoksulların bu
GSMH'dan, sırf aynı toplumda yaşamaktan, yani aynı kaderi paylaşmaktan
kaynaklanan hakları olan insani bir yaşam için gerekli asgari sosyal yardımı
almalarıdır. Sürekli olarak bir gelirden yoksun olan; sürekli olarak bir
işten yoksun olan; sürekli olarak asgari sosyal hizmetlerden (sağlık,
eğitim, güvenlik, konut, beslenme, vs.) yoksun olan 'diğer toplumun' üyeleri
önce yurttaşlıktan ve sonra da 'insanlıktan' dışlanmış demektir; çünkü
'sürekli yoksulluk' koşulları gayri insani koşullardır. Sürekli gelirden
mahrum insan eksik insandır. O halde insan olmanın birinci şartı, asgari
insan yaşamının birinci şartı, bir aileye belli bir nakit gelirin sürekli
olarak girmesidir. Eğer asgari, ya da minimum bir nakit gelirden yoksun
büyük bir toplum kesimi varsa, o toplumda her şeyin insani olmasını
bekleyemeyiz.
Peki bu sürekli yoksulların sorunları ile kendileri dışında ilgilenecek bir
kamusal merci olmalı mı? Biçimsel olarak ya da zımnen olunması gerektiğine
işaret eden İşçi Kurumu, Sosyal Yardımlaşma Vakfı (nam-ı diğer Fak-Fuk-Fon!)
gibi kurumlara rastlıyoruz. Ama bu kurumların sürekli işsizliğe ve sürekli
yoksulluğa bir çözüm olamadıkları gün gibi ortadadır. Normal koşullarda İşçi
Kurumu'na kayıtlı olup bu kurumun iş bulamadığı her insana, bu durum sürdüğü
sürece bir gelir transferi şarttır. İşçi Kurumu'nun yoksulluğunu tescil
ettiği ve bir gelir sağlamadığı her insan 'toplumun' dışındadır ya da
'kıyısındadır.' Oysa yoksullar düzenli ve adil bir destek alamadıkları için,
tıpkı zenginlerin mantığı ile hareket edip kendi dünyalarını kendi
mantıkları ile kuruyorlar. Ama bu kez 'yoksul' bir tarzda. Sürekli yoksulluk
koşullarında olup barınma ihtiyacı içinde olan yoksullar kendi evlerini
kendi yöntemleriyle yapıyorlar (gecekondular) ya da işgal ediyorlar (kentin
çöküntü alanlarındakiler), kendi güvenliklerini kendileri sağlıyorlar (aile
örgütlenmesi).
Beraberlik duygusu
Böyle zamanlar hep beraberiz duygusunun yitirildiği zamanlardır. 'Herkes
kendi başının çaresine baksın' zamanlarıdır yaşadığımız bu zamanlar. Bir
bütün toplum değil, dar grup olarak bizim çıkarımız, bizim geleceğimiz
zamanlarıdır egemen olan. 'Biz'i temsil eden ortak değeri yani 'sosyal
devletin' devrede olmadığı konjonktürdür yaşadığımız. Yoksulları, sokaklara
terk edilmişleri, hastane kapılarında kalanları devletin değil
'hayırseverlerin' kurtardığı ve bundan övünülen; ancak niçin devletin yani 'beytülmalın'
devrede olmadığını çok sorgulamadığımız bir zamandır yaşadığımız. Çünkü çok
gariptir, bu topluma düzenli, insani bir yaşam yapacak oranda 'nakit
transferi' yapacak bir 'sosyal yardım sistemi' gelmeden, bu sistemin nasıl
bağımlılık yaptığına dair, yan etkilerine dair ideolojisi gelmiş yerleşmiş.
Yoksullara para vermemeliyiz, çünkü alışıyorlar, miskinleşiyorlar, bağımlı
oluyorlarmış! Devletin bütçesi bunu kaldıramazmış! Falan filan. Oysa parçası
olmaya çalıştığımız Batı dünyası (yan etkilerinin de bilincinde olarak ve
sistemin 'istismarına' önlemler de alarak) ihtiyaç sahibi her yurttaşa
'minimum gelir' transferi sağlamayı temel bir yurttaşlık hakkı olarak
'sosyal devletin' en temel ve vazgeçilmez parçası haline getirmiştir. Bu
medeniyetin getirdiği bir gelişimdir; varlığına değil belki varoluş tarzına
yönelik tartışmamız olabilir. Ama 'çalışan yoksulların' bile olduğu
ülkemizde, her işsize ya da yoksula 'minimum gelir desteği' ikirciksiz temel
talebimiz olmalıdır. Aksi takdirde 'bir tek topluma' evrilmemiz mümkün
değildir
Yarattığımız ya da yaratılmasına aracılık ettiğimiz art-değeri paylaşmayı
öğrenmek bir medeniyet sıçramasıdır; her medeniyet zor kurulmuştur, ama
ondan vazgeçmek düşünülemez. Bu çerçevede, Çalışma Bakanlığı tarafından
taslağı hazırlanan ve halen bekletilen Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü
kurulmasına ilişkin yasa taslağının yukarıda belirtilen çerçevede yeniden
düzenlenerek; yani belli bir müracaatçı kategorisine hapsolmadan (çocukları
madde bağımlısı aileler gibi!) bütün sosyal yardım kaynaklarını bir fonda
toplayan, bütün ihtiyaç sahibi yurttaşları belli bir gelir seviyesinde
tutacak asgari gelir transferi sağlayan bir 'Sosyal Yardım Kurumu' medeniyet
sıçramamızın ilk gerçek zemini olacaktır. Belki ancak bundan sonra suçları
gerçek anlamda bireysel kökenli kriminal vakalar ve 'sosyal' nedenli olanlar
diye ayırabileceğiz. Ancak bu da ilk cümlede dediğimiz şarta bağlıdır: Bu
'doğruya' sahiplenen ve talep edenlerin sayısının artması.
http://www.radikal.com.tr Sitesinde de yayınlanmaktadır.
|