1-BÖLÜM
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ....................................................2
1- YOKSULLUK............................. ...........2
Yoksulluğun sosyal bir sorun olarak ortaya
çıkışı.......................................................2
Bazı yoksulluk tanımları...................... ......3
Yoksulluğun Nedenleri........................ ......4
Yoksulluğun boyutları................................6
Dünyada yoksulluk...................................7
Türkiye’de yoksulluk................................11
Türkiye’de yoksulluğun profili....................14
2- SOSYAL HİZMET MESLEĞİ VE YOKSULLUK.16
3- SOSYAL YARDIMLAR.............................19
Türkiye’de sosyal yardımlarla ilgili mevzuat.20
4- SONUÇ...............................................27
5- KARŞILAŞILAN SORUNLAR VE ÇÖZÜM
ÖNERİLERİ..............................................28
KAYNAKÇA.............................................33
GİRİŞ
Yoksulluk, günümüz dünyasının en önemli sorunları arasında yer almaktadır.
Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler için farklı boyutlarda olsa da, yoksulluk
sorunu çözüm bekleyen öncelikli konular arasında yer almaktadır. Yoksulluğu
sadece açlık veya yetersiz beslenme olarak ele almak bizi yanlış sonuçlara
götürür. Zira insan yemek ihtiyacının yanında giyim, barınma, sağlık, kültür ve
diğer insani gereksinmelerini de gidermek için çalışan bir varlıktır.
Dolayısıyla yoksulluk sorununun temelini, bireyin insani ihtiyaçlarının
yeterince karşılanıp karşılanmadığı, karşılanıyorsa hangi oranda karşılandığı
oluşturmaktadır.
Çalışmada öncelikle yoksulluğun bir sorun olarak ortaya çıkışı ve yoksulluğun
tanımları belirtilerek temel kavramlar açıklandıktan sonra Türkiye’de ve Dünyada
yoksulluğun gelişimi ve boyutları açıklanmıştır. İkinci bölümde Sosyal Hizmet
Mesleği ve yoksulluk ilişkisi ele alınmıştır. Daha sonra sosyal yardımlar ve
bazı sosyal yardım kurum ve kanunları ile Ankara İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü
şubeleri ve çalışmaları ele alınmış, son aşamada ise sonuç ve öneriler
belirtilmiştir.
1- YOKSULLUK
Yoksulluğun sosyal bir sorun olarak ortaya çıkışı
İnsanlar topluluklar halinde yaşamaya ve üretim ilişkilerinde bulunmaya
başladığından bu yana yoksulluk ve yoksul var olmuştur. İlkel kabilelerde
savaşlar, üretenin elinden ürünü almak için yapılmıştır.
İlk ve ortaçağ toplumlarında güçsüz, korunmaya ve bakıma muhtaç insanların
sorunları geleneksel ve dini yöntemler çerçevesinde çözülmeye çalışılmış; ancak
bu sorunlar Sanayi Devrimi ile birlikte büyük boyutlara ulaşmıştır.
Sanayi devriminin yaygın düşünce sistemi olan liberalizm ve kapitalist sistem
yoksulluk sorununa sosyal darvinizm ile yaklaşmıştır. “Bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler” diye özetlenen bu görüş bireylerin iyilik ya da kötülük
hallerinden kendilerinin sorumlu olduğunu ve buna müdahalede bulunulmamasını
savunmaktadır.
Ortaçağda gerçekleştirilen üretimde esas alınan, küçük topluluklar ve üretimdir.
İşbölümü vardır; ancak ilkel düzeydedir. Üretim araçları ise basit ve organik
güce dayalıdır. Genel olarak “lonca sistemi”içinde yapılan üretimde usta, kalfa,
çırak hiyerarşisi vardır ve dikey geçişenlik mümkündür. Hastalık, yaşlılık,
sakatlık gibi durumlarda, sistem geleneksel yardımlaşmalar ve dini yaklaşımlar
ile bu sorunları çözebilmektedir.
Makineleşme ile birlikte üretimdeki denge bozulmuştur. İlk olarak İngiltere de
geniş yığınlar, üretim araçlarının yoğunlaştığı kentlere göç etmeğe
başlamışlardır. Siyasal açıdan feodaliteden kurtulan ve özgürleştiğini düşünen
yağınlar, bu defada ekonomik ve sosyal güçlüklerle ve ağır bir yoksulluk
tablosuyla karşılaşmışlardır. Bundan sonra geleneksel yardımlaşma yöntemleri
yetersiz kalmaya başlamış ve yoksulluk kitlesel bir sorun haline gelmiştir.
Bazı yoksulluk tanımları
Yoksulluğun birçok tanımı vardır. Yapılan tanımlar genel olarak geniş kapsamlı
olan “mutlak yoksulluk” ve “göreli yoksulluk” tanımları etrafında toplanır.
Mutlak yoksulluk, bir kişinin veya hane halkının yaşamını sürdürebilmesi için
gerekli olan asgari temel ihtiyaçlarının tanımlanmasının ardından, bu temel
ihtiyaçları karşılamak için gerekli gelirin belirlenmesiyle ortaya çıkan
yoksulluk seviyesinin altındaki ayni ve nakdi geliri olanları içerir. Çok
basitleştirilmiş yaklaşımlarda, temel ihtiyaçlar günlük asgari kaloriyi
sağlayacak harcamalar olarak tanımlanır.
Göreli yoksulluk ise, ülke içindeki ortalama gelirin belli bir oranı altında
geliri olanları içerir. Bu gün Avrupa Birliği üyesi ülkelerde, göreli yoksulluk
seviyesi, ortanca gelirin yüzde ellisinin altındaki geliri kapsamaktadır. Söz
konusu olan ortanca gelir, ulusal gelirin nüfusa bölünmesiyle ortaya çıkan
gelirdir. Burada somut kişi değil, tüketici birim hesabına dayanarak hane halkı
ele alınmaktadır. “Hane halkı üyesi başına eşdeğer kullanılabilir gelir”in
hesaplanmasında amaç, hane halkı üyelerinin bir arada yaşamaktan elde ettikleri
ölçek ekonomilerini çözümlemeye dahil etmektir. Ayrıca göreceli yoksullukta
toplumun yarattığı ortalama gelirin yarısı yoksulluk düzeyi olarak alınmakta, bu
düzeyin altına düşen hane halkı yoksul olarak varsayılmaktadır.
Dünya bankasının tanımında yoksulluk, en düşük yaşama standardına ulaşamama
durumu olarak tanımlanır. Avrupa Topluluğu Bakanlar grubunun 1975’te yaptığı
tanım: Yoksul kaynakları kendilerini, yaşamakta oldukları üye devletlerin kabul
edilebilir en düşük yaşam düzeyinin dışında bırakacak denli sınırlı olan kişiler
ve ailelerdir.
SHÇEK tarafından Ayni ve Nakdi Yardım Yönetmeliği’ nın 4. maddesinde kullanılan
tanımda ise yoksulluk “kendisini , eşini ve bakmakla yükümlü olduğu çocuklarını,
anne ve babasını bulundukları hayat şartlarına göre asgari düzeyde geçindirmeye
yetecek geliri , malı veya kazancı bulunmama hali” olarak belirlenmiştir.
Yukarıdaki tanımlara benzer olarak, farklı kriterler göz önünde bulundurularak,
pek çok tanım yapılmıştır. Ancak tanımlarda en çok dikkat edilmesi gereken
yoksulluğun sadece bir yönden ele alınmamasıdır. Bununla beraber yoksulluğu
sadece maddi yoksunluk olarak düşünmek son derece yanlış ve yanıltıcıdır. Mutlak
yoksulluk tanımlarında geçen öğelerin göreli yoksulluk tanımlarındaki öğeleri
doğurduğu da tartışma götürmez bir gerçektir.
Yoksulluğun Nedenleri
Yoksulluğu tek bir nedene dayalı olarak açıklayabilme ve çözümleme olanağı
bulunmamaktadır. Bunun ötesinde karşılıklı etkileşim ve ilişkiler içinde hangi
nedenin birey bazında öncül olduğunu belirleyebilmek de çoğu kez olanaklı
olmamaktadır. Kaba bir soyutlama ile “işsiz bir bireyin iyi ve yeterli bir
eğitim almadığı için mi işsiz dolayısıyla yoksul olduğu ; yoksa esasen yoksul
bir aileden geldiği ve o nedenle yeterli eğitimi alamayıp işsiz mi olunduğu”
sorusu örnekleri ve nedenleri çoğaltarak sorulabilir.
Üretim ilişkilerinde ve teknolojide oluşan değişmeler sorunu
yoğunlaştırabilmektedir. Örneğin; büyük oranda bilgisayar teknolojisi
kullanımının işsizlik sorununu arttırdığı, bunun gelir güvencesinin tehdit
ettiği ve dolayısıyla yoksulluk açısından risk gruplarını çoğalttığı ileri
sürülebilir.
Sosyal ekonomik sistem ve yapıya ilişkin bu belirlemenin yanı sıra, bireysel
bazı durumlarında yoksulluk olgusunun sonucunu doğurabileceğini söyleyebiliriz.
Örneğin aileyi geçindirenin ölümü, doğal afetler, hastalık vb. gibi durumlar
buna örnek olarak verilebilir.
* Birey ve hanehalkı düzeyinde; insanlar iyi bir yaşama kavuşmak için gerekli
kaynaklara, becerilere ve fırsatlara erişememek yüzünden güçsüz düşmekte ve
sıkıntı çekmektedirler.
* Toplumsal düzeyde ise, başta gelen nedenler, kaynakların, hizmetlerin ve gücün
dağılımındaki eşitsizliklerdir. Bu eşitsizlikler, toprak, sermaye, altyapı,
piyasalar, kredi, eğitim, enformasyon ve danışmanlık hizmetleri biçiminde
kurumsallaşmış olabilir. Aynı şey, sosyal hizmetlerin sağlanmasında da
geçerlidir. Bunlar arasında eğitim, sağlık, temiz su ve çevre de bulunmaktadır.
Hizmetlerdeki eşitsizlikten en çok kırsal bölgeler zarar görmektedir.
Dolayısıyla da gelişmekte olan ülkelerdeki yoksulların % 77’sinin kırsal
bölgelerde yaşaması şaşırtıcı değildir.
Zastrow ve Bowker (1984) yoksulluğun nedenleri olarak;
* Yüksek işsizlik oranı,
* Olumsuz fiziksel sağlık,
* Fiziksel sakatlık,
* Duygusal sorunlar,
* Yoğun tıbbi harcamalar,
* Alkolizm,
* Uyuşturucu bağımlılığı,
* Geniş aile,
* Otomasyon sebebiyle işten çıkarılma,
* İş yapabilme becerisinden yoksun olma,
* Düşük eğitim düzeyi ile,
* Kadının sorumlu olduğu ve küçük çocuklu aileler,
* Yaşam pahalılığındaki artışa karşı halkın gelirindeki durağanlık,
* Irka ilişkin suç-suçluluk,
* Eski mahkum ya da akıl hastası olarak etiketlenmek,
* Boşanma, terk edilme veya eşin ölümü,
* Kumar oynama,
* Seks suçları,
* Suç kurbanı olma,
* Çalışmaya ilişkin olumsuz etik değerler,
* İstediği koşullarda iş bulamama,
* Düşük ücretli iş,
* Zihinsel gerilik ve
* Yaş nedeniyle emekliliği belirtmektedirler
Yoksulluk çoğunlukla bir sonraki kuşağa da geçirilmektedir. Gelişmekte olan
ülkelerin düşük gelirli olanlarında her 1000 bebekten 73’ü doğdukları ilk yıl
içinde yaşamlarını yitirmektedirler. Bebek ölümleri zengin ülkelerdekinin on
katıdır. Sağ kalan çocukların çoğuna eğitim verilememektedir. Orta okula devam
edenler, devam edebilecek çocukların % 40’ını aşmamaktadır.
Ortaya çıkan bu tablo, gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda yoksulluğun gelişme
çabalarıyla azaltılamadığını göstermektedir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde
görülen yoksulluğun, endüstrileşmiş ülkelerde bile yaşanması, bugünkü ekonomik
modelin bu sorunla mücadele etmek için yeterli olmadığını kanıtlamaktadır. Bu
noktada, yoksulluğun neden olduğu “işgücü, insan kapitali, barınma, aile
ilişkileri ve sosyal kapital” gibi yoksunluk görünümlerinin azaltılmasına
yönelik bazı belirleyiciler önerilmektedir. Bunların köklü değişimler yaratması
beklenmekle birlikte, uygulamaya konulmadığı sürece hatırlatmadan öteye
gitmeyeceği de bir gerçektir.
Yoksulluğun boyutları
Yoksulluk, insanların gıda, barınma gibi temel fizyolojik ihtiyaçlarını
karşılayamadıkları yada bunları karşılasalar bile gelir dağılımındaki
dengesizlikler sonucu toplumsal standardın gerisinde kaldıkları bir yaşam
biçimidir.
Uluslar arası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Antlaşması’nın sağlık, eğitim,
çalışma, yeterli ve dengeli beslenme ile güvenli bir çevrede yaşama haklarını
esas kabul edip ilan etmesinin üzerinden hemen hemen 30 yılı aşkın bir süre
geçmiş olmakla birlikte, dünyada yoksulluğa son verme amacını içeren bu en doğal
insan haklarına 1.3 milyar insan hala ulaşamamaktadır. Rakamlar yeryüzündeki
yoksulluğun gelişme çabaları ile azalıp azalmadığının anlaşılmasını sağlamaktır.
Oysa yoksulluğun insanlık onuruna yakışmayan pek çok yoksunlukları ve
görünümleri vardır.
Bu açıdan yoksulluk, pek çok toplumda benzerlikler göstermekte, temelde beş esas
bulgu ile özetlenmektedir :
1. Yoksul insan için kendi işgücü en önemli kaynaktır. Gerçek geliri düşük olan
yoksul hane halklarında kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere her bireyin
işgücüne ihtiyaç duyulmaktadır.
2. Yoksul hane halklarını genellikle eğitimsiz yada eğitim düzeylerinin düşük
olması, niteliksiz işgücü olarak kabul görmeleri yoksunluklarını
pekiştirmektedir.
3. Şiddetli yoksunluk koşullarına karşın hane halkları barınma da dahil pek çok
kamu hizmetinden yararlanamamaktadırlar.
4. Yaşlılar, özürlüler,kadınlar ve çocuklar gibi toplumun özel gruplarının
yoksul hane halkları içinde sorunları daha da derinleşmektedir.
Tüm bunlar insanların bedensel ve zihinsel gelişimlerini olduğu kadar psiko-sosyal
durumlarını da olumsuz yönde etkilemektedir. Bu noktada yoksulluk, onur
duygusuna dayalı öz saygı, kendine güven gibi temel ihtiyaçlardan yoksunluğun
yaşandığı bir süreci de içermektedir. Bu bağlamda, toplumbilimcilerin
yoksulların kendilerini algılama biçimlerine ilişkin ortaya koydukları aşağıdaki
tanımlar, psiko-sosyal yoksunlukların boyutlarının anlaşılmasına katkı
sağlamaktadır:
1. Yoksulluğu hissetme: Yoksullar gelir açısından toplumun gerisinde
kaldıklarından, kendilerinin ekonomik açıdan yoksun bırakıldıklarını
düşünmektedirler.
2. Yaşamı kontrol edememe: Yoksullar4 yaşamlarını çoğunlukla diğer bireylerin ya
da şanslarının etkilendiğini varsaymaktadırlar. Yoksul bir ailede doğmak
çocuklar için eğitim görmek yerine erken yaşta çalışmaya başlamaları anlamına
gelmektedir.
3. Güçsüzlük: Yaşamları genellikle şansa ve diğer insanların kurallarına bağlı
olduğu için yoksullar özellikle yaşlandıklarında kendilerini oldukça yetersiz ve
güçsüz hissedebilirler.
4. Dışlanma: Kendilerini toplumdan dışlanmış ve reddedilmiş olarak
düşünmektedirler.
Bu algılar genel olarak ele alındığında ise karşılıklı bir “sosyal dışlanma” ya
işaret etmektedir. Ancak bu sosyal dışlanma yoksulların yaşadığı bir “durum”
değildir. İnsanların sürekli olarak içine itildikleri, onur duygusunun kaynağı
olan temel haklarından yoksun kaldıkları bir süreçtir. Bu haklar, toplumun tüm
üyelerine aittir, ama yetersiz bir yaşam kalitesinin çeşitli yönleri, yoksulluk
nedenleriyle örtüştüğünde, insanlar kendileri ve çocukları açısından içinden
çıkılmaz bir döngüye kilitlenip kalmaktadır.
Dünyada yoksulluk
Zengin uluslar daha zayıf ulusların insanlarını, kaynaklarını ve topraklarını
istismar etmeyi sürdürmektedirler. Yoksul ülkelerin içine yuvarlandıkları borç
batağı 1970’lerden bu yana genişleyip derinleşmektedir. Bugün dünyada her
zamankinden daha fazla yoksul insan vardır ve gerek yerel, gerekse ulusal ve
küresel ölçekli şiddet, yeryüzünü dehşet ve felâkete boğmaktadır. Gezegenin
ekolojisi kuşatma altındadır ve geleceği de tehlikededir.
Yeni ekonomik düzen biçiminde de adlandırılan küresel ekonomik ilişkilerin
ihtiyaç duyduğu “ulus devletin” küçülmesi ve özellikle gelişmekte olan ve az
gelişmiş ülkelerin kıskacına alarak gelir dağılımındaki eşitsizliklerin daha da
arttırarak bürokratik mekanizmaları erozyona uğratarak yolsuzluk olgusuna dikkat
çekmektedir. Yoksulluk, 1980’lerden itibaren gündeme gelen küresel ekonomik
politikalar ile bu açıdan doğrudan ilişkili görünmekte olup, gelişmiş-az
gelişmiş ayırımını gözetmeksizin evrensel boyutlara ulaşmıştır. Kuşkusuz daha az
gelişmiş ülkelerde daha yoğun ve daha kronik olan yoksulluk, daha gelişmiş
ülkelerde oransal olarak kısmen daha az ya da belli kesimler açısından daha
yoğun olmakla birlikte yine de vardır.
Günümüzde sefalet kıtlıktan değil zenginliğin adaletsiz dağılımından
kaynaklanmaktadır. İnsanlığın dörtte birini oluşturan sanayileşmiş kesim, dünya
zenginliğinin % 85’ini elinde tutmaktadır. G7 ülkeleri gezegenimizin nüfusunun
%11’ini oluşturmakta ancak dünya zenginliğinin üçte ikisine sahip
olabilmektedir. 1975 ilâ 1995 arasında ABD’nin zenginliği %60 artmış, ancak bu
artış nüfusun %1’inin tekelinde kalmıştır. Gezegenimizdeki 358 varlıklı insan
2.3 milyar yoksul insanın geliri kadar bir serveti paylaşmaktadır. Bu, bütün
toplumun eninde sonunda varlıklı insanların imkanlarını paylaşacağı yolundaki
liberal kuramı yanlışlaşmaktadır : Daha fazla zenginlik, daha çok fakirlik
demektir. Dünya Ticaret Örgütü güney ülkelerinden yabancı yatırımcıların
önündeki engellerin kaldırılmasını talep etmektedir. Liberal yapısal uyum
programlarının bedeli, çoğu yerde, toplumsal istikrarsızlıkta artış ve
kitlelerin yaşam koşullarının kötüleşmesi olmaktadır. Bu talepleri karşılamayan
ülkeler kenara itilmekte, ihmâl edilmekte veya uluslararası devrelerden
çıkarılmaktadır .
Yoksul insanlar genellikle dünya üzerinde Afrika ve Asya kıtalarında
yaşamaktadır. Dünyada en yoksul 50 ülke nüfusun %20 sini oluştururken, gelirin
%2 sine sahiptir. Ama dünya nüfusunun en üst gelir grubundaki %20 dünya
gelirinin %83’ünü oluşturmaktadır. Pek çok ülkede yapısal uyum programlarının
kötü beslenme ve işsizliği yaygınlaştırdığı, bunun da bireyler ve aileler için
psikososyal sorunlar ürettiği dile getirilmiştir Küreselleşmenin yol açtığı
ekonomik adaletsizlik yüzünden onarılmaz sosyal çelişkiler dünyaya
yayılmaktadır. Sorun zengin ülkelerin yoksul ülkeleri istismarından daha çok,
sermayenin küreselleşmesiyle emek gücünün istismarı olarak göze çarpmaktadır.
Küresel sefalet oranı gibi işsizlik oranları da yükselmiştir. 1989 yılında her
beş kişiden biri ‘mutlak sefalet’ sınırları içinde yaşamaktadır : Bu, Dünya
Bankası’nın ifadesiyle ‘çalışamayacak noktaya kadar kötü beslenmeden muzdarip
olmak’ demektir. Dünyada hâlâ bir milyar kişi yeterli besin, temiz su, temel
eğitim ve sağlık hizmetlerine sahip değildir. Ulus-devletler içinde de zengin ve
yoksul sosyal grupları bölen ekonomik uçurumlar giderek büyümektedir.
Brezilya’da ‘en tepedeki’ %20, ‘en alttaki’ %20’nin 26 misli daha fazla
kazanmaktadır. Küresel ekonomik politikalar ulus-devletlerin zengin kesimlerin
ekonomik statüsünü pekiştirmektedir. Son yirmi yılda yoksul ülke ve
toplulukların ekonomik olarak zayıflaması bir dizi küresel ekonomik güçle
ilişkilendirilmektedir. Yoksul ülkeler kendilerinin etkileme şansı olmadığı
‘dış’ etkenlerce kolayca biçimlendirilebilmektedir. 1970’lerden başlayarak
kapitalizmin ekonomik mantığı kendisini sosyal sorumluluklardan soyutlamaya
başlamıştır. Küreleşme toplumun kum saati modelini öne çıkarmakta, para üst
kürede yoğunlaşırken toplumun ezici çoğunluğu aşağı katmana düşmektedir. Orta
sınıf yerinden edilmekte, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurum kapanmaz bir
durum almaktadır. Sefalet ve yoksulluk, açlık ve kötü beslenmeye yol açmaktadır.
Asya, Afrika ve Latin Amerika’ da ekili alanlar dünya mahsulünün yarısını
karşılarken bu bölgelerde en az yarım milyar insan yiyecek yeterli miktarda
besin bulamamakta; bu da kronik enerji yoksunluğu içinde yaşamalarına yol
açmaktadır. Her yıl 15 milyon insan açlıktan ölmekte, kötü beslenme dünya
nüfusunun yaklaşık %24’ünün hayatını hemen her gün etkilemektedir. Açlık,
yiyecek kıtlığından değil insanların gerekli besini elde edememesinden
kaynaklanmaktadır. Uzamış açlık ve kötü beslenme, kronik protein yoksunluğuna,
hastalığa, bitkinliğe, bilişsel bozukluklara, normal çocuk gelişiminin
engellenmesine, stres ve moral bozukluğuna yol açmaktadır .
Sanayileşmiş ülkelerde yoksulluk oranı % 7-17 arasında değişmektedir. Bunun
sonucu en az işsizliğin % 7 ile İsveç’te olduğu görülmüştür. Ve yine BM Kalkınma
Programına göre 3 milyardan fazla insan günde 2 dolardan az gelirle
yaşamaktadır. Başka bir verisi ise dünya nüfusunun 1 milyar 300 milyonunun
günlük geliri bir dolardan yani yoksulluk sınırının çok çok altındadır.
Günde 100 bin insan açlık ve yan etkilerinden ölüyor. Sadece 2000 yılında 36
milyon kişi bu nedenle yaşamını yitirdi. Bulaşıcı hastalıklardan ölen insan
sayısı günde 50 bindir. Her 6 dakikada bir, gerekli A vitamini alamadığı için
bir insan kör oluyor. 6,2 milyar insandan 826 milyonu sürekli yetersiz
besleniyor ve kronik açlık çekiyor. 1 milyar insan temiz suya ulaşamıyor. 2,4
milyar kişi yeterli sağlık koşullarından yoksundur. Yılda 4 milyon insan
ishalden ölüyor. 1,1 milyon Afrikalı çocuk HIV virüsü taşıyor. Avrupa ile Afrika
kıtaları arasında ortalama insan ömrü bakımından tam 25 sene fark vardır. ABD ve
AB ülkelerinde 1 yılda sadece parfümler için harcanan toplam parayla tüm dünya
nüfusunun açlık sorununun çözülebileceği söyleniyor. 2000 yılında dünya çapında
silahlanmaya harcanan paranın sadece % 1’i bile açlık sorununu gidermeye
yetiyor.
Küresel sosyal değişimle birlikte sosyal sorunların da yoğunlaştığı
bilinmektedir. Sokak şiddet, alkol ve yasal olmayan madde kötüye kullanımı, ev
içi şiddet, şehrin kenar mahallelerinin kaynaması gibi sosyal sonuçlar ruh
salığı alanına depresyon, travma sonrası stres bozukluğu, intihar vb. biçimlerde
yansıyor. Ruh sağlığı açısından bakıldığında küresel sosyal değişimin pek de
hayırlı olmadığı söylenebilir. Bu etkenler bireyleri zayıflatan, aileyi ve
topluluk bağlarını tahrip eden bir kısır döngü yaratmışlardır. Ruh sağlığı
sorunlarına karşı bir kalkan işlevi gören yapıların güçsüz düşmesi, ruhsal
bozuklukların dünya ölçeğinde çok büyük bir artış göstermesine yol açmıştır.
..........................................................................DEVAM
EDİNİZ
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.