Kriz tedavisi yaklaşımı kısa süreli ve uzun bir
sürece yayılmayan bir tedavi yaklaşımıdır, İkinci Dünya savaşından sonra
özellikle yoğun yaşanan ruhsal sorunlar nedeniyle toplumun büyük kesimi
kliniklere müracaat etmiş ve uzun süreli beklemek, tedavi hizmetlerinin
pahalı ve uzun süreli olması, hastaların bu uzun sürece yayılan tedavileri
bırakması sonucu “krize müdahale yaklaşımının” ortaya çıkmasına neden
olmuştur,
Krize müdahale yaklaşımında temel amaç, birey, aile ve topluma yarar
sağlayacak etkin bir tedavi hizmetinin en kısa sürede gerçekleşmesinin
sağlamaktır, Hastanelerde, kliniklerde yatarak tedavi görmek, ruhsal
sorunları olan bireylerin benliği üzerinde olumsuz etkiler bırakmakta ve
örseleyici, zedeleyici olmaktadır, Psikolojik rahatsızlığı bulanan hasta
hastanede yatmayı kendisini çevreye karşı küçük düşüren bir durum olarak
algılamakta ve bu algılama tedavi sürecini, hastanın iyileşmesini olumsuz
etkilemektedir,
Yatarak tedavi görmedeki bu olumsuz faktörlerin, kriz tedavisi yaklaşımının
doğmasında büyük etkisi olmuştur,
Kriz kavramı ilk kez E. Lindemann ve G. Caplan tarafından ortaya
atılmıştır ( 1968 ), Onlara göre yakın bir sevgi objesinin kaybedilmesi
durumunda geride kalan yakınlarının buna gösterecekleri tepkinin süresi, yas
dönemini atlatmadaki başarı düzeyi ile ters orantılıdır, Kişi, böyle bir
duruma ne kadar kısa sürede uyum sağlayabilirse ruh sağlığını da o ölçüde
uzun süre koruyabilecektir, Öyleyse, kriz durumu ile karşılaşan kişi ve
ailelere en kısa zamanda mesleki profesyonel yardımda bulunulması
zorunludur,
Anne, baba, eş, çocuk kardeş gibi yakınların ölümü veya bu kişilerden
ayrılma, ilgi görmeme, fena muameleye maruz kalma, aile içi anlaşmazlık,
okul veya iş yaşamındaki başarısızlık vb. durumlar ailede kriz yaratan
önemli faktörlerdir, Duygusal bir travma ile karşılaşan insanlar kendilerini
bu duruma adapte edebilmek için uygun ya da uygun olmayan yollara
başvururlar, Bireyin sosyal çevreye uyum yeteneği bu durumdan önemli ölçüde
etkilenir; yaşamındaki düzen bir süre için bozulur ve sonuçta ulaşılan uyum
düzeyi her zaman sağlıklı olmaz,
Kriz teorisinin çıkış noktası , “ denge ” kavramıdır, Birey günlük
yaşamda karşılaştığı sorunlarla baş edebilmek için , önceden denediği ve
olumlu sonuç aldığı yolları kullanarak , ruhsal dengesini korumayı başarır,
Ancak bazı sorunlar insanın psikolojik dengesini ileri derecede sarsacak
güçtedir, Böylesi durumlarda kişi , daha önce öğrendiği tecrübeleri ve
yolları deneyerek , soruna çözüm getiremeyince bunalıma girer.
“ Kriz ” durumu kişinin benliğini zedeleyici, üzücü bir durum karşısındaki
tepkisinden başka bir şey değildir,
Ruhsal dengenin bozulması ile ruhsal bunalım meydana gelmesi
arasında kalan döneme “ kriz dönemi ” adı verilir,
Kriz dönemi, kişinin zor bir sorunla başetmeye çalıştığı bir mücadeleyi
ifade eder, Bu mücadele, bireyin eskiden sahip olduğu ruhsal dengesine
kavuşma mücadelesidir, Psikolojik çöküntü ya da kriz dönemi genel olarak 4-6
hafta sürer ve şiddeti , etkisi giderek azalır, Sonuçta kişi , duygu ,
düşünce ve davranışlarına hakim olabilecek düzeye gelir, Kriz durumu ,
kişiye biyolojik, psikolojik veya sosyal bir baskının , zorlanmanın
üstesinden gelme deneyimi kazandırdığı için benliğinin güçlenmesini sağlar,
Ancak baskının çok yoğun olması kişinin başetmede yetersiz kalması durumunda
ruhsal bozukluk gelişmesi olasılığı ortaya çıkar, Kendine güveni ciddi
biçimde sarsılmış olan ve klinik sendromlar sergileyen kişi profesyonel
yardım görmediği takdirde tepkileri giderek kronikleşeceğinden , krize
müdahalenin bu semptomları önleyici fonksiyonu vardır,
Kriz teorisi, 1960’lı yıllardan itibaren sosyal hizmet kuruluşlarındaki
kişisel çalışma uygulamalarında L. Rapaport öncülüğünde kullanılmaya
başlanmıştır,
Kriz tedavisi yaklaşımı, kişinin yakın çevresiyle birlikte ele alınmasını
öngörür,
Aile ilişkilerindeki gerginlikler, kültürel baskılar, rol çatışması,
ekonomik sıkıntılar, gerçekleşmeyen idealler, sosyal statü kaybına ilişkin
baskılar, yetersizlikler gibi faktörler “ kriz ” durumunun ortaya çıkmasın
zemin hazırlayan olgulardır,
Sosyal hizmet uzman, müracaatçı tarafından ortaya konan sorunun bir kriz
durumu olup olmadığını saptayabilmek için aşağıdaki özelliklerin var olup
olmadığına bakmalıdır,
Başvuran kişi tarafından bir felaket, dünyanın başına yıkılması biçiminde
tanımlanan olay bazen kolaylıkla ortaya konamadığı için, olaydan bir hafta
öncesine kadar kişinin hayatında neler olup bittiği öğrenilmelidir,
Kriz durumunu ve kişinin bunalıma girmek üzere olduğunu gösteren bazı
belirtiler şunlardır:
1, Günlük alışkanlıklarından, temizlik, giyim, öz bakım, tertip-düzenli olma
gibi görevlerini ihmal etmesi ,
2, Okul veya iş yaşamıyla ilgili veriminin azalması ,
3, Spor, sanat ve zevk alınan sosyal etkinliklerden uzaklaşma,
4, Sık sık ağlama, her şeyden sıkılma, kendini bir işe verememe, genel
olarak yaşamdan memnuniyetsizlik,
5, Uyku alışkanlığında değişme, aşırı uyku veya uykusuzluk şikayeti,
6, İçki ve bağımlılık yapan maddeleri kullanma eğiliminin artması,
7, Şaka veya tehdit biçiminde ölümden söz etme,
8, Aile üyeleri, akraba ve arkadaşlarla ilişkisini kesme,
9, Kendini ifade etmede güçlük çekme,
10, Belli bir amacı olmayan, aşırı hareketler yapma,
11. Bedensel şikayetler (ağrı çarpıntı, nefes darlığı, kusma, ishal vb),
12. Gerçekle bağdaşmayan kararlar verme,
KAYNAKÇA
Minnahan A. ve diğerleri (Editör). “Encylopedia of Social Work”. NASW,
Maryland, 1987.
Payne, M.S. “Modern Social Work Theory” The Macmillan Pres Ltd. London,
1991.
O’hagan, K. “Crisis Intervention in soacial Services” Macmillan Education
Ltd. London 1986.
TURAN, Nihal. “Sosyal kişisel Çalışma- Birey ve Aileler için Sosyal Hizmet”
Kasım 1992, Ankara.