SOSYAL HİZMETİ
YAPILANDIRMAK AÇISINDAN SOSYAL YAPILANDIRMACILIK
Dr. Fatih ŞAHİN (SHU)

Sosyal hizmet, müracaatçı kitlelerinin yararına olacak
şekilde sosyal adaleti ve insan haklarını gerçekleştirme hedefine değişme
ajanlığı temelinde yönelen bir meslek ve disiplindir. Bu hedefi
gerçekleştirmek ise, açıkça, sosyal hizmetin temel misyonu olan birey ve
toplum odaklı değişme ajanlığı fonksiyonuna işaret etmektedir. Mesleğin
kimliğinin asli bileşeni olarak değişme ajanlığı fonksiyonu açıkça bir
gerçeğe işaret etmektedir. O gerçek ise, “bir şeyi değiştirmek için, ona
ilişkin olan gerçeği anlama gereksinimi” içinde olunduğu gerçeğidir. Bir
başka deyişle, sosyal hizmet uzmanları fonksiyonlarını yerine getirmek için
müracaatçı sistemlerine ilişkin gerçeği kavramak durumundadırlar.
Varolan gelişme aşamasında, durumu anlamak için kullanılacak temel araç,
şüphesiz ki, bilimsel bilgidir. Sosyal hizmet meslek ve disiplini,
müracaatçı sistemlerinin sorun ve ihtiyaçlarını kavrayıp kendi değer ve
felsefesine uygun çözümler getirme peşindedir ve bu çabasında teori, model
ve yaklaşımları kullanmaktadır. Bununla beraber, müracaatçı sistemlerinin
içinde bulundukları problem ya da ihtiyaç durumlarını tanımlamaya yardım
eden bilgi ve teorik yaklaşımlar, mesleki uygulama sürecinde kullanılacak
araçları, müdahale noktalarını ve hatta müdahalenin özünü değiştirir.
Böylelikle, problemin tanımı ve müdahale sürecinde bu kadar farklılık
yaratabilen teorik seçimler, sosyal hizmette son derece önemli hale
gelmektedir.
Böylesi bir noktada, müracaatçı sistemlerine ilişkin gerçeği anlamak son
derece önemli hale gelmektedir. Sosyal bilimlerde gerçeğin ne olduğuna
ilişkin soruya verilen cevabın iki kutubu vardır. Birinci cevap, dünya
hakkındaki gerçeğin dışarılarda bir yerde ve bireyden bağımsız olduğunu
belirtmektedir. İkinci cevap ise, dünya hakkındaki gerçeğin bireyden
bağımsız olmadığını, bireyin algılama, düşünce ve inançlarına bağlı olduğunu
savunmaktadır. Modern sosyal ve davranış bilimlerinde birinci cevap klasik
ampirizm, ikinci cevap ise sosyal yapılandırmacılık (social constructionism)
olarak adlandırılır. Gerçeğin, bireyin algılama, düşünce ve inançlarına
bağlı olduğunu savunan sosyal yapılandırmacı yaklaşımı anlamak,
bireyselleştirme, katılım, bireyin ve toplumun bulunduğu yerden başlama,
self-determinasyon, insan hakları ve sosyal adalete son derece önem veren
sosyal hizmeti derinden etkileyecektir. Çünkü, sosyal yapılandırmacı
yaklaşım, tıpkı sosyal hizmet gibi, insan ve topluma ilişkin gerçeği anlama
ve değiştirme çabasında başarılı olabilmek için, değişme sürecine konu
olanların görüşlerinin ön plana çıkarılmasına büyük önem atfetmektedir. Bu
nedenle, bu makalede, sosyal yapılandırmacı düşünce ve sosyal hizmet eğitim
ve uygulamasına getirdiği bakış açısı sosyal hizmet literatürümüzde
kullanılan kavramlaştırmalar da göz önüne alarak incelenecektir.
SOSYAL YAPILANDIRMACILIĞIN TEMELLERİ
Sosyal yapılandırmacı düşünce Berger ve Luckman’ın (1971) çalışmalarına
dayalıdır. Berger ve Luckman’a göre gerçek, davranışlarımıza rehberlik eden
bilgi (knowledge) olup gerçeğin ne olduğu hakkında her birimizin farklı
fikirleri vardır. Paylaşılan bir gerçeklik görüşüne ulaşabilmek için, onu
organize eden ve objektif kılan çeşitli sosyal süreçler aracılığı ile
bilgilerimizi diğerleri ile paylaşırız. Dünyadaki şeylerin nasıl olduğuna
ilişkin sayıltılarımızı paylaştığımızdan dolayı sosyal eylemler daimi ve
geleneksel bir hal alır. Toplumun ilgili boyutuna ilişkin olarak pek çok
kişi anlaştığında, bu basmakalıplar, anlaşmalar kurumsallaştırılır. Bu
biçimi ile sosyal anlayış, insan ürünüdür. İnsanlar, bu gerçekliği kabul
eden sosyal anlayışlar içinde büyüdüklerinden dolayı toplumun ürünüdürler.
Bu ise, insanların, toplumun sosyal yapısı içerisinde sosyal anlamların
yaratılmasına, kurumsallaşma ve yasallaştırma süreçleri yolu ile katkı
verdikleri döngüsel bir süreçtir. Toplumlar, bireylerinin de katılımı ile
insanların geniş ölçüde uyum sağladıkları sosyal anlaşmaları yaratırlar.
Böylelikle bizler, devamlı değişen etkilerin döngüsünü, yaratılan ve yeniden
yaratılan yapıları, insanların içinde yaşadıkları ve yeni anlaşmaları üreten
değişen yapıları görebiliriz (Payne, 1997, s.14). Örneğin; çoğumuz,
önyargılarımızın kaynağını öğrenme çabasında, genellikle, olmayız.
Sosyalizasyon süreci içerisinde, içinde bulunduğumuz sosyal, ekonomik,
ahlaki, kültürel pek çok baskın düşünme sistemi ve bu sistemden etkilenen
çevremizdeki diğer insanlar, önyargılarımızı oluşturur ve geliştirir. Bir
başka deyişle, pek çok sistem, kendi yararları çerçevesinde oluşturdukları
bir fikri, bir gerçek olarak çevrelerine, adete bir anlaşma yapmışçasına
tutarlı bir biçimde yayabilirler. Bu süreçte, bu sürece konu olan bireyin de
yararları maksimize ediliyor ya da en azından kişiye öyle algılatılıyor ise,
bu fikir, bilinç süzgecinden de çok sıkı bir biçimde geçirilmeden kolaylıkla
kabul edilebilir.
Sosyal yapılandırmacılık, sosyal psikolojik yaklaşım içerisinde
gelişmiştir. Yapılandırmacıların, objektif gerçekliğin kavranamayacağı
görüşü ile paralel olarak sosyal yapılandırmacılar, bilme biçimimizin sosyal
boyutunu vurgularlar. Gergen’in (1985, s. 266) de belirttiği gibi, dünyayı
anlatan kavramlar, sosyal sanat eserleri olarak, insanlar arasındaki
tarihsel karşılıklı değişimlerin ürünüdür. Yapılandırmacılara göre,
anlamlar, belirli alanlarda ya da gelenekler içinde doğar. Üyesi olduğumuz
topluluklar ve kültür, dünyayı algılayış biçimimizi etkiler. Kabul ettiğimiz
kategoriler ve sınamadan kabul ettiğimiz bilimsel gerçekler, sosyal, ahlaki,
politik ve ekonomik kurumlar tarafından beslenir ve desteklenir (Gergen,
1985, s. 268). Yapılandırmacılar, sıklıkla kabul edilen kategorilerin
mutlaklığını sorgularlar.
Sosyal yapılandırmacılık bakış açısından, neyin gerçek olduğu bilgisi de
dahil olmak üzere, tüm bilgiler sosyal olarak yapılandırılmıştır. Toplumda
varolan tüm bireyler, toplumun normları ve neyin gerçek olduğu bilgisini
içinde bulundukları toplumdan kazanırlar. Edinilen tüm bu gerçekler kuşaktan
kuşağa sosyalleşme süreçleri ile aktarılır ve içselleştirilir. Bu süreç ile
aktarılan bu bilgiler yaşama ilişkin görüş ve ideolojimizin ayrılmaz bir
parçası haline gelir. Gerçeğe ilişkin tüm bu bilgiler, bireyler tarafından
geniş ölçüde kabul edilir ve nadiren sorgulanır. Bu bilgiler, düşünsel
düzeyde ayaklarımızı bastığımız ve her şeyi üzerlerine bina ettiğimiz
yapılardır.
Sosyal yapılandırmacılığın temellerinde, her bireyin farklılıkları olduğu
sayıltısı yatmaktadır. İnsan işlevselliğini geliştirmek ya da değiştirmek
için uygun teknik ya da müdahaleler dizisi yoktur. Tersine, bu yaklaşım,
müracaatçının özel ihtiyaçlarına uyarlanması gereken müdahaleler gereğini
ortaya koymaktadır. Yapılandırmacılık, bilgiyi, çevre ile etkileşimde olan
gözlemcinin yaratımı olarak gören Kant felsefesine dayalıdır.
Yapılandırmacılara göre, gerçeği, ona ilişkin yorumlarımızdan bağımsız
olarak kavrayamayız. Objektivistlere göre ise, hipotezler geliştirip onları
test ederek “gerçek” dünyaya ilişkin keşiflerde bulunabiliriz.
Yapılandırmacılar, ilgi ve değerlerin, asla, gözlemlerimizden tamamen
bağımsızlaştırılamayacağını belirtmektedir (Dean, 1993, s. 128).
Sosyal yapılandırmacılık bakış açısından bilgi, gözlemcinin çevresi ile
etkileşiminden doğar. Bunun anlamı ise, açıkça, bilimsel araştırmacının
tarafsız bir noktada kalarak dünyaya ilişkin bilimsel gözlemler
yapamayacağıdır. Sosyal yapılandırmacılara göre, gözlemcinin değer, çıkar ve
ilgileri her zaman işin içindedir ve gözlem yapmanın bizatihi kendisi
gözleneni değiştirir. Bilgi keşfedilmez, yaratılır ve önemli olan bağlamdır.
Bu perspektiften bakıldığında, bilgi ve algıyı etkileyen nörolojik ve
biyolojik faktörler kadar bilgi ve algıyı biçimleyen sosyal, kültürel,
tarihsel, ekonomik ve politik koşullarda önemlidir (Dean, Rhodes, 1998, s.
256). Bir başka deyişle, politik ve sosyal güçler, sosyal hayatta kullanılan
kavramsallaştırmaları ve kategorileri etkilemektedir. Bu kategoriler ise,
onlara hayat veren politik ve sosyal kurumları desteklemektedir. Bu bakış
açısı ile dil, anlamı ortaya çıkarmaktan ziyade anlamı belirlemekte merkezi
bir role sahiptir ( Dean, Rhodes, 1998, s. 256).
Sosyal yapılandırmacı düşünce, gerçeğin insan dili ile yayıldığını
belirtmektedir. Hartman’ın (1991) tabiriyle, “kelimeler dünyayı yaratır”.
Bu, şiddet, yoksulluk, ruhsal ya da duygusal acıların problem olmadığı
anlamına gelmez. Onlar, deneyimlenir ve farklı bir biçimde hikaye edilir.
Örneğin, kürtajın toplum tarafından utanç verici ve yasal olarak tanınmadığı
1940’lı yıllarda gizli bir biçimde bu olayı yaşamış bir kadının deneyimleri
ile 2000’ler de yasal olarak kürtajı seçen, kendisine profesyonel yardım
önerilen ve duygularını benzer durumdaki kadınlarla paylaşan kadınların
deneyimi birbirinden son derece farklıdır. İnsanlar, acılarına,
yoksulluklarına, başarı ve başarısızlıklarına farklı farklı anlamlar
yüklerler. Deneyim aynı olmakla birlikte gerçeklik farklıdır (Laird, 1995,
s. 154-155).
Dil, her zaman gerçek dünyaya birebir karşılık gelmemektedir. Sosyal
yapılandırmacı bakış açısından, dil ile dünyadaki şeyler arasındaki ilişki
kesin değildir. Objeler, eylemler ve durumlar ile onların adlandırılma
biçimleri arasında bağlantı olması gerekli değildir. Dil dünyayı yansıtmaz,
dünyayı üretir (Witkin, 1999, s. 5). Dilin temel fonksiyonu, sosyal yaşamı
koordine etmek ve düzenlemektir (Gergen, 1994). Yapılandırmacılar,
kelimelerin anlamını çeşitli bağlamlarda kullanımına ilişkin görürler. Dil,
toplumdaki baskın güç gruplarının lehine olacak tarzda fonksiyonel olabilir.
Marcuse’un belirttiği gibi, insanlar, kendi dillerini kullanırken aynı
zamanda, efendilerinin dillerini kullanırlar (Ingram, 1990). Örneğin;
kapitalist ekonomik sistemin en katı değerleri ile uygulandığı bir toplumda
uzun süredir iş bulamayan özürlü bir birey, durumunu, onun iş bulmasını
zorlaştıran ya da imkansız kılan toplumsal faktörlere (sözgelimi, istihdam
yapısı, önyargılar, yaşama katılmasını kolaylaştıran yapıların olmayışı
v.b.) vurgu yapmak yerine kendi yeteneklerindeki eksiklik ve psikolojik
durumu ile açıklayabilir. Yine, aynı toplumda, bu duruma müdahale noktasında
işlevsel olan sosyal hizmet uzmanı, toplumsal faktörleri değiştirmenin
zorluğundan dolayı, müdahalesinin odağını bireysel düzeyde tasarlayabilir.
Hem özürlü işsiz genç hem de sosyal hizmet uzmanı toplumun, sosyal,
kültürel, tarihsel, ekonomik ve politik koşulları tarafından biçimlenmiştir.
Bu anlamda, toplum, her ikisini de, durumu aynı dil ile tanımlamaya ve
psikolojik düzeyde müdahaleye yöneltebilecektir.
Bizim yaşamla ilişki kurma biçimimiz yaşamı belirleyecektir. Temel olan,
kimin gerçeklik tasarımının “gerçeğe” daha yakın olduğuna karar vermeye
çalışmaktan ziyade birbiriyle rekabet eden yorumlar arasından nasıl seçim
yapacağımıza karar vermektir. Anlatımın bir biçim ya da kaynağına öncelik
vermekten ziyade, farklı anlatımları, kendi bağlamsal çatısı içerisinde
nasıl dinleyip değerlendireceğimize karar vermek zorundayız. Bir kesinlik
içinde işgörmekten ziyade, yeniden kavramsallaştıran yaklaşımlar içinde
olmak önemlidir (Witkin, 1999, s. 6).
Sosyal yapılandırmacı görüş, bir araştırma biçimi olarak, niteliksel
araştırmalara büyük önem vermektedirler. Niteliksel araştırma, oriyantasyon
olarak varoluşçu ya da fenomonolojik olarak ele alınmakta, anlam ve amaç
bulmaya yönelmektedir. Sosyal yapılandırmacılık, katı davranışçı
yöntemlerden ziyade insancıl (hümanist) yaklaşımlara önem vermektedir (Atherton,
1993, s. 618). Sosyal yapılandırmacılar, sosyal gerçekliği tanımlarken
benliğin öneminin farkındadırlar. Tanımlama sürecinde, tanımlama işine
yönelen kişi kendi deneyim, ilgi ve inanç sistemlerini de ister istemez işin
içine sokar.
Sosyal yapılandırmacı düşüncede, bilgi, ne bilme uğraşısı ile uğraşandan ne
de bilgi üretme sürecinden ayrı tutulmaz. Aynı zamanda bilgi gerçeğin bir
ölçüsü de değildir. Sosyal yapılandırmacılar, insanların gerçeği
keşfedemeyeceklerini fakat dilin sosyal etkileşimde gerçeklik
kavramsallaştırılması oluşturmak için kullanılabileceğini savunurlar. Bir
kişinin gerçeklik kavramsallaştırması, o kişinin dünyaya ilişkin yorumuna
verdiği anlamdan oluşur. Anlamlar, düşüncenin karşılıklı olarak
değiştirildiği iki ya da daha fazla insan arasındaki diyaloglarda oluşur (Greene,
Jensen, Jones, 1996, 173). Weick (Laird, 1995, s. 151)’in de belirttiği
gibi, insan bilgisi süreçleri, kültür, koşullar ve insan ruhu tarafından
biçimlenmiştir. İnsan bilgisi, yorum konusu olması itibari ile sübjektiftir.
Bununla birlikte, sosyal yapılandırmacılar, bilgi üretmede bilimi
reddetmemektedirler. Onlara göre bilim, bilgi üretmek açısından bir yoldur
fakat diğer yollarda ciddi bir biçimde göz önüne alınmalıdır (Atherton,
1993).
Sosyal yapılandırmacılar, bilginin karşılıklı sübjektifliğinin (intersubjectivity)
önemini belirtmektedir. Bilgi, böylelikle deneyimlere atfedilen anlamlar
konusu haline gelmektedir. Bu anlamlar ise, anlamların sosyo-kültürel
dünyasında, diğerleri ile etkileşim içerisinde müzakere edilir.
Yapılandırmacı perspektifte, bilgi ve teori farklı olarak ele alınmaz çünkü
her ikisi de kültürel olarak yerleşmiştir. Her ikisi de geçici ve müzakere
edilebilir durumdadır (Laird, 1995, s. 151). Sosyal yapılandırmacı
düşüncede, gerçek ne değerlerden bağımsızdır ne de ölçülebilir. Gerçek, dil
ve konuşma yolu ile tasarlanır fakat oluşturulmaz. Sosyal hizmet
uygulayıcıları ve teorisyenleri müracaatçıları ile birlikte hikaye
değişimini yaratmada rol alırlar, bunun anlamı ise açıkça, gerçeği
değiştirmektir. Gerçek test edilmemekte, ölçülmemekte ya da
araştırılmamaktadır. İnsanlar, gerçeği onunla olan deneyimleri ve görüşleri
yolu ile tekrar düşünmektedir. Gerçek keşfedilmez fakat tekrar tekrar
yaratılır (Laird, 1995, s. 152; Dean, Rhodes, 1998, s. 256). Sosyal
yapılandırmacılık, sosyal düzenin doğanın uzantısı olmadığını, bir insan
yaratısı olduğunu kabul etmektedir.
Gerçeği anlama çabasında bize yardımcı olan teoriler asla yansız ya da
toplumsal değerlerden bağımsız değildir. Hiçbir meslek elemanı dünyaya bakış
biçimini tamamen bertaraf ederek müracaatçının içinde bulunduğu durumu
tanımlayamaz. Bu anlamda, sosyal hizmet uzmanları müracaatçının probleminin
doğasını keşfetmekten ziyade müracaatçı ile birlikte problemin bir
görünümünü keşfetmeye yönelmektedir. Bu nedenle, sosyal yapılandırmacı
görüş, tek bir teorik yaklaşım kullanmaktan ziyade toplum içinde varolan
çeşitli gruplar tarafından kendi yararları çerçevesinde üretilmiş olması
muhtemel teorilerin kümesinin ve pek çok uygulanabilir yorumun kullanımını
öngörür. Böylelikle, müracaatçının özgün yaşam deneyimine onun verdiği
anlamı yakalayabilecek farklı gözlükler ile bakmak mümkün olabilecektir.
Olgu ve değerler birbirinden tam olarak ayrılamaz. İhtiyaç ya da problemle
ilgili tüm insanların değerleri, karşılıklı değişme çabaları için önemlidir.
Araştırmacı ya da uygulamacı olarak gözlediklerimizi etkilemeden ya da onlar
tarafından etkilenmeden katılım veremeyiz. Bu yüzden, değerlerimiz
tanınmalı, yeniden incelenmeli, berraklaştırılmalı ve bu biçimde teraputik
iletişim başlatılmalıdır. Uygulamacıların değerleri, iletişimde,
müracaatçılarının değerlerinin önüne geçmemelidir. Çünkü, uygulamacılar daha
iyi ya da daha doğru olan kendi değerleri konusunda uzmandır (Laird, 1995,
s. 152). Müracaatçının yaşamında daha iyiye onun ile birlikte varılmaya
çalışılan noktalar onun dilinden ve onun değerleri ile tanımlanmalıdır.
Ancak bu şekilde müracaatçının sorun ve ihtiyaçları onun gerçekleriyle ele
alınmış olur.
Sosyal yapılandırmacı yaklaşımda, ilgilenilen müracaatçı sistemi
değerlendirilmez. Bildiğimiz anlamda değerlendirme kavramı yoktur. Teşhis
kavramı, bir başka kişinin geçmişteki ya da şu anki deneyimlerini yorumlayan
uzman bir “bilene” işaret eder. Böylesi bir durumda da müracaatçının
hikayesini dinlemek zorlaşır. Sosyal yapılandırmacı görüşte, işbirliği (collaboration),
esneklik (reflexivity) ve çeşitlilik (multiplicity) baskın öğelerdir (Laird,
1995, s. 157). Sosyal yapılandırmacılığın görüş açısından, insan
davranışının içinde oluştuğu sosyal bağlamı anlayabilmek için değerler,
maksatlar ve niyetler göz önüne alınmalıdır. Bu çerçevede, sosyal gerçek,
empati, sezgi ve erdem yolu ile anlaşıldığı kadar ölçülemez (Atherton, l993,
s. 617-618). Sosyal hizmet uzmanları da, müracaatçının durumunu anlayabilmek
açısından, bilimsel bilgilerinin yanı sıra, insan olmak ve toplum gerçeği
içinde yaşamakla bağlantılı öz niteliklerini mesleki sürece aktarmalıdır.
SOSYAL YAPILANDIRMACILIK PERSPEKTİFİNİN SOSYAL HİZMETE İLİŞKİN DOĞURGULARI
Sosyal yapılandırmacılık sosyal hizmet meslek ve disiplininin değer ve
misyonu ile sıkı sıkıya ilişkilidir. Sosyal hizmet uzmanları da tıpkı sosyal
yapılandırmacılar gibi, baskın bilgi yapılarını sorgularlar ve her ikisi de
tarih ve kültürün etkilerini anlamaya çalışırlar. İhtiyaç içindeki insanları
anlama biçimimiz, ekonomik, politik, ideolojik ve ahlaki faktörler
tarafından biçimlenmektedir. Yöneldiğimiz problemleri yapılandıran bu
modeller ve bu modellerin sosyal hizmet tarafından sunulan hizmetlere etkisi
son derece önemlidir. Örneğin, hem sosyal yapılandırmacılar hem de sosyal
hizmet uzmanları, çocuk refahı alanındaki uygulamaların çocuğu hangi
noktalarda koruduğunu, bu durumdan kimlerin yararlandığını ve böylesi
görüşlerden kimlerin zarar gördüğünü anlamaya çalışır (Witkin, 1999, s. 7).
Örneğin; toplum tarafından üretilen sokak çocukları merkezlerinin misyonu
nedir? Neyi amaçlamaktadır? Bu merkezlere toplum tarafından biçilen misyon
bu çocukların sadece kendi yaşam alanlarından uzaklaştırılması mıdır ya da
yaşam alanlarının ne kadar yakınında bu çocuklar istenmektedir? Bu
çocukların yaşama aktif bir üye olarak katılması konusunda toplumsal gruplar
ne ölçüde anlaşmıştır? Bu gruplar ne ölçüde sosyal hizmet mesleğinin etik ve
değer tabanı ile uyumlu değer sistemlerine sahiptir? Bu çocukların sokakta
çalışmasından yararı olan toplumsal gruplar var mıdır? Bu toplumsal gruplar,
sosyal hizmet oriyantasyonlu mesleki çalışmaları hangi noktalarda
engellemeye çalışmaktadırlar? Esasen, sosyal yapılandırmacı bakıştan
kaynaklanan böylesi bir ele alış, gerçekleştirilecek mesleki müdahalenin de
başarısı anlamına gelecektir.
Sosyal hizmet uzmanları ve sosyal yapılandırmacılar, farklı bilgi, gelenek
ve ifade etme biçimlerini destekleme, kolaylaştırma ve yasallaştırmaya
yönelmektedirler. Belirli kriterlere göre bilgi ya da ifade biçimini ve
bilgi taleplerini sınırlandırmanın, temelde, bir gereği yoktur (Gergen,
1994). Sosyal hizmet uzmanları toplum içinde kendilerini, haklarını ifade
edemeyen bireylerin de söz hakkı olması gerektiğine ve toplumdaki marjinal
kesimlerin tüm toplum için değerli olabilecek görüş açılarına sahip olduğuna
inanır. Belki de, sosyal hizmet, cinsiyet ayrımı, önyargı, ırk ayrımı ve
özürlülüğe ilişkin baskıcı yapılandırmaları değiştirebilecek, güç-bilgi
ilişkisini açığa vurabilecek tek meslektir (Witkin, 1999, s. 7).
Witkin (1999)’un da belirttiği gibi, sosyal hizmet tüm bu görüşlerin ifade
edildiği bir alan haline getirilmelidir. Örneğin, sosyal hizmet dergilerinde
müracaatçıların ifadeleri yoktur. Bununla birlikte, eğer sosyal hizmet
uzmanları, onlara anlamlı hizmetler götürecekse, onların kendi dilleri ile
ortaya koyduğu bilgiler son derece hayati noktada olacaktır. Bu nasıl
sağlanabilir? Müracaatçıların kendi kelime ve perspektifleri ile
deneyimlerini yazma konusunda cesaretlendirilmeleri, onlara bu süreçte
yardımcı yazarlık yapılması, hem müracaatçı hem de uygulamacı rollerini
yaşayanların bu ikili (dual) perspektiften kazandıklarını paylaşmaları örnek
olarak gösterilebilir (Witkin, 1999). Örneğin, gerçekleştirilen sosyal
kişisel çalışma uygulamasında, sosyal hizmet öğrencilerinin sürece ilişkin
ifade ettikleri duygu, düşünce ve dinamikleri müracaatçı da okusa ne gibi
bir değerlendirmede bulunacaktır? Eğer gerçek onun gerçeği ise, sürece anlam
biçme açısından en yetkili olabilecek kişi kendi dilini kullanan müracaatçı
olacaktır.
Sosyal hizmet sosyal yapılandırmacı görüşü sadece müracaatçı kitleleri ile
çalışırken kullanmamalı, bu görüşü misyonuna uygun bir mesleki uygulama
yapabilmek için kimliğinin temellerine yerleştirmelidir. Bu çerçeve
içerisinde sosyal hizmet, mesleki etkinliklerinde mesleğin kimliğine uygun
bir dil kullanımını son derece önemsemek zorundadır. Örneğin, sosyal hizmet
birey ve toplumun değişip, gelişebileceğine inanan, bu çerçevede toplumsal
koşulların önemini vurgulayan bir meslek ve disiplin olarak “özürlü”
terimini kullanmaktadır. Oysa özürlü kelimesinin çok temel, yaygın olarak
kabul edilen ancak sosyal hizmetin asli değerleri ile uyuşmayan anlamlara
geldiği açıktır. Özür kelimesi “özür dilemek” bağlamında bir eksikliği,
yetersizliği, hatalı olma durumunu bildirirken “özrünü bildirmek” bağlamında
ise herhangi bir şeyi yapamamanın rasyonel nedenini ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte, sosyal hizmet insanın potansiyeline inanan, bu
potansiyelin geliştirilebileceği inancına dayalı bir meslek olarak ve
disiplin olarak, insanın hatalarından çok güçlü yönlerine odaklanmaya vurgu
yaparak onları değerli varlıklar olarak görmekte ve onların bu zengin
potansiyelleri doğrultusunda sosyal işlevselliklerini yaşamda bir şeyler
gerçekleştirerek oluşturabileceklerine inanmaktadır. Dolayısı ile, özürlü
kelimesinin anlamı ile mesleğin özü uyuşmamaktadır. Böylesi bir
kavramsallaştırmayı kabul eden ve kullanan sosyal hizmet felsefi dokusundan
ve uygulamasından neleri kaybedebilecektir? Toplumda varolan gruplar niye bu
terimi kabul etmektedir? Özürlülerin bu kelimenin kullanımından doğan
sorunları ya da kazançları nelerdir? Toplumun bu kelimenin kullanımından
doğan sorunları ya da kazançları nelerdir? Sosyal hizmet niçin özü ile
uyuşmayan bu kelimeyi müracaatçı kitlesini nitelerken kullanmaktadır?
Esasen, sosyal yapılandırmacı yaklaşım açısından bu sorulara verilecek
yanıtlar, mesleğin özünü etkileyebilecek ve uygulamaya yön verecek
niteliktedir.
Nitekim, sosyal hizmette, temel değerlerden olan self-determinasyon
karşılığı zaman zaman dilimizde “kendi kaderini tayin hakkı” kavramı
kullanılabilmektedir. Derin teolojik anlamı dışta bırakılmak kaydıyla, geniş
halk kitleleri tarafından “kader” kelimesi, ülkemizde, birey iradesi ile
değiştirilemeyecek bir durum olarak algılanabilmektedir. Böylesi bir
algılamanın olduğu sayıltısı altında, toplum tarafından birey iradesi ile
değiştirilemeyecek bir durum olarak algılanan kader kavramını, self-determinasyon
karşılığı kullanmanın anlamı nedir? Sosyal hizmet, bir meslek ve disiplin
olarak insanların yaşamları üzerinde hak, kontrol ve yönlendirme hakkı
olduğuna inanıyorsa ve bunu yapabilecek kapasiteleri olduğuna inanıyorsa bu
kavramları vücuda getiren temel kavram olan self-determinasyon karşılığı
“kader” kavramını niçin kullanmaktadır? Bu kullanımdan dolayı sosyal hizmet,
genel toplum, müracaatçı kitlesi ve diğer sistemlerin yararları ve zararları
nelerdir? Hangi sosyal, ekonomik, ahlaki, politik kurumlar bu kullanımı
desteklemektedir? Bu sorular da, kanımca mesleğim kimliğini kendi özü
doğrultusunda yapılandırmasına yardımcı olacak sorulardır. Nitekim, sosyal
hizmetin köken olarak geliştiği ülkelerde, sosyal hizmeti organize eden bir
değer olarak self-determinasyon kavramı toplumun inanç sistemi ile karşı
karşıya gelmemektedir. Esasen, self-determinasyon karşılığı “kendi kaderini
tayin hakkı” kavramını kullanmak, bir anlamda, mesleğin değerleri ile
toplumun değerlerini karşı karşıya getirmek anlamına gelebilir. Böylesi bir
çatışmanın, toplumun ve mesleğin genel yararı ile ne ölçüde uyuştuğu ve
değişme ajanlığı fonksiyonu çerçevesinde konuya nasıl yaklaşılması gerektiği
konusu tartışmaya açıktır.
Yine bir sosyal hizmet kavramı olarak “client” kelimesi karşılığı dilimizde
“müracaatçı” kelimesi kullanılmaktadır. Müracaatçı kelimesi ise Türkçe’de
açıkça herhangi bir hizmet alabilmek için başvurmayı ifade etmektedir. Oysa,
sosyal hizmet açısından, savunuculuk fonksiyonu paralelinde müracaatçı, (client)
hizmete mutlaka başvurmamış da olabilir. Nosyon olarak, makro sosyal hizmet
uygulamalarında müracaat etmemiş insanların sosyal koşullarını da etkileyen
düzenlemelere yönelinmektedir. Bir başka deyişle, “müracaatçı” kelimesi
nedenlerden ziyade sonuçlara yönelen bir sosyal hizmet uygulama biçimini,
kelime anlamı itibarıyla, (residual social work) adeta, davet etmektedir.
Yine müracaatçı kelimesi, sorunu ya da ihtiyacı olanın durumunu kabul etmesi
ile yakından ilişkilidir. Müracaat eden, bir anlamda, sorununun çözümünü de
müracaat ettiği kişi ya da kurumdan beklemektedir. Oysa, sosyal hizmet,
birey ve toplum sorunlarının çözümünde katılımın önemini bilen, insan
potansiyeline, insanın değer ve onuruna inanan, kendi kendine yardıma büyük
önem veren bir meslek ve disiplin olarak “client” kelimesine, bu anlamda
müracaatçı karşılığını yüklememeli, bu noktada dikkatli olmalıdır. Bu
anlamdaki bir karşılık, açıkça, sosyal hizmetin özünün inkarı anlamına
gelir. Sosyal yapılandırmacı bakış açısından, kavramsal düzeyde böyle bir
bozulmanın etkileri açıkça medikal odaklı bir uygulama modeli olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu model ise, mesleğin sosyal adalet ile ilintili
“sosyal reform” odağına ve mesleki kimliğin eşsiz bileşeni olarak çevresi
içinde birey ele alışına zarar vermektedir.
Sosyal hizmet literatüründe, ülkemizde, “empowerment” karşılığı
“güçlendirme” kavramı kullanılmaktadır. Sosyal hizmet sözlüğüne göre (Barker,
1999, s.153), sosyal hizmet uygulamasında güçlendirme, birey, grup, aile ve
toplumlara, kendi bireysel, bireyler arası, sosyo-ekonomik ve politik
güçlerini artırmaları ve kendi koşullarını geliştirmeye yönelik etkide
bulunmaları için yardım etme sürecidir. Esasen, güçlendirme kavramı
açısından, müracaatçı potansiyelinde var olan güçleri, becerileri,
yetenekleri henüz kullanamayan güçlü bir birey olarak betimlenir. Bu bakış
açısı ile, güçlendirme yaklaşımı çerçevesinde yapılan çalışmalar ile
müracaatçı sistemi, sosyal hizmet müdahalesi ile, müdahale süreci sona
erdiğinde dahi yaşamını etkileyen değişkenleri etkilemeye devam edecek
noktaya gelmektedir. Bu anlamda, güçlendirme, sosyal hizmet için hem bir
araç hem de bir amaç haline dönüşmektedir. Bu bakış açısından, güçlendirme
uygulamalarında sosyal hizmet uzmanları “güç veren” müracaatçılar ise pasif
olarak “güç alan” pozisyonunda değillerdir. Bununla beraber, empowerment
karşılığı kullanılan “güçlendirme” kelimesi, açıkça, sosyal hizmet uzmanını
“güç veren”, müracaatçıyı ise “güç alan” pozisyonuna sokmaktadır. Bu ise,
güçlendirme kavramının temeli ile, açıkça, çatışmalıdır.
Bir sosyal hizmet kavramı olarak “intervention” karşılığı “müdahale” sözcüğü
kullanılmaktadır. Müdahale, sosyal hizmet uzmanının problemi çözmek, önlemek
ya da sosyal iyilik halini geliştirme amaçlı aktivitelerdir. (Barker, 1999,
s.252). Sosyal hizmet müdahalesi, müracaatçının yararına olarak müracaatçı
ile birlikte gerçekleştirilmektedir. Oysa, içinde yaşanılan toplumsal
bağlamda, müdahale sözcüğü, sadece tek taraflı bir eylemi belirten bir
anlama gelebilmektedir. Bu noktada, müracaatçının müdahale sürecine
katılımı, kelime anlamı itibari ile azaltılmaktadır. Böylesi bir azalış ise,
mesleğin uygulamasına zarar verebilecektir.
Bu çerçeve içerisinde sosyal hizmet, misyonu bakımından, asla, objektif ya
da nötr değildir. Sosyal hizmet, tüm uygulamalarında müracaatçı kitlesi
olarak tanımladığı yoksun, yoksul, toplumsal kaynakların dağılımından
anlamlı paylar alamayan, baskılanmış, sosyal işlevselliğini ve çevresi ile
olan etkileşimini etkili bir biçimde yerine getiremeyen birey, grup ve
toplumların refahına yönelmektedir. Bir başka deyişle, sosyal hizmet anılan
grupların sosyal refahı için çalışmaktadır ve bu nedenle de toplumsal arena
içerisinde bu grupların lehine taraftır. Misyonu bakımından taraf olan
hiçbir mesleki faaliyet, objektif ya da nötr olamaz çünkü doğası objektif ya
da nötr olmama üzerine kurgulanmıştır. Bu objektif olmayışın anlamı ise,
asla, diğer toplumsal grupların zararına çalışmak ya da bozgunculuk
değildir. Bu, müracaatçı sistemlerinin, demokratik süreçler çerçevesinde
toplumda yaratılan değişmeler ve yeni dengeler yolu ile aktif, üretken
bireyler olmaları böylece de ait oldukları toplumlarını zenginleştirmeleri
anlamına gelmektedir. Çünkü, sosyal hizmet, birey ve toplumu birbirinin
tamamlayıcısı olarak gören, birey ve toplum sorunlarının oluşmasında ve
çözümünde hem bireyin hem de toplumun karşılıklı payları ve sorumlulukları
olduğuna inanan bir meslek ve disiplindir. Özde, sosyal hizmet, birey ve
toplumu bu anlayış ile görmektedir. Bununla birlikte, sosyal yapılandırmacı
görüş açısından, müracaatçı sistemlerinin yararları, onların dışında ve
onların yararları ile çatışan güç gruplarınca üretilen ve topluma
benimsetilen bilgiler, inançlar ve önyargılar ile sağlanamaz. Sosyal
yapılandırmacı görüş açısından bilgi gücün fonksiyonudur ve toplumsal
arenada güçlü olanlar, belki de eşyanın tabiatı gereği, kendi yararlarını en
üst seviyeye çıkarmaya yarayacak bilgileri üretebilirler/ürettirebilirler.
Sosyal hizmet, işte tam bu noktada toplumun genel iyiliğini gözeterek
müracaatçı sistemlerinin yararını gözetecek ve mesleğin değer ve yaklaşımı
ile uyumlu bilgileri görünür hale getirmelidir. Bunun yolu ise
müracaatçıların hikayelerini kendi dilleri ile ortaya koymasına olanak veren
ve onların sübjektivitesini bilinçli bir tercih olarak ön plana çıkartan
kendi dillerini kullandıkları hikayelerine dayanmaktır. Müracaatçının
yaşamı, zorlukları, onun yaşamında sosyal refah kurumlarının rolü, hikayesi,
en iyi kendi dili ile ortaya konabilir. Yine, müracaatçının hikayesine
verilecek anlam, en doğru biçimde, yine müracaatçının kendisi tarafından
verilebilir. Böylesi bir yaklaşımla birlikte, sosyal hizmet uzmanı, artık,
bilimsel bilgisi, etik değerleri ve mesleki otoritesi nedeni ile bilinçli ya
da bilinçsiz olarak, müracaatçı tarafından problemin çözümünde anahtar
noktada görülen kişi olmaktan çıkarılmakta, yardım ilişkisinin eşit bir
üyesi haline gelmektedir. Böylesi bir nokta ile birlikte, birey ve toplumun
karşılaştıkları sorun, ihtiyaç en genelde durumun anlamı müracaatçının
değerlendirmeleri en üst seviyeye getirilerek yapılmaktadır. Bu açıdan,
sosyal hizmet araştırmalarında giderek artan bir ilgi gören niteliksel
araştırmalar çok zengin bir açılımı, yukarıda belirtilen ihtiyaca binaen
sağlamaktadır.
Yine, sosyal yapılandırmacı görüş açısından, müracaatçı sistemlerinin
durumunu anlamaya çalışırken pek çok farklı teorik yaklaşım kullanılmalıdır.
Çünkü farklı teorik yapılar, bakış açıları doğrultusunda çok çeşitli
doğruların olabileceğini ortaya koymaktadır. Sosyal yapılandırmacılık
doğrultusunda, müracaatçı sistemlerinin lehine karar vermeyi sağlayacak
çeşitli teorileri kullanmak son derece önemlidir. Çeşitli teorik
yaklaşımlar, sosyal hizmet uzmanlarına yaşam içindeki “çeşitli doğruları”
gösterir. Yine, teorik yaklaşımlar çerçevesinde çeşitli doğrular ile karşı
karşıya kalan meslek elemanları, davranışlarına rehberlik eden önyargı ve
sayıltılarının da farkına varabilirler. Esasen, bu sayıltı ve düşünce
sistemleri, müracaatçıların yararlarını korumayabilir ya da bu yararları
gözden uzak tutabilir. Bu anlamda, teoriler yansız değildir. Teoriler, değer
tercihlerini ve politik tutumları belirtirler (Dolgoff, 1981).
Bu çerçeve içinde, sosyal hizmetin ilgilendiği sorun ve ihtiyaçları
tanımlama biçimine temel oluşturan teoriler, bir bakıma, nereye
yöneleceğimizi de göstermektedir. Örneğin, suç işlemiş bir genç ile mesleki
çalışma yapılırken bu gencin davranışı psikolojik düzeydeki teoriler ile mi
açıklanacaktır, yoksa sosyolojik düzeydeki teorilerle mi? Durumu tanımlama
biçimi, soruna yönelirken kullanacağımız müdahale araçlarının tipini ve
müdahalenin beklenen çıktılarını etkileyecektir. Nitekim, sosyal hizmet
mesleği, yüzyıllık evrimini tamamladığı şu günlerde dahi mesleğin misyonuna
ilişkin temel bir tartışmayı hararetle sürdürmektedir. Bu tartışmanın bir
ucunda sosyal hizmetin temel yaklaşım biçiminin “klinik uygulama ve temel
amacının bireye yönelik tedavi” olduğunu ileri sürenler yer alırken diğer
kutupta sosyal hizmetin temel amacının “sosyal reform” olduğunu savunanlar
yer almaktadır. (Haynes, 1998, s. 501; Abrawomitz, 1998, s. 512; Dean,
1994,s. 427; Greene ve Knee, 1996,s. 553). Sosyal hizmetin amacının her
ikisine de aynı anda yönelmek olduğu teorik düzeyde çok açık olmasına
rağmen, böyle bir tartışmanın yapılıyor olması, sosyal yapılandırmacı görüş
çerçevesinde, mesleğin sosyal adalet misyonunu paylaşmayan toplumsal gruplar
tarafından üretilen ya da ürettirilen bilgilerin bir sonucu olarak
düşünülebilir. Sosyal hizmet, sosyal reforma yönelme hedefini göz ardı
ederek, psikolojik düzeyde birey ve toplum sorunlarının tedavisi ile
uğraşarak yardım veren meslekler arasında kimlik problemi yaşar hale
gelmiştir.
Müracaatçılara benimsetilen ve onlar açısından yaşamlarında hiçbir fayda
sağlamayan ve onların haklarını ellerinden alan ya da bu haklarına
yönelmelerini engelleyen toplumsal basmakalıplara yönelik olarak
bilinçliliğin artırılması sosyal hizmetin son derece temel bir
fonksiyonudur.
SONUÇ
Sosyal yapılandırmacı görüşe dayalı sosyal hizmet etkinlikleri sosyal hizmet
uzmanlarını aşağıdaki noktalara götürür.
1. Böylesi bir uygulama meslek elemanlarını ilgilendikleri konunu uzmanı
olmaktan ziyade müracaatçıları ile işbirliği içinde sorunları değerlendiren
kişi konumuna yöneltmektedir. Böylelikle uygulayıcı ile müracaatçı arasında
güç ilişkisi oluşmamakta, daha eşitlikçi bir ilişki oluşmaktadır. Çünkü,
sosyal yapılandırmacı yaklaşım, uygulamacının sayıltı ve değerlerinin
açıklığa kavuşturulmasına büyük önem atfetmektedir.
2. Bu yaklaşım ile pek çok teori kullanılmakta ve müracaatçıların hikayeleri
içinde bulundukları duruma dayalı olarak kendi dillerinden alınmaktadır.
Böylelikle, mutlaka, teorik kavramsallaştırmalara sığdırılmaya çalışılan
hikayelerin gerçek anlamı ile anlaşılması gündeme gelmektedir. Esasta,
teorik yapılara uymayan insan hikayelerinden sosyal hizmete özgü yeni
uygulama teorileri üretmek, sosyal hizmetin kendi bilgisini üretme anlamında
en temel fonksiyonlarımızdan biri olup kanımca ülkemizde meslekte yaşama
geçirilememiş temel konulardan biridir.
3. Bu anlamda sosyal yapılandırmacılık, müracaatçıların kendi değerlerini ön
plana koyan, diğerlerini dışarıda bırakan boyutu ile müracaatçı sistemlerine
uygun değişimlerin nasıl yaratılabileceği konusunda meslek elemanına önemli
bilgiler vermektedir. Bu durum, sosyal hizmetin temel değerlerinden self-
determinasyonun günümüz versiyonu olarak ele alınabilir. Yani, müracaatçı
artık, teorik formülasyonlar içinde bir kategori kümesinin alt elemanı
noktasından çıkıp kendi değerleri ve subjektivitesine dayalı bir tasarım
ortaya koyabilecek ölçüde self-determinasyon hakkı ve gücüne sahip bir
sistem olarak görülmeye başlanmaktadır. Böylece, müracaatçılar yararlarıyla
uyumlu uygulama teorileri oluşturmada katılımcı bir noktaya gelmektedir.
Esasen, sosyal hizmet açısından sosyal bilimlere verilebilecek temel
katkılardan biri bu noktada oluşmaktadır.
İçinde yaşanan süreç içinde sosyal hizmet, eğer kimliğini toplumsal yaşama
müracaatçı sistemlerinin yararına olacak şekilde geçirmek istiyorsa,
bileşenlerini ve kendini tanımlama konusuna öncelikle müracaatçıları ile
birlikte yönelmelidir. Yine, müracaatçıların yaşam durumları ve sorunlarına
yönelme açısından müracaatçıların dilleri ve hikayeleri kullanılmalıdır.
Sorunun tanımı, müracaatçının yararına olacak tarzda çoklu teorik
yaklaşımlar kullanılarak yapılmalı ve müracaatçının bu tanımı yapabilecek en
uygun insan olduğu asla gözden kaçırılmamalıdır. Eğer, kullandığımız teori
ve bilgi kaynakları müracaatçı sistemlerinin yararına sonuçlar üretmiyorsa,
artık, o teori, yaklaşım ve kavramsallaştırmaları, müracaatçı sistemlerinin
yararına sonuçlar üreten yaklaşımlar ile değiştirmenin zamanı gelmiş
demektir. Bir başka deyişle, müracaatçıları anlamayan ve durumlarına uygun
olmayan yaklaşımları, onlar tarafından üretilecek ve onları anlayacak
gözlükler ile değiştirmenin zamanı gelmiş demektir. Böylesi bir değişim,
sosyal hizmet için kanımca, asla radikal bir yaklaşım sayılamaz. Çünkü
sosyal hizmet, özünde statükoyu müracaatçı gruplarının yararları
çerçevesinde değiştirmeye yönelen, meydan okuyan (challenging) bir meslek ve
disiplindir. Bireyselleştirme, self-determinasyona bağlılık, katılım, sosyal
adalet, müracaatçının bulunduğu yerden başlama, bireyin değeri ve onuruna
saygı, insanın ve toplumun uygun koşullar sağlandığı takdirde
gelişebileceğine ve değişebileceğine ve bunlara ilişkin potansiyellerinin
olduğuna dair olan inanç gibi temel sosyal hizmet değerleri de bu yaklaşımı
çağdaş anlamları ile desteklemektedir.
Bu anlamda, mesleki dil kullanımı bakımından kavramlara, sosyal hizmetin
özüne uygun anlamlar yüklemek mesleğin kimliğini yaşama geçirmenin yegane
yoludur. Bu olamadığı takdirde, toplum, uygulamacı ve bilim çevresi kaynaklı
olarak, mesleğin odak ve misyonunda önemli sapmalar oluşabilecektir. Sosyal
yapılandırmacı görüş açısından, sosyal hizmetin karşı karşıya kalabileceği
en büyük tehlikelerden biri, kanımca, bu durumdur.
Sosyal hizmet kendini gerçekleştirmek istiyorsa, sosyal yapılandırmacı bakış
ile önce kendi felsefi çizgisinde kendi doğasını yapılandırmalıdır. Sosyal
hizmet, müracaatçı sorunları ile ilgilenirken müracaatçıların lehine taraf
ve bu çerçevede sübjektif olduğunu bilerek, onları yaşamın öznesi haline
getirecek bilgileri üretmek ve yaşama geçirmek sorumluluğundadır. Sosyal
hizmet uygulamasında, ilgilenilen durumu, öncelikle, müracaatçı perspektifi
ile görmek ve çözümü onun perspektifinden aramak ve dolayısı ile konuya
taraf olan diğerlerinin ilgi ve çıkarlarını daha az gözetmek ya da hiç
gözetmemek, teorik olarak son derece açık olmakla birlikte yaşama yansıması
bakımından mesleği zorlayabilecek bir olgudur. Bununla birlikte, sosyal
hizmet özde risk almaktır. Sosyal hizmet uzmanları mesleki misyonlarını
yerine getirmek istiyorlarsa, risk almayı mesleklerinin bir parçası olarak
görmelidirler.
KAYNAKÇA
Abramowitz, Mimi (1998) “Social Work and Social Reform”, Social Work, 43,
(6), s. 512-526.
Atherton, R.Charles (1993)'' Empiricists Versus Social Constructionists:
Time for a Cease-Fire'', Families in Society, 74, (10), s. 617-624.
Barker, Robert L. (1999) The Social Work Dictionary, 4th edition, NASW Press,
Washington, DC.
Berger, Peter L., Thomas Luckmann (1971) The Social Construction of Reality,
Harmondsworth, Middlesex, Penguin..
Dean, Harvey (1994) “Social Work and the Concept of Individualism”, Families
in Society, 75, (7), s. 423-428.
Dean, Ruth G., Margaret L. Rhodes (1998) “Social Constructionism and Ethics:
What Makes a “Better” Story”, Families in Society, 79, (3), s. 254-262.
Dean, Ruth G (1993) ”Constructivism: An Approach to Clinical Practice”,
Smith College Studies in Social Work, 63, (2), 127-146.
Dolgoff, Ralph L. (1981) “Clinicians as Policymakers.” Social Casework, 62,
(5), s. 284- 292.
Gergen, Kenneth J. (1994), Realities and Relationship: Soundings in Social
Constructionism, Cambridge, MA: Harward University Press
Gergen, Kenneth j (1985) “The Social Constructionist Movement in Modern
Psychology” American Psychologist, 40, (3), s. 127-146.
Greene,R. Roberta, Ruth I. Knee (1996) “Shaping The Policy Practice Agenda
of Social Work in The Field of Aging” Social Work, 41,(5), s. 553-560.
Greene, Gilbert J., Carla Jensen., Dorothy Harper Jones (1996) “A
Constructivist Perspective on Clinical Social Work Practice with Ethnically
Diverse Clients”, Social Work, 41, (2), s. 72-180.
Hartman, Ann (1991) “Words create Worlds” (Editorial), Social Work, 36, s.
275-276.
Haynes, Karen S (1998) “The One Hundred-Year Debate: Social Reform versus
Individual Treatment”, Social Work, 43, (6), s.501-509.
Ingram, David (1990) Critical Theory and Philosophy, New York, N.Y. Paragon
House.
Laird, Joan (1995) “Family Centered Practice in the Postmodern Era”,
Families in Society, 76, (3), s.150-162.
Payne, Malcolm (1997) Modern Social Work Theory, Macmillan Press Ltd.
Witkin, Stanley L (1999) “Constructing Our Future” (Editorial) , Social Work,
44, (14), s. 5-8.
