Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

SOSYAL HİZMETİN İŞGAL ALTINDAKİ FİZYOLOJİSİ VE KIRILGAN ANATOMİSİNDEN  BİR KESİT 

       SHU Aziz ŞEKER

Olur ya habersiz bir kuş konar bir sabah penceremize üşürde üşür. Mevsim kıştır… Hiç olur mu demeyin! Alır ellerimize ısıtırız onu…bir an bizim kalbimiz olur o, ölüm savrulup dursa da her canlının avlusuna… 

Çocuksuz şarkılar dalgalanır bazen gök maviliğinde. Annesizdir onlar, kimseler bilmez… Kimseler duymaz. Annesiz çocukların şarkılarıdır. Öylesine bir yenilginin masumiyetiyle geçer giderler yaşamımızdan. Yaşamımız düş korsanlarının elinde mağlup da olsa…

Sonra bir akşam bir yıldız kayar Afrika’dan Asya’ya, yine bir sevgiliye adanır gök karanlığını yakıp geçen o yıldızın şavkı… Adı Taranta Babu’dur Nazım’ın o güzel dizelerinde ve “kıyısında oturup bakarsınız içinizde dalgalanan denize. Kapalı gözleriniz çevrili içinize” sokakları mesken tutmuş çocukların hüznü bir türkü gibi dilinizde.

Ve acılarımız bir gün bizi bir karanlık denize atar…yolcu oluruz kendi ömrümüze bir başımıza kalarak…öyle ki, uçsuz bir aydınlık olur umutlarımız ama paylaşamayız…yitik kalırız. ‘Beyaz Geceler’ düşer uykularımıza, bizse hayatı bilemeyiz ki, geç bir vakitte sıyrılıp giderken ölümün kuçağına ömrümüz…kendimizi de hissedemeyiz.

Yanarız kimileyin: Sivas’ta Yeşim Özkan olur yakılıp kül olurcasına, kimileyin de 1789’da Robespierre olur Fransız Devrim’inde umudu muştularız dünya halklarına, Bağdat’ı görsek de insanlığın çektiği onca acıdan sonra yüzyılımızda, öleceğimizi bilsek de bir savaşın ortasında. Sonra kan revanken bu hoyrat yüzyılda da uykularımız Mezopotamya’da. Irak sokaklarında öldürülen insanlara ağlarız. Çünkü insandır onlar! Yüzyıllarca insanlığımızı hep iyiye değiştirdiğimizi zannetmişiz ve ne fark eder demişiz gördüklerimizden, yaşadıklarımızdan sonra? 

Belki de bir hayat henüz nasıl cümle kuracağını bilemeden bir yalnızlığa terk edilir ve istemediğimiz ya da bizim istediğimiz bir hikaye başlar aşk gibi ve her zaman bir başlatıcı olur hikayelerde her aşkta olduğu gibi çekilen onca acıdan sonra... Mutlu aşkın olmadığını her dem haykıran, Elsa’nın şair sevgilisi Aragon, dillendirse de, “zaman yok öğrenmeye yaşamı, çok geç artık / kan ağlarken yüreklerimiz gece yarısı” diye…biz ki darılmayız ona, delicesine yaşarken ayrılıklarımızı, anılarımızı, acılarımızı. Uzak ve sıcak kırılmışlıklarımızı, terkedilmişliklerimizi!

Varsın bir yaprak düşsün her sonbahar Neruda’nın ellerinden Şili yurduna, Garcia-Lorca’nın mezarına ve de her sevgilinin ellerine... Yine ‘Meriç’ aka dursun en soğuk karanlıklara…unutacağı güzellikleri olsa da hüzünle geçerken ıslayıp öptüğü topraklardan. Yine her defasında suyun öte yüzünden selam söylensin Anadolu’ya. Anadolu ki, ağıtların, destanların, büyük sevdalıların yurdu.

Hayat bittiği yerde başlar... Sosyal hizmetse yüzyılımızda öldüğü yerde başlar. Sosyal çalışma disiplininin ve mesleğinin bahçesinde kaç zamandır güzel gelişmeler görmek istiyoruz bizim için ölümsüzlük kokan; bir kırılmaz duruş, özündeki muhalifliği tetikleyecek mesleki başarıları görmek istiyoruz. Çünkü nicedir el çekmiş sosyal hizmet kendisini var eden toplumsal gruplardan…sosyal acılarından. Nicedir sosyal hizmet bir ölüm döşeğindedir. Duyan da yok! bilen de yok! yazan da yok!… Sosyal Çalışmacılar nicedir bir ölüm uykusuna düşmüşlerdir.

Yöntemsizlik, özgür bir bilimsel gelişimin önünü açacaksa katlanılması gereken  bir süreç olmalıdır. “İyi olan şey gelişimi engelliyorsa “kötü” olan şeyle yer değiştirmelidir. Disiplinleşme hamlelerinden her defasında büyük sosyal kayıplarla çıkan sosyal çalışma: Kendisine avutulmaz sınırlar ve standartlar koyduğu için ve yaşadığı ülkenin geleneklerinden yani özgün anlatılarından yararlanmadığı için çöküntü bir ruh haliyle sosyal bilimler mezarlığında ağıtlar yakmaktadır. Disiplinin olgunlaşması bir yana meslek de kimliğini kaybetmeye başlamıştır. 
            TÜRKİYE’DE SOSYAL ÇALIŞMA MESLEĞİ İŞGAL ALTINDADIR!
“İnsan ağlamaya ne zaman başlayacağını bilmiyor” (B. Russel) bu barbarlar çağında; kokuşmuş beyinler tufanında, çirkefe batmış çığrından çıkmış dünyada.

Sosyal Çalışma mesleği diğer mesleklerin istihdam kaygısına peşkeş çekilmeye başlanmıştır. Değişim çirkin yüzünü göstermiştir. Değişim diye dayatılanlar sosyal çalışmayı tarihselliğinden etmiştir. İlçelerde hatta kimi büyük beldelerde proje masalarında, açtığınız kimi telefonlara, “buyurun ben sosyal hizmet uzmanıyım” ya da “sosyal çalışmacıyım” diyen yüzlerce insan, okuyamadıkları bir okulun diplomasının vermiş olduğu konumdan kendilerine rol çıkarmaktadırlar yaşanan bu koşullarda. Onlar da haklıdırlar. Çünkü işsizlerdir. İşsiz bırakılmışlardır. Bu nedenle bir mesleğin saçağına uysal bir sahiplenme duygusuyla gizlenmektedirler. Bilmeyenlere sesleniyoruz. Örseliyorsunuz bu mesleğin kişiliğini. Heyecanını alıyorsunuz. Yalnızca bu olumsuz değişimler değil, ufak ayak oyunları yapan “türedi” sosyal çalışmacıları da unutmamak gerekir. Kendi meslektaşlarının kuyusunu kazan kişiliksiz beyinleri yani… Bir bilgenin dediği gibi diyoruz ki, “dinlemiyorsun ama, bu senin kendi öykün”dür. İşte bu vakit  yokluğunu kalbimizde bir sızı gibi hissettiğimiz şeyi özlüyoruz; dayanışmayı.      

Sosyal çalışma mesleği hokkabazların sofrasında dalga geçilen bir şarap gibidir günümüzde. Evet o Batı’dır. Batıyla dalga geçenler sosyal çalışma mesleğine benzer mesleklerle de dalga geçmektedirler. Oysa maymunsu bir parodidir bu. Yani bir yanılsama; bir simülasyondur. Ne acı değil mi? Olmayan şeylerin peşinde koşmak ve onları içselleştirmek için yaşamsal bir mücadele vermek. Yani Batı’nın olmak, özgürlüğümüzü yitireceğimizi bile bile. Batı yanılgıdır. Batı elde edemediğini şiddet kullanarak almıştır.

Bilimin-‘belirlenmiş aklın’- dünyanın her yerinde evrensel geçerliliği olduğunu söyleyenler ham cahildirler aslında. Evrenselliğin ve aklın kimin hizmetinde olduğudur önemli olan. Ve büyük masalların anayurdu olan Batı özde: Aydınlanmanın, Modernitenin vb…büyük oluşumların yörüngesini belirleyen Batı, günümüzde ‘kusursuz cinayet’ler işlemektedir adeta… En basit örnekle ne diyordu Zygmunt Bauman Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları adlı yapıtında: Batı’da “yoksulluk sorunu yasa ve düzen sorunu olarak yeniden tanımlanıyor ve bir zamanlar geçici olarak işsiz kalanların rehabilitasyonu için ayrılan toplumsal fonlar bugün artık cezaevlerinin ve diğer cezai /nezaretsel gereçlerin inşası ve teknolojik olarak geliştirilmesi için harcanıyor” nedeniyse sosyal hizmeti de bir kilim gibi savuran küreselleşme. Sosyal hizmet akademisyeni ve entelektüeli bunu da görmelidir sosyal hizmeti yeniden yapılandırırken… Kendi kaybettiklerini değil. Kendi dedikodularını değil.

Batı’da toplum, kimliğini yitirmiştir. Adeta “meleyen bir sürüye” dönmüştür. Sosyal bilimlerse bu sürünün diyalektiğine ancak 19. yüzyıl burjuva söylemlerinden çevren oluşturarak yanıtlar üretebilmektedirler. Batı’da sosyal bilimler bir mezar sessizliğine gömülmektedir; işlevsizleşmektedir. Ülkemizin bir şansı vardır bu konuda. En azından öyle görünmektedir. Çünkü henüz Batı’nın dışındadır. İşte sosyal çalışma entelijansiyası bunu fark ederek ve kendi yanlışlarını görerek örgülemelidir sosyal hizmeti Türkiye coğrafyasında. Kendi koltuk rahatlığına çivilenenlerin başına neler geldiğini artık herkes biliyor. Bilim yapacağım diye mevcut bilim kanallarını yüzüne gözüne bulaştıranları; bilimsel bilgiyi yoklamadan şampanya kadehi kaldırıp apolet takanları, bilim tarihi kendi çöp tenekesine atmayı her zaman başarmıştır. Yalan sözün üstüne güneş hiçbir zaman doğmamıştır. Doğduğunu söyleyenler de simülasyonun birer yaltakçısıdırlar. Onlar da yaşamı anlamadan bu göstergeler evreninden kendi mental hijyenlerini kirleterek ölü bir kuş gibi düşmüşlerdir toprağa.  

 Unutulmayacak güzellikte insanlar çıkardı bu meslek ailesi. Her şeyden önce onurlu, inançlı, umutlu insanlar çıkardı. Onları da tanıması dileğiyle yalnızlık çeken sosyal hizmetin o güzel düşlü çocuklarının. O çocuklar ki, şimdi çok yalnızlar sıcak düşlerin avuntusunda. Talihsizliklerle dolu bir tarihsel-kültürel dönemi yaşıyorlar, kendi mesleklerinden sürgünler. Onlar şimdi iktidarların sultasında savrulup durmaktadırlar karanlığa yürütülen insanlar misali. Varsın kırsınlar bahar görmemiş aşklarımızı; düşlerimiz, körpe dallarımızı…

Ve şimdi mesleğini onuruyla savunan meslektaşlarımızın önünde saygıyla eğiliyoruz. Yaşadığımız tarihte de değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bilimsel çalışmaların önünde şapkamızı çıkartıyoruz. Ve şimdi mesleğimizi bozuk paralar gibi oradan oraya savuranların önünde diz kıran meslektaşlarımız için kedere gömülüyoruz. 

 

 

 


 
 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

©Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi