|
|
|
|
|
|
Günümüz sosyal dünyası çelişkiler, ikilikler ve gerilimlerle dolu bir arenayı ortaya sermektedir. Örneğin birçok gözlemci, küreselleşmenin yaşamlarımızdaki en zorlayıcı güç olduğunu ilan etmekte (Beck, 1992) iken, bazıları da küreselleşmenin, kendi kendine yettiği düşünülen toplumların temellerini çürüttüğünü iddia etmektedir. Genel olarak küreselleşme, Batı medeniyetinin dünyaya yayılması olarak görülmektedir. Yirmi birinci yüzyılın başlarında, insanlık uygarlığı sosyal, bilimsel ve teknolojik gelişmeler açısından oldukça ileri bir noktaya ulaşmış olmasına karşın, toplumsal dengesizliklerin meydana gelmesini önlemeyi başaramamış olması en önemli sosyal sorunlara kaynaklık etmektedir. Sosyal hizmet mesleği bu sosyal yaraları sarmanın yanında, bireylerin, her zaman daha işlevsel olmasını, sorunlarının çözümlenmesini, streslerinin azaltılmasını amaçlayan bir disiplin ve meslek olagelmiştir. Sosyal hizmetin bütün müdahale yöntemleri, bireylerin ve ailelerin toplumdaki olanaklardan yararlandırılması, sosyal destek sağlanması, endişelerinin ve yalnızlık duygularının azaltılması ve sağlıklı baş etme mekanizmalarının kurularak, problem çözme becerilerinin kazandırılması ve sosyal uyumun gerçekleştirilmesini hedeflemektedir. İnsanlar yaşamları boyunca çok değişik yaşam alanları ve kategorilerde sorunlarla karşılaşırlar ve bunların büyük bölümünü kendi olanakları, güçleri ve sahip oldukları sosyal çevreyle birlikte çözerler. Ancak işsiz, yoksul, engelli, güçsüz nüfus gruplarının öyle gereksinimleri ve sorunları ortaya çıkar ki doktor, avukat, sosyal hizmet uzmanı gibi profesyonel meslek elemanlarına başvurmalarını ve bir hizmetten yararlanmalarını gerektirir. Çünkü, çeşitli sorunlara sahip olan bu güçsüz nüfus gruplarının toplumun sahip olduğu kaynaklarla buluşturularak bağlantılandırılması ile ancak çözüm sağlanabilecektir. Daha büyük çerçeveden bakıldığında toplumsal sorunların makro düzeyde çözümü için, sosyal hizmet uzmanlarının, avukatlar, doktorlar, öğretmenler, gazeteceiler, yazarlar, sosyoglar, psikologlar vb. meslek gruplarıyla etkili ve sürekli işbirliği içine girerek, sosyal sorunların azaltılması ve daha işlevsel, bireyi geliştirici bir toplumsal işlevselliğe ulaşılabilmesi gereklidir. Gelişmiş toplumları oluşturan gelişmiş bireyler, özellikle belli bir eğitim almış aydın statüsündeki insanlar, diğerlerinin sorunlarına son derece duyarlı, toplumsal katılım gösteren ve sadece kendi durumun iyi olmasıyla rahat edemeyen, humanizmi ve bilinç düzeyi yüksek yurttaşlardır. Ülkemizde de böylesine katılımcı ve çok sayıda eğitimli, aydın insanı işin içine katan bir anlayış geliştirmeden, sosyal sorunların çözümü olanaklı hale gelemeyecektir. Bunun için öncelikle aydınların konformist yapıları bir kenara bırakarak, uygulanabilir çözümleriyle tüm sosyal sorunların çözümüne, politikanın hesapçı yapısından bağımsız şekilde el vermelidirler. Günlük yaşamımızda “aydın” sözcüğünü sıklıkla kullanırız. Bazı kişiler, ”aydın” olarak nitelendirilir. Aydınların açıklamalarına, görüşlerine konuşmalarımızda yer verir, onları örnek gösterir, görüşlerini ve yorumlarını anlamaya çalışırız. Peki, ”aydın kimdir?”. Aydın sıfatının genel kabul görmüş, tüm öğelerini içeren bir tanımı var mıdır? Aydın olmanın kriterleri nelerdir?.. “Aydın” sadece bilen değil, bildiğini etrafına yayan, uygulamaya aktaran, sosyal yaşama bilimi aktaran ve pratikte süreç iyileştirmeleri yapabilen insandır. Sadece akademik ünvana sahip olmak, bir gazetede köşe yazmak tek başına aydın sıfatını karşılayamaz. Aydın, çağı ile hesaplaşma sevdası içinde insanlığın geldiği aşamayı kendi ölçüsünde biraz daha ileri taşımak azminde, gece gündüz çalışan hem gerektiğinde muhalif hem de çağdaş işbirliği içinde gelişmiş bir organizmadır. O, bulunduğu mevkiye, mertebeye, maddiyata angaje olmayan, üreten ve sadece insanlığın emrinde olan kimsedir. Her şeyden önce “aydın olmak yakınmak değil, yanmaktır” ilkesini yaşam tarzı olarak benimseyen, nitelikli bir insandır. Öztin Akgüç (Cumhuriyet, 01.05.2005), bir aydında bulunması gereken nitelikler, öğeler ile bulunmaması gereken davranış biçimlerini şu şekilde sınıflandırmıştır: Ciddi ve yeterli “eğitim” herhalde aydın olmanın ön koşullarından biridir ama yeterli koşulu değildir. Eğitim almış, diploma sahibi hatta akademik dereceleri, unvanları olan kişilerin tümünü aydın olarak nitelendiremeyiz; bu, yanlış ve yanıltıcı olur. DEVAM EDİNİZ.
|
|
|
|