|
|
|
|
|
|
Sosyal politika, sosyal hizmet mesleğinin bir disiplin olarak ortaya çıktığından beri her zaman bu mesleğin teorisi ve uygulamalarında yaşamsal bir değere sahip olmuştur. Çünkü sosyal politikanın sosyal gelişme, sosyal adalet, sosyal bütünleşme, bireyin iyi olma hali, toplumun iyi olma hali gibi hedefleri, sosyal hizmet disiplinin de öne çıkan ortak olgulardır. Bu yönüyle sosyal hizmet, açlık, yoksulluk, işsizlik, muhtaçlık, sosyal dışlanma gibi sosyal sorunları çözerek, bireylerin sıkıntılarının azaltılması, daha işlevsel hale gelebilmeleri misyonunu üstlenmiş bir meslektir. Bu makalenin odağını, sosyal hizmet ve sosyal politika açısından sosyal sorunların belirlenmesi ve çözümü sürecindeki etkileşimlerin irdelenmesi oluşturmaktadır. Bu kapsamda, uzun yıllardır ihmale uğramış sosyal politika ve sosyal hizmet uygulamaları açısından, toplumsal düzlemde bir hasar tespiti yapmanın, sosyal alanın yeniden inşası bakımından her şeyin başlangıcı olacağı konusu tartışılacaktır. Sosyal Politikanın Paradigması Tarihsel açıdan bakıldığında, 18. yüzyılın ikinci yarısında buhar makinesinin James Watt adlı İngiliz mühendis tarafından icat edilmesi ve bunu enerji kaynağı olarak kullanması ile başlayan Sanayi Devrimi, insanlığın o tarihlere kadar yaşadığı en büyük yenilik ve buna bağlı değişim döneminin başlangıcı olmuştur. Diğer taraftan ise sanayi devrimi ile ortaya çıkan açlık, yoksulluk, sömürü, insanlıkla bağdaşmayan çalışma koşulları gibi olumsuzluklarla da yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Bu açıdan Dünya tarihi, zengin (güçlü) ve yoksul (güçsüz) insan sayılarının genellikle de güçsüzlerin sayılarının milyarlarca insanı bulduğu dönemlere tanık olmuştur. Aydınlanma dönemiyle ortaya çıkan en önemli gelişme, dünyanın bütün insanlığa ait olduğu ve varolan nimetlerden herkesin faydalanması gerektiği görüşü ve bunun doğurgusu olan bir “sosyal politika” düşüncesidir. Bu yeni anlayış, toplumu oluşturan bireylerin refah içerisinde huzurlu yaşamalarına yönelik düzenlemeleri hedefleyen ve hümanist bir bakış açısının ürünü olarak, sosyal adalet ve insan haklarını temel alan modern devletin de temel felsefesini oluşturmuştur. Sosyal politikayı, “çıkarları uyuşmayan sınıflar arasında tırmanan çatışmaları önleyerek toplumsal uyumu garanti altına almak” biçiminde tanımlamak olanaklıdır (Şenkal, 2005: 26). Yüzyıllar boyunca insan topluluklarının dünyadaki en önemli sorunu, sağ kalabilmek olmuş, neredeyse 20. yüzyıl sonuna kadar, devletin varlığını korumasının yolu savaşlardan geçmeye devam etmişti. Ancak günümüzde devletler dış tehditlerden ziyade, sınıflar arası çatışma ve çekişmelerle, yoksulluk sunucu artan suç riskleriyle karşı karşıya kalmışlardır. Öyle ki 18. yüzyılda Avrupa devletlerinde şiddetli sınıf çatışmaları, ülkelerin varlığını tehdit eder duruma ulaşmış ve bu içinden çıkılmaz durum devletleri, yaşanmakta olan sosyal sorunları önlemeye yönelik müdahale etmeye zorunlu kılmıştır. Buradan başlayarak devletin, sosyal sorunlara müdahale alanının zaman içerisinde genişlemesi, sosyal politikanın da gelişmesine yol açmıştır (Şenkal, 2005: 26). Adam Smith, kapitalist ekonomi sisteminin sürdürülebilmesi için sosyal politikaların uygulamaya sokulması gerektiğini belirterek, “hiçbir topluluk, bireylerinin büyük çoğunluğu yoksulluk ve sefalet içindeyken bir ilerlemede bulunamaz ya da mutlu olamaz” önermesinde bulunmuştu. Bu önemli anlayış ve aydınlanma, Avrupa’da yoksulların insan haklarını teslim eden farklı bir anlayışın ortaya çıkmasına çarpan etkisi yapmıştır. Avrupa devletleri liberal-sosyal sentez modelini benimseyerek, devletin toplum refahını gözeten bir rol oynamasını, “gelirin yeniden dağıtılması” gibi piyasaya ait bir işlev görmesini kabul etmektedir. Avrupa refah devletinin sosyal güvenlik, sosyal hizmetler, yoksullara gelir transferi, sosyal hakların kurumsallaşması, bazı konularda herkese minimum bir düzey sağlanması gibi birçok sosyal hizmet enstrümanları olduğu görülmektedir. Toplumun güçsüz ve risk altında yaşayan kesimlerine yönelik belirli bir sosyal güvenlik düzeyi, sağlık ve refah hizmetlerinden serbestçe yararlanma olanağı, belirli bir yaşa kadar eğitim olanağı, asgari bir gelir düzeyi, konut yardımları öncelikli sosyal politika programları olarak göze çarpmaktadır. Çünkü Marshall (1965: 91)’ın vurguladığı gibi “vatandaşlık”, bir toplumun üyelerine verilen bir statüdür ve bu statüyü elinde tutan herkes, bu konumun kapsadığı tüm haklar ve görevler açısından eşittir. Avrupa refah devletinin niteliği bakımından bireysel gereksinimlerin karşılanması bağlamında “vatandaşlık” kavramı kapsamında, devletin, vatandaşlarının sosyoekonomik koşullarının iyileştirilmesi, temel gereksinimlerinin karşılanması gibi bir sorumluluğu olduğu kabul edilmektedir. Refah devleti, üstlenmek zorunda kaldığı bu koruyucu rolünü, bazen yasalarla, bazen istihdam politikalarıyla, bazen kamu hizmeti yoluyla, bazen doğrudan gelir transferi sağlayarak yerine getirmek zorunda kalmaktadır. Bütün bu mantıklı nedenlerle, sosyal koşulların iyileştirilmesi ve bireylerin temel gereksinimlerinin karşılanabilmesi için devletin etkili bir “sosyal politikası ve yönetimi” olmalıdır. Bu bağlamda, sosyal refahı artırmaya yönelik politikaların, bir taraftan bireylerin maddi koşullarını iyileştirme diğer taraftan da vatandaşlık kurumunun sosyal saygınlığını ve toplumdaki rolünü artırma biçiminde önemli işlevleri vardır. Peki devlet bunu nasıl ve hangi yöntemle yapacaktır? Marshall (1965: 114)’a göre bunun öncelikli yolu, herkes için asgari bir gelir düzeyinin (national minimum) sağlanmasıdır. Çünkü bu ilk basmak, sosyal eşitliğin sağlanması bakımından yaşamsal bir önem taşımakta, bireylerin ve özellikle de çocukların gelişimine çarpan etkisi yapacak nitelikleri de içinde barındırmaktadır. DEVAM EDİNİZ
|
|
|
|