|
|

SOSYAL DIŞLANMA
SEMPOZYUMUNDA GÖZDEN KAÇANLAR
Prof.Dr
İlhan TOMANBAY
i.tomanbay@gmail.com
12-14 Kasım 2009 günlerinde Başkent Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü
tarafından düzenlenen Sosyal Hizmet Sempozyumda çeşitli boyutlarıyla
sosyal dışlanma konusu işlendi. Farklı disiplinlerden mesleklere; okul
çocuklarından sokak çocuklarına; istismar edilen çocuklardan özel
hastalık sahibi insanlara (otistiklere, aidslilere…); çalışanlardan
işsizlere; kadınlardan üniversite öğrencilerine; göçebelerden
göçmenlere; yaşlılardan yoksullara; töre olaylarından bugünün hukuk
düzenine; engellilerden madde bağımlılarına; eşcinsellerden ruh
sağlığı bozuk olanlara kadar çok çeşitli konularda sosyal dışlanma ele
alındı.
Ancak, bütün bu dışlanmalara karşı mesleksel uygulamalar içinde uğraş
verirken daha üst düzeydeki, daha kapsamlı dışlanmışlıkların gözden
kaçtığını düşünüyorum. Sadece, aynı saatlerde yapılan bir başka
sempozyuma gitmek zorunda olduğum için dinleyemediğim sempozyumun
açılış konuşmalarının hemen arkasından gelen panelde konuşan Doç. Dr.
İbrahim Cılga’nın ele alınmadığını titizlikle izlediğim diğer sosyal
dışlanmaların bir boyutuna konuşması sırasında değindiğini bu yazıyı
yazdıktan sonraki sorgulamalarımda duydum ve sevindim. Kendisinden
hemen istediğim konuşma metnini zevkle ve heyecanla okudum. Değerli
arkadaşımın kuramsal, soyut ve ayrıntılı akademik yazısını herkesin
okumasını öneririm. Arkadaşımın değindiği ve onun dışında hiçbir
bildiri ya da konuşmada ele alınmayan diğer sosyal dışlanma alanlarını
da, ama bu kez konuyu somut örnekleriyle ve uygulamaya dayalı olarak
ele alıp adlarını anarak ve biraz daha genişleterek bu yazıda ele
almak istiyorum ki, konu eksikli kalmasın. İnanıyorum ki bu
dışlanmışlıklar için de başlıbaşına ayrı ayrı bildiriler sunulabilir.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararlarıyla parasalcı
(monatarist) ekonomi politikasının egemen olmasıyla sosyal devlet
dışlanmaya başlanmıştı. O yıllarda sosyal devlet kavramının
Anayasa’dan kaldırılma tartışmaları yoğunluk kazandı. Kavram
Anayasa’dan çıkarılamadı, ancak, fiiliyatta epey yol alındı. Kamu
hizmetleri arasında sosyal güvenlik, sosyal sigortalar ve sosyal
hizmetler dışlandı. Sosyal sigortalar iflas ettirildi.
Buraya kadar Türkiye siyasetinde gerçekleştirilen dışlamalar sosyal
çalışmacıları yaşamsal düzeyde ilgilendirmektedir. Çünkü bu “sosyal”
başlıklı kurumların dışlanması bu kurumların kurumsal düzeyde ayrılmaz
parçası olan sosyal çalışma mesleğinin dışlanmasını da gündeme
getirdi. Sosyal çalışma birçok hizmet alanının dışına çıkarıldı ya da
birçok çalışma alanının içine girmesi engellendi. Bu dışlama sürecinin
başlarında sosyal çalışma yükseköğretim kurumlarının sayısı bire
indirilmişti .
Monetarist ekonomi politikasına – bir ölçüde de olsa - ABD’de bile
tepkiler egemen olmaya başlar ve bu tepkiler parasalcı Başkan Ronald
Reagan’dan sonra sosyal ağırlıklı Başkan Bill Clinton’u getirirken,
bunun yanısıra antisosyal parasalcılığın açtığı yaralar sarılmaya
başlanırken 2001 yılında Türkiye’de iktidara gelen AK Parti döneminde
güncelliği perdelenmeye başlanan moneratist ekonomi politikasının
gerekleri yeni bir şiddetle arttırılarak yerine getirilmeye başlandı.
Yani; 2001’den başlayarak eskisine göre çok daha fazla;
Sosyal devlet dışlandı; yerine hamiyetperverlik, hayırseverlik,
yardım, sevap, fakir fukara… kavramlarının çevrelediği bir anlayışla
siyasal kökenli sadaka kültürü yerleştirildi.
Sosyal güvenlik ve sosyal sigortalar dışlandı. Yerine özel
sigortacılık yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Kamu sosyal sigorta
hizmetlerine hizmet alanların parasal katkısı arttırıldı.
Çağdaş sosyal hizmetler dışlandı. Sosyal yardım ve sadakacılık ile
büyük aile dayanışması yaygınlaştırılmaya çalışıldı.
Sosyal meslekler dışlandı. Teknik eğitim öne çıkarıldı. Sosyal meslek
alanlarına daha az kadro verilir oldu.
Sosyal çalışma mesleği dışlandı. Sosyal çalışma kadrolarına tamamıyla
ilgisiz diğer birçok alandan meslek elemanları yerleştirildi.
Sosyal çalışma mesleğinin bu evrensele bağlı, ama Türkiye’de siyaset
tarafından geç bir dönemde yeniden azdırılan dışlanmışlığı burada da
kalmadı. Vur abalıya oldu; sosyal çalışma mesleği bizzat o alanlarda
çalışarak varlık bulacağı sosyal hizmet alanlarından dışlandı,
Sosyal çalışma mesleğinin dışlanmışlığı burada kalmadı. Diğer kimi
sosyal meslekler tarafından da dışlandı. Birlikte çalışma, ortak
hizmet anlayışı hiçbir alanda tam anlamıyla geliştirilemediği için
sosyal çalışmasız sağlık hizmeti, sosyal çalışmasız eğitim hizmeti,
sosyal çalışmasız özürlü hizmeti rahatlıkla yapılabilir oldu: Bu
dışlanmaya diğer sosyal meslekler de karşı çıkmadı. Onların karşı
çıkmasını sağlayacak bir refleksi gösteremediği gibi, diğer sosyal
meslekler ile mesleksel iletişim kurarak sosyal meslekler arasında
kendisine destek arama girişimini sosyal çalışma mesleği de
düşünemedi.
Çağdaş sosyal çalışma mesleğinin dışlanmışlığı burada da kalmadı. Suya
atılan bir taşın yarattığı halkalar gibi sosyal çalışma mesleği kendi
akademisyenleri tarafından da dışlandı. Onlar, içlerine, kağıtlarına,
yerli yabancı dillerden alıntılarıyla bilgi üretmeye kapandılar.
Alanla akademik tavırla bağ kurmanın uzağında kaldılar. Bu durumda
sosyal çalışma akademiası da aynı derecede kendi meslek uygulamacıları
ve bütünlüğü tarafından dışlandı. Akademia ve uygulama arasında bağ
koptu. Ya da zaten yoktu. Bu kopukluk kuram uygulama kopukluğu
kavramında sürekli yansımaktadır.
Bitmedi. Açılmış olan sosyal hizmet bölümleri akademik platformda
birbirleri tarafından dışlandılar. Birbirlerini dışladılar. Zorunlu ve
sınırlı birlikteleşmeler ve dar takım direnişleri dışında, yeni
kurulanları da içerleyecek gerçek ortak bir sinerji yaratılamadı. Bu
sinerji olmadığı için de akademik niteliğini geliştirici aşamalar
halen yaratılamıyor.
Yerele ve somuta inelim:
Hacettepe Sosyal Hizmet Bölümü 1971’denberi ortasında bulunduğu
Keçiören ilçesi tarafından dışlandı. Sosyal Hizmet Bölümü daha
yüksekokul zamanından beri Keçiören’i dışlamıştı zaten.
Türkiye’nin ilk ve en birikimli sosyal hizmet yükseköğretim kurumu
olan Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü YÖK ve diğer
üniversiteler tarafından dışlandı. Muhatap alınmadı. Bu sızıyı bu
bölümün akademisyenleri sık sık dile getirmektedirler.
Bu köklü yükseköğretim kurumunun en ufak bilgisi alınmadan, nezaketen
bir danışma yapılmadan, sosyal hizmet formasyonunun çok dışında birçok
disiplinin erbabı sosyal hizmet bölümleri kurmaya başladılar.
Tanımadıklarını söyleyemeyeceğimize göre, bu durum, bu çevre
tarafından Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümünün dışlanması
demekti.
Sosyal çalışma mesleği, kendisine yıllardır yoğun bir biçimde kadrolar
verdiği SHÇEK tarafından dışlandı. Yerlerine sosyal hizmet
formasyonunun çok uzağından meslek elemanları yerleştirildi sosyal
hizmet makamlarına.
Türkiye’nin ilk akademik örgütü olan HÜ SHB Türkiye’nin en büyük
sosyal hizmet çatı örgütü SHÇEK’i dışladı, SHÇEK Türkiye’nin ilk ve en
büyük sosyal hizmet akademik örgütünü dışladı. Birebir her iki
taraftan da kendilerinin dışlamadığı söylense de somut durum bu. Bu
kurumsal karşılıklı dışlamadan rahatsızlık duyulmadı ya da duyulan
rahatsızlıklar duygusal inatların gerisinde bırakılarak bastırıldı.
Yıllarca tek egemen olarak varlığını sürdüren sosyal çalışma
akademiası, kurumsal düzeyde, SHÇEK dışında yeralan ve kurulmalarında
dahli olmayan ve ama yüzdeyüz aynı SHÇEK gibi ayrı ayrı birer sosyal
hizmet kurumu olduğunu herkesten önce sosyal çalışma anlayışının
sahiplenmesi gereken Aile ve Sosyal Araştırma Genel Müdürlüğünü (eski
Aile Araştırma Kurumu), Özürlüler İdaresi Başkanlığını, Kadının
Statüsü Genel Müdürlüğünü ve Sosyal Yardımlaşma Genel Müdürlüğünü
dışladı. Onlar da sosyal çalışma mesleğinin kendi alanları içindeki
uygulamalarını ve en büyük akademik örgütünü dışladılar.
Sosyal çalışma mesleği sosyal hizmet odaklı kurulmuş birçok sivil
toplum örgütü tarafından dışlandı. Ezici çoğunluktaki sivil toplum
örgütleri sosyal çalışmayı çok uzaklarında tutarak çok güzel projeler
yaptılar, sürdürdüler, sürdürüyorlar. Dışlanan sosyal çalışma da
onları dışladı.
Sosyal çalışma mesleği birçok sosyal proje tarafından dışlandı.
“Sosyal hizmet”siz sosyal hizmet uygulamaları hem alanda hem medyatik
başarılar da sağladılar.
Sosyal hizmetle ilgili örgütler, gruplar, kişiler birbirlerini
dışladılar. Kendilerini tek başlarına sosyal hizmetin merkezinde
gördüler. Böyle gördükleri için de giderek yalnızlaştılar.
Sosyal dışlanmanın türevleri ve eklentileri olan bu siyasal, kültürel
ve kurumsal dışlanmalar birbirleriyle halkalanarak bir süreç içinde
sürdü gitti ve sürüp gidiyor.
Bu sosyal dışlanma örnekleri sosyal çalışma mesleği için geneldir,
yaygındır, tehlikelidir, üzüntü vericidir.
Sosyal dışlanmışlık konulu Başkent Üniversitesi Sosyal Hizmet 2009
sempozyumunda değinilmeyen bu noktalar, sosyal çalışma mesleğinin
herhalde sempozyumda ele alınan çok önemli dışlanmışlık konularında da
başarılı ve etkin olabilmesi için aşılması gereken temel
dışlanmışlıklardır.
Siyasetin yaptığı ve yol açtığı tüm bu sosyal dışlamalara karşı sosyal
çalışma (mesleği) ne yaptı?
Bu sorunun yanıtını hiçbir şey diye verdiğim anda bireysel ya da
birkaç kişi olarak çeşitli çabalar harcayan ve mutlaka çeşitli
başarılara imza atan kimi arkadaşlarımın “Olmaz!” diyeceğini
biliyorum. Benim anlatmak istediğim yapılan bu saldırılara zaten az
olan kurumları ve sorumlularıyla elele genel bir harekete geçişin,
genel planlı etkinliklerle karşı koyuşun sağlanamamış olduğudur.
Gene denebilir ki, evrensel planda başlayan bu saldırılara karşı ne
başarı sağlanabilirdi ki? Aynı hacca giden karınca gibi, “Hiç değilse
yolunda ölürdük!” Kaldı ki, Türkiye siyasetinde mesleğe yapılan
saldırılara karşı yeni bir siyasetin örgütlenmesinde katkı
verilebilirdi. Karşısiyaset safında yer belirleyerek katkı
verilebilirdi. Kurumsal tavırlarla katkı verilebilirdi. Akademik, yani
bilimsel tepkiler verilebilirdi, Sosyal çalışma politik çalışmadır. Bu
çerçevede çok düşünce ve örgütlü olarak karşı, çağdaş ve disipliner
tavırlar üretilebilirdi.
Belki de meslek olarak birbirimize daha fazla dayanışarak
dayanışmamıza katkı verdiği için karşısaldırıların olumsuz etkileri
olumluya çevrilebilirdi. Oysa sosyal çalışmaya yapılan bu topyekun
saldırılar sonunda bütünleşme değil ayrışma yaşadı. Bunun nedeni
apayrı bir tartışmanın konusudur.
Bundan sonra ne yapılabilir?
Yukarıda değindiğim planlı, örgütlü çabaların dışında;
Bu sosyal dışlanmışlıkları ortadan kaldırmanın ilk yolu sosyal çalışma
mesleğinin yeni bir silkinişle, yeni bir yapılanmayla, yeni bir
düşünce ve hizmet üretim bilinciyle toparlanmasıdır; bütünleşmesidir.
Sosyal çalışmacıların birbirlerini içselleştirmeleridir. Birbirlerini
benimsemeleridir. Birbirlerini her yönüyle saygı duyarak
kabullenmeleridir. Araştırmalardaki sayıltı, postula, aksiyom
anlamında ve boyutunda önkabuldür; önkabullenmedir. Elele vermedir.
Birbirine güvenmedir. Birbirine dayanmadır (omuz omuza). Birbirlerinin
farklı görüşlerine de dayanmadır (tahammül); dayanarak onlardan hız
almadır.
Birbirlerimizin yaptıklarından gurur duymadır. Birbirlerimizin
yaptıklarını (yeterli bulmama, eleştirme gibi doğal ve demokratik
tavırlar dışında) alkışlamadır. Dikilen her fidanın büyümesini cinsi
ne olursa olsun heyecanla izlemedir; sulamadır, beslemedir.
Yeniliklere ilgi göstermedir. Yeniliklere yeni katkılar yapmadır. Ve
bundan heyecan duymadır. Proje/ler geliştirmedir. Yeni arayışlara
girmedir. Yeni arayışlara birlikte girmedir; elele girmedir. Yeni
arayışlara kapı açmadır; yol açmadır. Yeni arayışlara omuz vermedir.
Ancak böyle böyle, sabırla, örgütlü ve planlı, birbirimizi dışlamayan
toplu silkinişlerle ciddi yokedişlere hedef yapılan çağdaş sosyal
hizmetler ve sosyal çalışma “sosyal dışlanma”dan “sosyal içlenme”ye
geçebilir.
*
|
|
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
| |