|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|

Sitemizin Yazarları
|
Eşitsizliğin ve adaletsizliğin
tetiklediği toplumsal koşulların insan yaşamında yarattığı buhranlarla,
kırılmalarla sosyal huzursuzluklar dıkım dıkım çoğalırken aynı zamanda
insanın ufku da köreltici bir kuşatılmışlığa, bir yabancılaşmışlığa
sürüklenmektedir. Bu yüzden çağımızın insanı mutsuz görünüyor. Toplumsal
sorunların beslediği yozlaşmışlık ise kan kusturuyor adeta yalnızca modern
giyinmeyi bilen homo sapiens’e… Geleceğe dair iyi olan ne varsa umut vaat
etmeyen yarınlarda istenmedik sorunlarla biçimleniyor artık. İnsanlığı
ütopyası yok!..
XXI. yüzyılda uygarlık tarihi, ekonomik, toplumsal, kültürel ve demokratik
siyasal birikimden yoksun bir perspektifsizlikte, işbirliği ve dayanışmayı
latent bir tehlike olarak göstererek teorisini fonksiyonel yalanlarla
doldurup onurlu ve refah eksenli bir yaşamın olanaklarını da sunmuyor hem
söylencelerinde hem de insanlık dışı uygulamalarında…
Dönmemek üzere ayrılacağımız şu dünyada umut kapımızı çalmıyor, yoksulluğun
beslediği çaresizliğimiz kimsesizlik olarak sevgisiz yarınlara yenik
düşüyor. Birazcık gökyüzü, onurlu bir yaşam, hepimize yetecek kadar
zenginlik barındıran bu göç edilesi dünyadan eşit ve insancıl bir toplumda
yaşamak tek olumlanacak düş aralığıyken neden bu zülüm?
‘Kamu hayatından uzaklaşan bireye kendi kendine yeterli olabilmeyi öğretmek
gerekir.’ Yunan sitelerinde savunulmuş olan bu düşünce mantığı geçmişte
insana verilen değerin boyutları hakkında bizi az çok bilgilendirmektedir.
Tarihin o dönemlerindeki toplumsal örgütlenme biçimlerinde insanı tüm
varlığıyla kapsayan insan bütününe yönelik sosyal refah kuramının insancıl
bir başlangıcının da somut ifadesidir Yunan sitelerinde savunulmuş olan bu
düşünce yapısı.
Tarih ilerledikçe farklı devlet formasyonları, siyasal tarz örgüleri,
toplumsal örgütlenme üslupları içeriğinde ideal devlet düşüncesi gelişerek
yetkinleşerek kimi ayrıksı öğeleri terk edilerek günümüze kadar gelmiştir.
Dünyanın herhangi bir bölgesindeki üretici güçlerin bir yansıması olarak
egemen devlet şekli ideolojikleştirilirken kimi bölgelerindeyse sosyal refah
devleti, hukuk devleti, polis devleti vbg olgularla dizgeleşerek yaşana
gelmiştir.
Açık bir ifadeyle insanlık ve uygarlık tarihi değişik bölgelerde o bölgelere
ve koşullara özgü üretim yapısının değişmesiyle ilintili olarak her dönem
farklı bir devlet gerçekliğiyle idare edilmişlerdir.
Sosyal devlet nedir? Sosyal devlet, tarihselliğinin oluşum kökenlerini
insanlık birikiminin ilerici yönlerinden, rönesans, reform, 1789 Fransız
devrimi ve sayısız işçi hareketlerinden, toplumsal mücadele kazanımlarından,
toplumsal politika bulgularından almaktadır. Olgusal olarak
kavramsallaştırılan bu sosyo-tarihsel yapı ancak ve ancak sosyal hukuk
devleti kurumlarının varlığıyla bir gerçeklik kazanabilmektedir.
Sosyal devlet olgusuna içerik kazandıran Keynesgil ekonomi politikasıdır.
Devlet müdahalesini öncelliyen, sosyal güvenliğe ağırlık veren solun da
benimsediği 1960’lı yıllarla birlikte önemi kavranan sosyal devlet olgusunun
XXI. yüzyıl görünümüyle sosyal devlet içeriğinde kopmalar, dağılmalar ola
gelmiştir.
Ülkemizde 24 ocak 1980 ekonomi kararları ve IMF’ye verilen niyet mektupları
toplumsal sorunların önünü açarken Türkiye toplumunu da geri dönüşü çok zor
bir istikrarsızlığa sürüklemiştir. Serbest Pazar doktrini ülkenin başını
ağrıtmıştır… Toplumsal harcamalar kısıtlanırken, sosyal hizmetlere bütçeden
ayrılan pay da azaltılmıştır.
Sosyal devlet tüm görünümleriyle tasfiye sürecine sokulmuştur…
Yoksulluk, göç, suç, gelir paylaşımında adaletsizlik, eğitimde fırsat
eşitsizliği, bölgesel geri kalmışlık, sosyal konut sorunu, beslenme
yetersizliği, sağlık sorunu, işsizlik, sokak çocukları, şiddet… yaşam
niteliğini kapsayan her alanda bir gerileyiş ve çeşitli özel nüfus
gruplarının çözüme eriştirilmeyen insanca yaşam beklentileri…
Sosyal planlamanın işlevsizleştirilmesi çabası…
Her doğan çocuk ağır bir borç yükü altında doğmaktadır. Sosyal onur ve erdem
yaşamın neresindedir?
Sosyal hukuk devletinin gereklerini yerine getirmek ve bu yönde verilen her
zenginleştirici çaba, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı
yürütülen ulusal kurtuluş savaşına ve Türkiye insanına saygının bir ifadesi
olarak algılanmalıdır. Türkiye’nin kalkınmasını yalnızca Türkiye
gerçekleştirebilir. Uluslararası hiçbir kuruluş bu kalkınmayı
gerçekleştiremez. Hele serbest piyasacı küresel kalpazanlar hiç değil…

|
|