|
|
 |
SOSYAL ÇALIŞMANIN GERİCİ ODAKLARIYLA YÜZLEŞMEK VE
TARİHSEL BİR ALINTI
Aziz ŞEKER/Sitemiz yazarı |
Günümüzde sosyal çalışma mesleğinin ve aktörlerinin üzerinde
ağır bir tahribat uğraşısı var. Bunu kavramlardan uzak duran sosyal çalışma
öğrencileri, bunu alanda çalışan sosyal çalışmacıların birçoğunun uysallığı;
derin ve maço sessizliği, sosyal aptallığı, mesleki bilinç yetersizliği,
mesleğin felsefesine ters siyasal ve sosyal güç odakları, akademik
duruşlarını bileyemeyen bireysel kaygılarının kurbanı olan arayıp
bulamadığım akademisyenler, vb unsurlar belirledi. Tetikledi. Besledi… Bense
bunlara aldırmadım desem, yalan olur ömrüm gibi…
Biz, ölmenin ve öldürmenin kutsandığı bir dünyanın, çığlığı dinmemiş solgun
yüzlü çocuklarıydık. İnsanların ve dostların palalarla birbirlerini
boğazladıkları bir yüzyılda hüzünden kaçıyorduk. İntihar eden şairlerden
korkuyor, kendi yanılsamalarımızın avlusunda bir ağıt gibi ığranıyorduk.
Acının sunağında kederlerimizi kurban edip, yok olası düşlerimizle
yaşıyorduk. Zamanın bile sağaltamadığı yaralarımızla, kendi çıkmazlarımızdan
kaçıyor dünyayı değiştirmeye çalışıyorduk. Başaramıyorduk. Dünyanın
kulakları sağırdı. Dünya bize aldırmıyordu. Dünya bize sevgisizdi. Kendimizi
aldatmaktan çapkınca bir gurur duyuyorduk. Gelmeyen yalnızca Godot değildi,
umut da çıkıp gitmişti soframızdan, sevgi de, aşk da…
Biz mülteci kılınmış bir mesleğin mutsuz çocuklarıydık. Kırılganlığa
sığınıyor, savrulan yıllarımızdan ders çıkaramıyorduk. Oysa zamanımız
kalmamıştı. Biz ise gerçeği göremeyecek kadar kendi dünyamızda büyüsü
yitirilmiş masallarla kanıyorduk, yeni günlere saçılmak için…
Dünya eşitsizdi. Dünyayı insan eşitsiz kılmıştı. Cebimizde olan değer kadar
“yaşama hakkımız” vardı. Yeryüzüne cehennemi indirmiş olan büyüklerimize
çoğu zaman saygı da kusur bile etmiyorduk.
Biz kendi bedeniyle cüzzamlı ilişki kurabilen bir mesleğin file
bekçileriydik. Değişim bizden sorulurdu, ne ki, bizleri değiştiriyorlardı.
Biz inatla değişmediğimizi haykırsak da, köreliyorduk. Köreltiliyorduk.
Çürüyorduk. Yüzleşmek yoktu çıkınımızda! Ayrıldığımız bir sevgiliden kaçar
gibi, sözcüklerimizden, yaşamımızdan kaçıyorduk…
Yoksa biz misyoner ruhlu bir mesleğin çocukları mıydık? Ya da Vatanımızın
gül kokan sabahları mıydık? Ötekilerin gözleriyle bakmak için aldığımız
eğitimi reddetsek de çoğu zaman... Kendi mezarlarımızın bekçiliğini mi
yapıyorduk? Yeter ki akıllı sansınlar, bir sosyal aptal olmaktan yeğdir bu!
Sosyal çalışma insanlığı çağrıştırıyordu, biz ise insanlıktan kaçıyorduk.
Dünya bir soytarılar sahnesiydi; bizse oyuncu idik. Hep haksızlık yapılan
haklılar olduğumuzu büyüklerimiz, kulaklarımıza gerçekleşecek bir kehanet
gibi mırıldanmıştı.
Kör insan gözlerinin açılacağı bir günü bekler, sakat bir gün yürümeyi,
kadın doğurmayı, yaşlı yaşam ışığından mahrum kalmayı istemez, kazanan
kaybetmek, bey beyliğinden düşmek istemez, şair şiirden kaçtığında şiir
çoktan bir başka masada kadeh kaldırmaktadır…
Kendisini bilmeyen, kendisiyle hesaplaşmayan, kendisiyle dürüst bir ilişki
kuramayan insan kadar tehlikeli bir varlık yoktur şu yeryüzünde! Tutkuları
adına insan öldüren katillerdir bu insanlar. Karanlığın beyinleridir bunlar.
Terörün idarecisi, korkuların üreticisidirler bunlar. Kötü hayatlar için
konuşacak, kavramları karıştıracak kadar ve sosyal “intiharları” günah
sayacak kadar yetiştirilmiş büyüklerimizin bizi yalnızlaştıran elleriyle
okullarımızdan mezun olmuştuk… Ellerimiz yoksuldu.
Sosyal erdem ve sosyal mutluluk adına; “sosyal çalışmacı” olmuştuk. Bir şey
olmayı birçoğumuz ilk defa belki de bu şekilde başarmıştık. Artık bizim de
bir şarkımız vardı! Yaşam uygulanabilir bir şiirdi ve biz bu şiirin kürek
çeken sosyal eylemcileri olmuştuk. Sonrası var olmanın ikiyüzlülüğüyle
çarpışmış, bizse kaygı ve korku ile atıldığımız dünyadan, boğulmak istemeyen
bir acemi yüzücünün arkasından gelen katil balıkları göremeyecek kadar bir
kıyıya ulaştığımızı sanmıştık. Dünya kötüydü; bizse iyi olmayı
başaramamıştık. Artık açılımlarımız, açıklamalarımız yoktu, güldeki kokuyu
alamayacak kadar düşsel bir “sevgi” ile geçinmeyi teselli kılmıştık biricik
ömrümüze. Ömrümüz yaşamdan kaçandı…
Toplumun kurbanlarıyla, kimilerinin dediği; “toplumsal artıklarla”,
ıskartaya çıkarılmış geçer bir karnesi bile olmayan insanlar için eğitim
almıştık, şimdiyse kaçıyorduk onlardan. Bir süper ego hastalığına yenilmiş,
bulut bulut sıyrılıp gidiyorduk gözyaşının üstünden… Melankolik bir
intiharın pençesinde mesleğimizin bizden beklentisini karşılamayacak kadar
“dindar” kılınmıştık artık yaşama. Yaşam bizleri fark etmese de oyundan
atıldığımıza aldırmıyorduk. Felek zalimdi bizim için!
Biz sosyal çalışma kültü yoktu, geliştirilememişti. Bizse sosyal emirler
arıyorduk! Kimine göre sosyal yığınları uyutma sosyal işinden başka bir şey
yapamazdık. Zamanı gelince dünyadan giden insanlara “yurttaşlığı”
kovalayarak sosyal para dağıtma işi de bize kalmıştı. Nefesimiz haktı.
Nefesimiz batık bir bahardı. Biz artık ufak işlerin az mutluluk duyan
mesleğini elem zanneden kandil ışığı olmuştuk. Altımızdaki koyu karanlık
bizi oyuyordu. Biz yaşamın nebbaşları olmuştuk! Sosyal iniltileri
gözetliyor, sosyal bir cenneti düşlemenin büyüsünden kaçıyorduk.
İntihar edenlerin cenaze “merasimleri” yapılmazdı. Sosyal intiharın kıydığı
insanların cenaze merasimlerinden bizler sorumlu kılınmıştık. Bir sosyal
işimiz vardı ne güzel! Bir de gülümseyen yüzümüz.
Sisypos söyleminin uygarlığa düşmüş taşıyıcılarıydık. Kimimiz sosyal
aptallığı iş edinmekten bıkmasa da! Sosyal hırsızlardan geçilmiyordu
çevremiz. Kim ne çalarsa onunla kimlik buluyor, onunla övünüyordu. Biz bu
insanlık komedyasının hakemleriydik. Ama düdük çalacak becerimiz yoktu.
Belki de bir düdüğümüz.
Sosyal çalışmacıyım (çoğu zaman çeviri hatasına, naklen atanan sosyal hizmet
uzmanı kavramı da bunu karşılıyordu) demekle, sosyal çalışmayı yaşamak
farklı şeylerdi. Bileklerinin kanından romanlar yazan bizler değil miydik
yoksa?
Sanat gibi bir şeydi sosyal çalışma, Türkiye’de 1961 yılında doğmuş olan.
Başkalarının düşünceleriyle hatırı sorulan, saygınlığını başkalarının
gözlerine borçlu olacak kadar kendisine ait olmayan ve ilkyaz mevsimlerine
âşık olacak kadar çocuktu sosyal çalışma…
Sosyal çalışmanın kökeni nerdeydi? Hıristiyanlıkta mı? İslam’da mı?
Kapitalizmde mi? İnsanın yüreğin de mi? Yanıtlanması kolay soruların altında
kalmaktan değil, kendi romanımızı yazmaktan korkuyorduk. Biz düşlerini kendi
yüreğiyle mağlup eden bir mesleğin çocuklarıydık! Sosyal tedirginliklerin,
tedirgin mesleğiydik.
Mesleğimizden vazgeçmemiz gerektiği konusunda toplum değiştirilmişti, biz
ise değişmediğimizi bir ağıt gibi dillendiriyorduk…
Ne kadar yüzleşebilmiştik. Yarın tarih yakıcı soluğunu yüzüme üflediğinde
görecektik bunu…
Yorumbilimci Emre Kongar’ın Demokrasimizle Yüzleşmek isimli kitabını
okuyordum. Kitabın sayfası 200’ü az biraz geçmişken durdum. Bir alıntı
yaptım. 1977’de düşünülen, kararlaştırılan bir gerçekliğin altını çizdim.
Sosyal çalışmacıların (sosyal hizmet uzmanlarının) bellek raflarına bir
ciddiyetle yerleştirecekleri alıntıyı paylaşmak istiyorum. Biraz çabayla;
hem alıntıyı hem de günümüz toplumsal yapısını birlikte değerlendirmemiz,
çıkarsamalarımızın yetkin kılınmasını da kolaylaştıracaktır.
Türkiye demokrasisi İkinci Milliyetçi Cephe hükümeti döneminde; yani 1970’li
yılların sonlarına doğru; açık bir deyişle 4. Beşyıllık Kalkınma Planı
Taslağına ‘mühendisliği’ aratmayacak bir yapılanmayla -manevi kalkınma-
denilen ilkeler ve tedbirlerle giriş yapmıştır.
Yıl: 1977
Taslağın tedbirler kısmında:
Md 7: Çeşitli iş yerleri, fabrikalar, askeri birlikler, hapishaneler gibi
hizmetlerin toplu olarak görüldüğü yerlerde ihdas edilecek sosyal hizmetler
kadrolarında Yüksek İslam Enstitüsü, İlahiyat Fakültesi ve İslami İlimler
Fakültesi mezunları görevlendirilecektir.
Md 13: Okullar, fabrikalar, hastaneler ve askeri birlikler için ‘sosyal
görevler’ ihdas edilecek, bu görevlere dini eğitim görmüş elemanlar
getirilecektir. 1
Metin yasallaşmadı. Ancak Bakanlar Kurulu Kararları içinde yer aldı. 7 ve 13
maddeler şu an hangi boyutlarda varlık bulmuş olabilir? Ya da ben mi
iyimserim. Sesini duymadığım birileri mi kötümser?
Yıl: 2008
Türkiye demokrasisi her siyasal yapının kendi retoriğine göre
anlamlandıracağı bir süreçten geçiyor…
Ben gelecekten umutsuzum! Gelecek için kararımda siz kişisel başarısızlığım
deyin, ben inadımı sürdüreyim. Gelecek belirsiz ve karanlık…
Oyunlar riyakârlıkla kurgulanıyorlarsa hiçbir zaman kurallarına göre
oynanmazlar… Bir kez yola düşülmüşse, köprüler yıkılmışsa bir daha geri
dönülmez…
Sosyal çalışma mesleği demokratik ve insan haklarına duyarlı değil, bu
olguları örgüsünde koşulsuz içselleştirmiş bir meslektir. Türkiye
demokrasisinin, sosyal hukuk devletinin, laikliğin kurumsallaşmasına,
gelişimine hizmet etmiş, hizmet edecek de bir meslektir.
Sosyal çalışma, “laiklikte sosyal hizmet” tavrının mesleğidir. Hak ile
yardım kavgasında; hak olandan yanadır. Sosyal çalışmanın özü sosyal
“yardım” değildir. Sosyal hukuk devletinin işlemesidir.
Günümüzde sosyal çalışma mesleğinin ve aktörlerinin üzerinde ağır bir
tahribat uğraşısı var. Bunu kavramlardan uzak duran sosyal çalışma
öğrencileri, bunu alanda çalışan sosyal çalışmacıların birçoğunun uysallığı,
derin ve maço sessizliği, sosyal aptallığı, mesleki bilinç yetersizliği,
mesleğin felsefesine ters siyasal ve sosyal güç odakları, akademik
duruşlarını bileyemeyen bireysel kaygılarının kurbanı olan arayıp
bulamadığım akademisyenler, vb unsurlar belirledi. Tetikledi. Besledi… Bense
aldırmadım desem yalan olur ömrüm gibi…
Türkiye’de sosyal hizmet deyince birçok yerel yönetimin sosyal yardım
uygulamaları, Fakir Fukara Fonları, kimi vakıflar, kimi sivil toplum
örgütlerinin flantropik bakış açılarının çıktıklarıyla akla geldiğini ve
benimsendiğini görürüz.
Sosyal çalışma nereye gidiyor?
Sosyal çalışmacılar ya da birçok akademisyen ve meslek elemanının yalnızca
hoşuna gittikleri için meslek ismi olarak kullanılan sosyal hizmet uzmanları
kendileriyle yüzleşebiliyorlar mı?
Dipnotlar
Kongar, E: Demokrasimizle Yüzleşmek. Remzi Kitabevi. İstanbul, 2007, s.
204-205
|