|
|
|
|
|
|
|
Özet Sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın insanlık tarihi kadar eski geleneksel bir uygulama oluşu nedeniyle, böyle bir uygulamaya bilimsel içerikli mesleki bir oryantasyon kazandırmak kolay olmamıştır. Bu doğrultuda, insan ihtiyaçlarını bir bütün olarak gören sosyal hizmet, meslekleşme sürecinde epey zorluklar ile karşılaşmıştır. Bu nedenle Sosyal Hizmetlerin hayırseverlik uygulaması veya kamusal bir hak ve hizmet, mesleki bir uygulama olup-olmadığı konusu dönem dönem tartışılan bir konu olmuştur. Bu konudaki gelişime baktığımızda; ilkel toplumlarda gerek bireysel düzeyde gerek toplumların sosyal örgütlenmesi içinde insanların birbirleriyle ihtiyaçlarına yönelik ilişkileriyle başlayan sosyal yardımlaşma, günümüze gelinceye kadar, toplumların sosyal, ekonomik, politik yapılanma biçimlerine göre çeşitli evrelerden geçmiştir. Dinsel, flantropik, utalitarien, hümanist ve nihayet sosyal adalet olarak bilinen bu yaklaşımlar yüzyıllar boyu sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın dayalı olduğu düşünce tarzını biçimlendirmiştir(Kut 1988:9). Dünya’da sosyal adalet anlayışıyla, sosyal refah kurumunun insan yaşamı içerisinde artan düzeyde işlevsellik kazanmasının sonucu sosyal hizmet meslek olarak ortaya çıkmıştır. Ülkemizde de 1950’lerin sonu ve 60’ların başında tüm Dünya’da esen Sosyal Devlet, Sosyal Refah, Sosyal Adalet ve İnsan Hakları rüzgarlarının etkisiyle sosyal hizmet meslekleşmiş, kamusal bir hak ve hizmet olarak görülmeye başlanmış ve bu konuda epeyce mesafe alınmıştır. Ancak dönem dönem bu gelişmelere karşın geleneksel uygulamalara dönüş çabaları ve uygulamalarına raslanmaktadır. Ancak sonuç olarak sosyal hizmetler kamusal bir hak ve hizmet olmaktan çıkarılıp, tek başına yerel yönetimlerin, sivil toplum kuruluşlarının(dernek, vakıf vb.) veya özel sektörün sorumluluğuna terk edilemez, kamunun ana sorumluluğunda, diğer tüm toplum kaynaklarıyla birlikte, hizmetlerin etkinliği artırılarak yürütülmelidir. Giriş Ülkemizde özellikle son yıllarda sosyal hizmet ve sosyal yardım alanında yoksulluğu kalıcı olarak çözmek yerine insanları yardım vererek, yoksulluğa alıştırma ve kişi ve kuruluşlara bağımlı hale getirme(belediyelerde yaygın olarak uygulanan bu yöntemin kamunun diğer alanlarına da sıçradığını görebilmekteyiz) uygulamalarını görmekteyiz. Bu doğrultuda alanda son süreçte, yetkili olan-olmayan kişilerden, mesleki literatürde hiç de yeri olmayan şu cümleleri de sıkça duyar olduk; “garip gureba, fakir fukara”, “çok şanslıyız çünkü hayır işiyle uğraşıyoruz”, “bu iş(sosyal hizmet-yardım) vicdan işidir”, “ecdadımız zaten bu hayır işlerini eskiden beri yapardı, ülkeyi han-hamam-camilerle doldurmuş, hatta camilerin çatılarına kuşlar için yuva yapmayı bile ihmal etmemiştir”, “hep para için çalışmayın, biraz da Allah için çalışın(özellikle ekonomik zorluklar içerisinde çalışan sosyal hizmet personelinin talepleri karşısında idareciler tarafından sıkça kullanılan bir cümledir)”… vs. vs., bu kelime ve cümleler hatipin becerisiyle! doğru orantılı olarak uzayıp gidebilmektedir. Aslında yukarıda ki sözlerin, genellikle sosyal hizmet mesleğine uzak, alanın tarihsel gelişiminden habersiz, devşirme-transfer vb. yolla alana girmiş olan, mesleki-profesyonel bilgi birikimi ve donanımdan uzak kişiler tarafından söylendiği düşünüldüğünde çok da şaşırmamak lazım. Çünkü mesleki donanım ve literatür bilgisine sahip olmayan bu insanlar, ebette toplumun alanla ilgili olarak mesleki yaklaşımı olmayan diğer kesimleri gibi, ancak sınırlı ve geleneksel yaklaşımla konuyu değerlendireceklerdir.
Ancak bu söylemlerin giderek daha çok duyulmaya başlanması,
mesleki bakıştan ziyade sadece hayırseverlik yaklaşımıyla konunun
değerlendirilip, hatta bu yönde düzenlemeler ve uygulamalar yapılması
karşısında, mesleki bakışa dayalı bilgi ve hatırlatmaların ortaya konulması
mesleki bir görev-sorumluluk ve hatta zorunluluk olmuştur. Sosyal Hizmet uygulamalarının hayırseverlik işi mi veya bir hak olarak görülüp, profesyonelce mi yapılması gerektiği konusu, tarihsel süreç içerisinde dönem dönem tartışma konusu olmuş ancak dünyada ki doğal tarihsel gelişimiyle bu soru çoktan yanıtını bulmuştur. Günümüz toplumlarında dahi sosyal hizmetin konumu hala farklı algılama ve uygulamalarla gündeme gelmesine karşın, sosyal hizmetin insan haklarının doğal bir parçası olduğu düşünüldüğünde, dünyada Magna Carta, Fransız Devrimi, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, Sanayileşme Sonrası Gelişmeler vb. uluslararası alandaki gelişmelerle, ülkemizde de Osmanlının Tanzimat ve son dönemlerinde başlayan ve Cumhuriyetle birlikte çağdaş düzeye ulaşma yönünde büyük aşama kaydeden insan hakları alanındaki düzenleme ve gelişmelerle, bireyin özgürleşmesi ve toplumda haklarının güvence altına alınmasıyla aslında sorunun cevabı, sosyal hizmetin bir hak olduğu yönünde çoktan verilmiştir. Geri kalmışlığın aşılmaz girdabında sürüklenip duran Ülkemizde dahi yakın tarihimizdeki gelişmelerle yanıtlanmış olduğu düşünülen bu soru, son dönemdeki uygulamalarla maalesef yanıtın henüz yeterince anlaşılamamış olduğunu ve geriye gidişin her an mümkün olabileceğini göstermiştir. 2 ileri 1 geri tıpkı diğer gelişmeler gibi! Her ne kadar sosyal hizmetin bir hayırseverlik yaklaşımı mı olduğu, yoksa kamusal bir hak ve mesleki bir uygulama mı olduğu sorusunu tekrar tartışmaya açmak geçmiş tecrübelerin tekrarı, zaman, enerji ve motivasyon kaybı ve geçmişe dönmek olsa da Dünya’da giderek yoğunluğunu artıran neo-kapitalist yaklaşımlar ve bunun ülkemizdeki yerel uzantılarla bezenen rüzgarıyla şekillenen anlayış ve uygulamalar, bu konuyu tekrar gündeme alma gereği doğurmuş, hatta bir zorunluluk haline getirmiştir. Bu haliyle Sosyal Hizmetlerin hayırseverlik uygulaması veya kamusal bir hak ve hizmet olup olmadığı konusu ülkemizde günümüzde hala tartışılan bir konu mahiyetindedir. Konu değişik bakış açılarına göre farklı algılamalara yol açmakla birlikte, konuya ilişkin mesleğin odağındaki profesyoneller olarak, konuya objektif kriterler açısından bakarak değerlendirmelerimizi kamuoyuyla paylaşmamız gerekmektedir. Bu doğrultuda yapılacak bir çalışmada değerlendirme yapmak amacıyla öncelikle konuyla ilgi Dünya’daki ve buna paralel ülkemizdeki tarihsel süreci ve gelişimi ele alarak, gelinen aşamada son durumu ortaya koymak ve bundan hareketle yapılacak değerlendirmeyle konuya bir bakış açısı kazandırmak uygun olacaktır. 1- Dünya’da Sosyal Hizmet-Hayırseverlik Konusunun Gelişimi: Sosyal Hizmetin bir hayırseverlik yaklaşımı mı yoksa mesleki-profesyonel bir çalışma mı olduğu yani bir hak olup-olmadığı konusunu daha iyi irdelemek için bu konudaki tarihsel gelişime bakmakta fayda olacaktır. Tarihsel gelişim konusunda çok daha ayrıntılı bilgiler sunulabilir elbet, ancak makalenin uzamaması amacıyla konunun özünü verecek olan ve çoğunluğu meslektaşımız Aziz ŞEKER’in “Dünya’da Sosyal Hizmetin Tarihsel Gelişimi(2)- 21.Yüzyılda Sosyal Adalet Arayışında Sosyal Hizmet” başlıklı yazısından alıntı olan aşağıdaki bilgilerin konunun anlaşılması için şimdilik yeterli olduğunu düşünüyorum. Sosyal hizmetin bir mesleki kimlik ve model olarak benimsenmesinin koşulları ancak insanlık tarihinin geçirmiş olduğu toplumsal evrelerle ilişkili olarak açıklanabilir. Evrelerin değişiminde, başlangıçta insanlık ailesi üyeleri geçmiş kuşaklarının birikmiş deneyimlerinden, doğal koşullardan nasıl tam olarak yararlanacaklarını ve nasıl beceri isteyen aletler yapacaklarını öğrenmişlerdi. Toplumsal birikim ve yetkinleşmenin etkisiyle toplumsal yapıların değişimi ve gelişimi evreler arası geçişi de sağlamıştır.
İnsanoğlu çok eski tarihlerden beri, sakatlar, yoksullar gibi
toplumdaki olanak ve hizmetlerden yeteri kadar yararlanamayan kişilere
yardım etmeyi düşünmüştür. Biliniyor ki, her dönemde yoksulların durumuna
ilgi duyan ve onların yaşama koşullarını iyileştirmek isteyen iyilik yapma
ya da acıma duygularından esinlenen insanlar olmuştur. Bakın Yunan
sitelerine, ta o dönemlerdeki sitelerde; kamu yaşamından uzaklaşan
insanlarla ilgilenmek gibi yaygın sosyal bir görev vardır. Musevilik,
Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinler bu düşüncenin somut örneklerini
bünyelerinde taşır. Belki de modern olmayan / sekülerleşmemiş sosyal
hizmeti, dinlerin tarihinde / uygarlığın ilk duraklarında aramak sosyal
hizmetin tarihçesinin yazılmasında bir katkı alanı olacaktır. Batı
Hıristiyan dünyası sosyal sorun yaşayan insanlara yardım konusunu ortaçağda
papazların etkin kullanıldığı bir kilise hizmetleri biçiminde organize
etmeyi başarmıştır. "Kilise hayırseverliği" aslında kilisenin aynı zamanda
bir sosyal güç olarak toplumsal ilişkileri belirleme yeterliliği ile
açıklanabilir. Kiliselerin bu dünyaya ait sermayesinin yakıcılığı sosyal
hizmetleri bir dini görev olarak yerine getirirken yapılan sosyal iş kamusal
bir zorunluluk olarak da kabul edilebilirdi. Kilisenin sosyal hizmet
konusundaki savurganlığı iş gücü oluşumunu da bir ölçüde engellediği için
dönem dönem sadaka dağıtma işlerinde devlet tavrı, bakımını yapabilen sadaka
sever kitlelerin yasaklanmasını gündeme getirmiştir. Devlet gözetmenleri
böylece yardım kuruluşlarının başlangıç tohumlarını atmışlardır. Kilise
karşısında gelişen sosyal muhalefet zamanla toplumsal korumanın bir hak
olarak benimsenmesinin ilk nüvesini de olgunlaştırmıştır. İngiltere’deki 1601 Yasası, akrabaları tarafından bakılmayan fakirlerin mahalle veya toplum idaresince bakılmasını gerektiriyordu. 9 Bu yönüyle Yoksul Yasaları'nın modern devletin biçimlenme sürecinin bir ürünü ve devletin yoksulluk sorununa, toplumsal yapının belli bir düzen dairesinde sürmesi için, merkezi ve fakat pansuman nitelikli önlemlerle müdahale etmeye çalışmasının bir anlatımı olduğu belirtilebilir. Görüyoruz ki; nasıl sosyal devlete konu olan sosyal hakların ve sosyal politika uygulamalarının oluşumu için XIX. yüzyıla gitmek gerekiyorsa yoksullara yardım işinin devlet eliyle merkezi bir düzenlemeye konu edilmesi bakımından da XVI. yüzyıla dek gidilmesine gerek vardır. Yani örnek ülke İngiltere'ye… Öyle ki, Batı'da İngiltere'den başka hiçbir toplumda sanayileşme sadece kendi iç dinamikleri ile başlamamıştır. Yani; XVII. yüzyıldaki İngiliz devrimi, ilk burjuva devrimi olmuştur: Onunla mutlak monarşinin, feodal senyörlerin, doğrudan doğruya krala bağımlı Kilisenin otoritesine son verildi; kapitalizmin önündeki engeller kaldırıldı. İngiltere'de kapitalist rejimin zaferinin bir simgesidir o. Devrim, feodal rejimden kapitalist sisteme geçişi işaretlerken, giderek Orta Çağ'ı da kapatır, modern tarihi başlatır. Evreler içerisinde özellikle etkileri yönünden sanayi kapitalizmi bir olgu olarak Dünya halkları açısından anlamlı ve anlaşılması gereken yönlere sahiptir. Üzerinde duracağımız kapitalist toplumun ekonomik yapısı, feodal toplumun ekonomik yapısından doğup gelişmiştir. XV. yüzyılın sonlarıyla XVI. yüzyılın başları, feodalizmin yükselişinin sonu ile çöküşünün başlangıcına işaret eder; işte bu dönemdedir ki, feodal üretim biçiminin çözülüşüne ve bağrından da, onun zıddı bir sosyal düzenin, yani kapitalizmin doğuşuna tanık olmaktayız. Kapitalizm feodalizmin yıkılması ile başlar. Feodalizm ya da feodal düzen, sosyal-ekonomik anlamında, halkın, toprakları ellerinde tutan küçük bir azınlığa her bakımdan bağlı ve bağımlı olmasıdır. Bu düzen XV. yüzyıldan itibaren çökmeye başlamıştır. Kapitalist dönemin başlangıcı, 16. yüzyıldır… Bir büyük çözülüş ve hemen ardından sosyal acılarla gelen toplumsal koşulların gömlek değiştirmesidir kapitalist sanayileşmeyi de toplumsal yönleriyle vurucu kılan.
Sanayileşme insanlık ailesi için bir değişim dönüşüm projesi!
Batı'da içerik buldu. Kapsamını ve etki alanını Batı belirledi. Yetenekleri
Batı'da keşfedildi. Batı, insanlık için büyük sosyal acıların nedeni de
oldu. Bu sosyal acılardan dolayı sanayileşme sonuçlarının içerisinde genel
kalıplarıyla ve yönleriyle sosyal refah düşüncesinin gelişmesinin de temel
nedeni olarak kabul gördü. İnsanlığın iyiliği ve esenliği için bir
pradigmadır sosyal refah. Batı zamanla sosyal acıları, sosyal refah
olanakları ile ancak giderebilme olanağına kavuşabilmiştir. Sanayileşme süreciyle gelen sosyal sonuçlar / sosyal sorunlar toplumsal yapı değişimlerine büyük ölçekte sosyal ve zor olgularla çıkıp gelirken bir yandan da sosyal kaymalara neden oldu. Dolayısıyla sanayileşme; işsizlik, yaşlılık, göç, aile ve çocuk sorunları, gençlik, hastalık gibi birçok "eski" toplumsal olgunun gözden geçirilmesini, bazı toplumsal olguların da bir sosyal sorun olarak duyumsanmasının koşullarını beraberinde getirdi. Sosyal kramplar ve ıstıraplar uygarlığın belleğine bir sosyal ur gibi işlendi. Bu sosyal sorunların çözümünün çabası ise ihtisaslaşma, profesyonelleşme vb. oluşumlarla paralel olarak sosyal hizmeti, "hayırseverlik" duygusundan arındırıp, bir meslek niteliğinde; sorun kategorilerini mesleki müdahalelerle çözmeye yönelik olarak sözü edilen sosyal refah alanlarında mesleki hizmet sunmaya itmiştir. Ortaya çıkarmıştır… Peki, sosyal hizmet mesleğinin eğitim yoluyla meslek aktörlerine temel aktarıcısı konumunda bulunan sosyal hizmet okulu Dünya yüzünde ilk nerde ortaya çıkmış ve başka yerlerde nasıl gelişmiştir? Sosyal hizmet okulu olarak açıkça tanımlanan ilk okul (Institute for Social Work Training) Hollanda, Amsterdam'daki bir grup sosyal reformcu tarafından 1899'da kurulmuştur. Enstitü iki tam yıl kuramsal ve uygulamalı derslerden oluşan bir programla kendilerini hayır işlerine adayan kişilere eğitim vermeye başlamıştır. Avrupa ve ABD'de 1910'a kadar on dört sosyal hizmet okulu kurulmuştur. Latin Amerika'da Şili, Santiago'da (1920), Asya'da, Hindistan Bombay'da (1936), Afrika'da Güney Afrika (1924) ve Mısır'da (1936) ilk sosyal hizmet okulları açılmıştır.
İkinci paylaşım savaşından sonra sosyal hizmette farklı
açılımlarla yeni gelişmeler yaşanmıştır. Dünya insanları yanan bir özlemle
insancıl olan ne varsa istediler. Çünkü buna zorunluydular. Dünya halkları
küllenmiş bir ağıttan bir umutla sosyal erdem / sosyal umut / sosyal iyilik
olana insanca duygularla yöneldi. Sosyal mesleklerin önemi arttı. Az
gelişmiş ülkelerin halkları da geçmişini belleğine gömerek sosyal
yaralarının onarılması için çağa uygun sosyal modeller aktardı gelişmiş
ülkelerden. Sosyal hizmet de aktarılanlar arasındaydı. Asıl sorun
aktarıldıktan sonra onun tarihsel ve özgül kılınmasıydı. Başaranlar oldu.
Bunun yanı sıra başaramayanlar da oldu. İşte bunlardan dolayıdır ki; sosyal
hizmet mesleğinin, içinde bulunduğu toplumun yapısına göre biçimlenmesi
koşulu hep ön planda tutuldu. Çünkü mesleğin kuramsal bilgilerinin, içinde
yaşadığı topluma, toplumsal koşullara ve o toplumda alacağı biçime göre
oluşturulması gerekir. Öyle ya sosyal hizmet mesleğinin evrensel
ilkelerinden biri, başvuranın (kişi, grup, toplum) bulunduğu yerden
çalışmaya başlanması gereğidir. Sosyal hizmet, içinde çalıştığı toplumun
bulunduğu yerden çalışmağa başlayabilmek için de o toplumu ve insanını iyice
tanımak zorundadır. Tanımalıdır ki, o yapıya uygun ve geçerli çalışma
yöntemlerini, tekniklerini, modellerini geliştirebilsin... |
|
|
|
|