Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

SOLUN İKİ YÜZÜ

Can KÜÇÜKALİ
    T
oplumsal ve Siyasal Bilimler Öğrencisi
  
kucukali@su.sabanciuniv.edu
Sitemiz Yazarı



Türkiye’de son zamanlarda siyasetin sol kanadını iki gruba ayırarak gözlemlemenin, hareketlerin kendi iç çelişkileri ve mücadeleleri açısından yetersiz ama genel olarak solun konumlanışını belirlemek açısından faydalı olacağını düşünüyorum. Burada olayı hareketlerin solun başarısına (ya da başarısızlığına) olan katkıları noktasından ele almak, birçok farklı görünen oluşumun aynılaştığını ya da en azından aynı amaçlara hizmet ettiğini gözler önüne seriyor. İşin vahim olan yönü ise, bu tür bir ayrım noktasının solu zayıflattığı gözleminden hareketle, ‘herkes özeleştirisini vermelidir’ ya da ‘birleşme şarttır’ gibi bilinen ve bugüne dek uygulanmaması tesadüf olmayan sözler sarf etmenin ne yazık ki bizleri bir çözüme ulaştıramamasıdır. Yine de resme bir de bu noktadan bakmanın yararlı olacağını sanıyorum.

Mehmet Egeli, Özgürlük Dünyası’nın Nisan sayısında yayınlanan yazısının son bölümünde, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin liberal sol kesimin iddia ettiği gibi demokratikleşme mücadelesinin önünde olumlu değil, tersine olumsuz bir katkısı olacağını öne sürüyor. Buna ek olarak, liberal solu da, AB’nin ikiyüzlü demokrasisinden medet umdukları için eleştiriyor. Gerçekten de AB’nin ekonomik ve buna bağlı sınıfsal sorunlara, ‘başka alanlara’ verdiği önemi vermemesi, her türden emekçilerin çalışma koşullarının düzenlenmesi konusunda sesini çıkartmaması ve sayısı çoğaltılabilecek sosyoekonomik sorunlar üzerinde fazlaca durmaması, birliğin Türkiye’ye katabileceklerini ciddi anlamda sorgulamayı gerektiriyor. Egeli’nin çözümlemeleriyle birlikte çift taraflı (hem AB’ye hem de AB savunuculuğuna) ve etkili bir eleştiriyi gözler önüne serdiği söylenebilir.

İşte benim de bahsetmek istediğim iki grubun birincisini liberal sol oluşturmaktadır. Bunların içine her türlü sivil toplum örgütlerini, sosyal iyileştirmeci sendikaları ve başka oluşumları, eski söylemlerini tamamen bırakarak, ‘konjonktürün’ gerekliliklerine göre yeniden şekillendiklerini söyleyen ‘sol’ partileri katmak mümkündür. Tüm bu oluşumların ortak özellikleri, demokrasi sorununu, ekonomi politikalarından, köklü sistem eleştirilerinden bağımsız olarak ele almalarıdır. Zaten bunların ‘teorik’ altyapıları da önceden Anglosakson sosyolog ve siyasetçileri tarafından oluşturulmuştur. Yani bu aynı zamanda Türkiye’de liberal solun kendi dinamikleriyle evrilerek bu noktaya gelmediği, kendisine biçilmiş bir rolü üstlendiği anlamına da gelmektedir. Durum böyle olunca da, toplumun yoksul kesimleri açısından (onlar ister farkında olsun ister olmasınlar, sorun burada nettir) demokrasinin ne anlama geldiğini ya da bir anlama gelip gelmediğini anlamak imkansızlaşmakta ve ayakları yerden kesik bir söylem geliştirilmektedir. İşin ilginci, bu gerçekliği görmemek mümkün olmadığı için, inatla bu söylemi sürdürenlerin samimiyetleri de tartışılır bir noktaya gelmektedir.

İkinci grup ise, sosyalist siyasettir. Burada, her şeye rağmen sosyalistlerin verdiği mücadeleleri küçümseme ya da görmezden gelme hakkımız olamaz. Yine de bu grubun içinde kendini solun merkezi görme, kitleler içinde oldukça kabul gördüğünü sanma (ki bu varoşlardaki oluşumlar için, içine düşülmesi çok kolay bir yanılsama oluyor), var olan halktan başka bir halkın varlığını düşünme ve buna göre çalışma yürütme gibi gerçeği yansıtmayan eğilimler görülmektedir. Aynı birinci grupta olduğu gibi bu grupta da ‘son noktada’ kitleden kopuk siyaset yapma sorunu baş gösterebilmektedir. Kitleden kopuk olmaktan da öte kitle adına kitleye zarar verebilmeleri, sanırım bu hareketlerin en büyük zayıflıklarını gözler önüne sermek için yeterlidir. Yine de bu grubun içinde, tözü itibarıyla yığınların siyasetini yapmaya daha yatkın oluşumlar vardır ve bunların sosyal siyaseti ilk gruptakilerden daha iyi algıladıklarını söylemek çok yanlış olmaz.

Burada akla gelen önemli sorulardan biri, bir kere bu iki grubu ayırdığımızda, CHP gibi partileri hangi gruba koyacağımız sorusudur. Bu noktada benim cevabım ilk gruptur. Bunun sebebi, yazının başında da belirttiğim gibi sol siyaseti solun başarısındaki işlevselliği açısından ele almamdır. Dolayısıyla elbette teorik ve hatta duruş olarak bu tip partiler tam da liberal solun karşısındaymış gibi görünebilir. Fakat bu ancak üstünkörü bir bakışın görüşüdür. Aslında CHP’nin de tıpkı liberal sol gibi, söyleminin halktan kopuk olduğu ve belli bir çizgi üzerinde (ki bu çizginin halkın günlük sosyal ve ekonomik sorunları içerisinde çok da bir anlamı yoktur) gitmekte ısrar ettiğini görmek zor değildir. İşte tüm resmi bir de bu açıdan incelediğimizde, aklımıza şu iki hayati soru yeniden ve yeniden gelmektedir: demokrasi nedir ve siyaset kimin içindir?

Can Küçükali / Nisan 2006

KAYNAKÇA:

Egeli, Mehmet. ‘AB Tartışmaları Ekseninde İç ve Dış Dinamikler Üzerine’, Özgürlük Dünyası.. 2006