Can KÜÇÜKALİ
Toplumsal
ve Siyasal Bilimler Öğrencisi
kucukali@su.sabanciuniv.edu
Sitemiz Yazarı
Türkiye’de son zamanlarda siyasetin sol kanadını iki gruba ayırarak
gözlemlemenin, hareketlerin kendi iç çelişkileri ve mücadeleleri açısından
yetersiz ama genel olarak solun konumlanışını belirlemek açısından faydalı
olacağını düşünüyorum. Burada olayı hareketlerin solun başarısına (ya da
başarısızlığına) olan katkıları noktasından ele almak, birçok farklı
görünen oluşumun aynılaştığını ya da en azından aynı amaçlara hizmet
ettiğini gözler önüne seriyor. İşin vahim olan yönü ise, bu tür bir ayrım
noktasının solu zayıflattığı gözleminden hareketle, ‘herkes özeleştirisini
vermelidir’ ya da ‘birleşme şarttır’ gibi bilinen ve bugüne dek
uygulanmaması tesadüf olmayan sözler sarf etmenin ne yazık ki bizleri bir
çözüme ulaştıramamasıdır. Yine de resme bir de bu noktadan bakmanın
yararlı olacağını sanıyorum.
Mehmet Egeli, Özgürlük Dünyası’nın Nisan sayısında yayınlanan yazısının
son bölümünde, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin liberal sol kesimin
iddia ettiği gibi demokratikleşme mücadelesinin önünde olumlu değil,
tersine olumsuz bir katkısı olacağını öne sürüyor. Buna ek olarak, liberal
solu da, AB’nin ikiyüzlü demokrasisinden medet umdukları için eleştiriyor.
Gerçekten de AB’nin ekonomik ve buna bağlı sınıfsal sorunlara, ‘başka
alanlara’ verdiği önemi vermemesi, her türden emekçilerin çalışma
koşullarının düzenlenmesi konusunda sesini çıkartmaması ve sayısı
çoğaltılabilecek sosyoekonomik sorunlar üzerinde fazlaca durmaması,
birliğin Türkiye’ye katabileceklerini ciddi anlamda sorgulamayı
gerektiriyor. Egeli’nin çözümlemeleriyle birlikte çift taraflı (hem AB’ye
hem de AB savunuculuğuna) ve etkili bir eleştiriyi gözler önüne serdiği
söylenebilir.
İşte benim de bahsetmek istediğim iki grubun birincisini liberal sol
oluşturmaktadır. Bunların içine her türlü sivil toplum örgütlerini, sosyal
iyileştirmeci sendikaları ve başka oluşumları, eski söylemlerini tamamen
bırakarak, ‘konjonktürün’ gerekliliklerine göre yeniden şekillendiklerini
söyleyen ‘sol’ partileri katmak mümkündür. Tüm bu oluşumların ortak
özellikleri, demokrasi sorununu, ekonomi politikalarından, köklü sistem
eleştirilerinden bağımsız olarak ele almalarıdır. Zaten bunların ‘teorik’
altyapıları da önceden Anglosakson sosyolog ve siyasetçileri tarafından
oluşturulmuştur. Yani bu aynı zamanda Türkiye’de liberal solun kendi
dinamikleriyle evrilerek bu noktaya gelmediği, kendisine biçilmiş bir rolü
üstlendiği anlamına da gelmektedir. Durum böyle olunca da, toplumun yoksul
kesimleri açısından (onlar ister farkında olsun ister olmasınlar, sorun
burada nettir) demokrasinin ne anlama geldiğini ya da bir anlama gelip
gelmediğini anlamak imkansızlaşmakta ve ayakları yerden kesik bir söylem
geliştirilmektedir. İşin ilginci, bu gerçekliği görmemek mümkün olmadığı
için, inatla bu söylemi sürdürenlerin samimiyetleri de tartışılır bir
noktaya gelmektedir.
İkinci grup ise, sosyalist siyasettir. Burada, her şeye rağmen
sosyalistlerin verdiği mücadeleleri küçümseme ya da görmezden gelme
hakkımız olamaz. Yine de bu grubun içinde kendini solun merkezi görme,
kitleler içinde oldukça kabul gördüğünü sanma (ki bu varoşlardaki
oluşumlar için, içine düşülmesi çok kolay bir yanılsama oluyor), var olan
halktan başka bir halkın varlığını düşünme ve buna göre çalışma yürütme
gibi gerçeği yansıtmayan eğilimler görülmektedir. Aynı birinci grupta
olduğu gibi bu grupta da ‘son noktada’ kitleden kopuk siyaset yapma sorunu
baş gösterebilmektedir. Kitleden kopuk olmaktan da öte kitle adına kitleye
zarar verebilmeleri, sanırım bu hareketlerin en büyük zayıflıklarını
gözler önüne sermek için yeterlidir. Yine de bu grubun içinde, tözü
itibarıyla yığınların siyasetini yapmaya daha yatkın oluşumlar vardır ve
bunların sosyal siyaseti ilk gruptakilerden daha iyi algıladıklarını
söylemek çok yanlış olmaz.
Burada akla gelen önemli sorulardan biri, bir kere bu iki grubu
ayırdığımızda, CHP gibi partileri hangi gruba koyacağımız sorusudur. Bu
noktada benim cevabım ilk gruptur. Bunun sebebi, yazının başında da
belirttiğim gibi sol siyaseti solun başarısındaki işlevselliği açısından
ele almamdır. Dolayısıyla elbette teorik ve hatta duruş olarak bu tip
partiler tam da liberal solun karşısındaymış gibi görünebilir. Fakat bu
ancak üstünkörü bir bakışın görüşüdür. Aslında CHP’nin de tıpkı liberal
sol gibi, söyleminin halktan kopuk olduğu ve belli bir çizgi üzerinde (ki
bu çizginin halkın günlük sosyal ve ekonomik sorunları içerisinde çok da
bir anlamı yoktur) gitmekte ısrar ettiğini görmek zor değildir. İşte tüm
resmi bir de bu açıdan incelediğimizde, aklımıza şu iki hayati soru
yeniden ve yeniden gelmektedir: demokrasi nedir ve siyaset kimin içindir?
Can Küçükali / Nisan 2006
KAYNAKÇA:
Egeli, Mehmet. ‘AB Tartışmaları Ekseninde İç ve Dış Dinamikler Üzerine’,
Özgürlük Dünyası.. 2006
