Sosyal Hizmet Uzmanı .Aziz ŞEKER
Sitemiz Yazarı
Bir zulüm, sevgisizlik, kötülük
dünyası, insanlar birbirini mutsuz etmek için yaşıyordu sanki, insan kendi
soyunu katlediyordu, insan bu nedenle mutsuzdu… insanoğlu bu nedenle
geleceksizdi… tüm bunları düşünürken dalıp gitmişti. Sel gibi bir yağmur
gökyüzünden iniyordu. Karşı yamaçlar yağmurun yoğunluğundan görülmüyordu.
Gökyüzünde bir yalım parçası ara ara hışım gibi inen yağmuru çalkalayıp
uzaklarda bir yerlerde ateşe kesiyordu. Ateş masmavi bir renkte doğaya düşüp
bitiyordu. Doğada başlayıp doğada siliniyordu. Biltekmil uçsuz bucaksız doğa
yağmura vermişti varlığını. Yağmurda yıkanıyor, yağmurla sevişiyordu adeta.
Doğadan yükselen iniltiler, çığlıklar bir türlü kesilmek bilmiyordu. Doğa bir
şehvette geriliyordu. Doğanın başı zevkten dönüyordu. Doğa kuduruyordu…
İçinden bir sevinç türküsü yüreğini aşıp dışa taştı. Yayılıp yitti yağmurun
içinde. Durgunlaştı. Ellerini ıslanmış saçlarında gezdirdikten sonra havaya
kaldırdı. Nedensiz dua okumaya başladı. Bir eski zaman duasıydı dudaklarından
dökülen; güneş diyordu, bağışla diyordu, yaptığımız kötülükleri yok say diyordu,
ömrümüz, acımız sana yargılı diyordu, ağılarımızı al diyordu… Yüzünü bir buğu
içinde ancak anımsayabildiği büyükannesinin yağmura, güneşe, yıldızlara tüm
evrene dönerek keder ve sevinç içinde okuduğu bir duaydı bu. Kaybedilmiş
zamanlar üzerine yakılmış bir ağıt destan duaydı. Ondan ağıtsal bir miras gibi
kalmıştı. Onun kaybettiklerinden, bitmeyen hüzünlerinden…
Yağan yağmura niyaz etti. Dudaklarındaki kıpırtı durdu. Islanmıştı. Giyitlerinin
ıslaklığı bedenini üşütüyordu. Üşüyordu… Üşüdükçe yüreğinde sıcacık bir şeyler
dolaşıyor, eriyip bitiyordu. Tanımlanamaz birşeyler… Dergahına diz kırdığı bu
dünyada bir an yaralı hissetti kendisini; insanların sevgisizliğinden olsa gerek
tarifsiz bir keder düştü yüreğine, yandı tutuştu, ardından yüreğinde belli
belirsiz bir sonsuzluk korkusu büyüdü. Korkuyla, ne aradığını bilmez bir
duyguyla gölgelendi yüreği. Oysa korkuydu insanı insan yapan bir de sevgi… Her
ikisiydi insanı güçsüz kılan.
Yaşadığı şehir sultanlarındı. Sayısız sultan gelip geçmişti şehirden. Tarih
yazmak uğruna nice savaşlar yapılmıştı… Kılıcı keskin orduların kanından şehrin
gözleri kör olmuştu. Şehir kör olmuştu bedeli tarih boyunca acı da olsa.
Ondandır bu şehirde dilek tutulmazmış. Sevgi adına umut etmek boşunaymış. Öyle
ki ermişlerin yüzü suyu hürmetine bile aldırmazmış şehir, kendisine sığınanı da
teslim edermiş. Sevenin de sevgisiyle dalga geçermiş. Yok sayarmış sevgileri…
Hani olur ya bir serçe bir çalıya sığınır, önce çalı sokarmış onu. Şehir de
kendisine sığınanı, yargılandığı hiçte adil olmayan bir çarmıha sunarmış. Şehir
aslında kendisine düşmanmış. Bundandır adı ölü bir şehre çıkmıştı. Bu nedenle
bir türkü bile yakılmazmış bu şehrin yaşadıklarına… Şehir çaresizmiş!
Işıklandı birden yüreği. Deminden beri düşündükleri şeyler için üzüldü. Şehre
üzüldü. Şehir için düşündüklerine… Mahcuptu, yönünü Tekke’ye döndü. İntiharlar
Tekke’sine… Uzaklarda, karşıki tepede kutsal türbeyi görmese de birşeyler
mırıldanmaya başladı. Gözlerinden birkaç damla yaş yanaklarından süzülüp indi.
Yandı yanakları. Ağladı. Ölümlü bir dünyaya ağladı. Sonra elde edemediklerine,
kaybettiklerine, umutlarına, umutlarından süzülüp giden hayal kırıklıklarına,
geleceğine ve daha bir çok şeye. Ağladıkça yeni yarınlar kurdu kendisine…
Mutluluk bir su gibi gelmiyordu insanın ardından, insan kovaladığı düşlerine
yeniliyordu, yaşayamadıklarına bazen adıyordu varlığını, eskilerde bıraktığı
nedeni anlaşılmayan yenilgilerine hep bir özlem duyuyordu. Ama dünya aydınlık
değildi ki!.. Umutlar, yorgun anılar, savrulan yarınlar, üşümüş sıcak ve uzak
dostluklar, yıpranmış düşler, sevinçlerin sağanağından geçerken yüzü olmayan
anları ganimet bilmeyen ömrün avlusunda zaman da daralıp gidiyordu. Bitiyordu.
Zaman yenendi. Zaman hep ölümü kanıksıyordu. Her canlı ölüme koşar adımdı.
Ölümdü tek galip! Ölümdü her insanın kabul ettiği tek gerçeklik.
Gün gelir ki, yaşamı bir örtü gibi sessizce çekip alırlar insanın üstünden.
Toprak olur gider insan. Mezarında dertsiz rüzgârlar eser. Ağıtlar yakılır
ardından. Kalanlarla dalga geçilircesine... Yaşamaktır dünyaya gelmenin kârı,
yaşamaktır umudun diğer adı. Ve yaşadığımız dünyadır bizi yaşam sevinciyle sarıp
sarmalayacak olan.
Büyük babasının anlattığı masalları anımsadı. Solup giden sılasız öyküleri.
Yurtsuz bir dengbejdi büyük babası. Destanlar söyleyen, yaratan, gezerek görerek
yaşayan. Yaşamı boyunca dört eş edinmişti yaşamına; Ermeni, Kürt, Çerkez, Yörük.
Büyük annesini yukarı Toros köylerinden; bir Yörük obasından almıştı. İnce
Memedin Toroslarından, hani o Hatçeyi seven, Hatçe doğumda ölünce Seyrana
tutulan Hürü ananın eşkıya İncesinin gün yüzü görmemiş dağlarından…
Büyük babası Çakırcalı Efe’yi anlatırdı ona. Adı İngiliz ajanına çıkmış
Çakırcalıyı… Hele Efe’nin mezarına varmadan Ege insanının, “Efem yol ver de
geçek!” diye bir sevdayla bağırışını…
Çerkez eşinin ölümünü anlatışını destanlaştırışı ise çınlayıp dururdu
kulaklarında. Vatanı dediği Kafkasyanın topraklarında gömülmeyi istemişti. O ise
umutsuz bir sessizlik içinde dalından düşen bir yaprak gibi savrulmuş, ahuzar
bir ağıt gibi göçüp gitmişti dünyadan. Vatanının topraklarına gömülmedi, vatan
bildiği topraklarla sarıldı dünyadan süzülüp gidişi, gurbette öldü…
Yaşam acı veriyordu… Sevmek, terk edilmek, özlemek, unutmak… insana dair ne
varsa acı veriyordu bir şekilde… En güzeli aşktan sonra ağlayabilmekti…
Adı sevgi olan ne varsa söküp atmalıyız içimizden, zor ama; belki daha az acı
duyarız yaşadıklarımızdan… Sevgiyi hak edene vermek değil, ihanet etmeyene
vermek gerekiyordu. Yaşanan her iyi ya da kötünün karşıtı sevgiydi. İnsan
yaşamında kaç kez sevgiden nasiplenirdi ki!.. Yanıtını kestiremediğimiz bir
soru. Ne diyordu büyük babası; seni seveni sev, önüne konan hayattır, son kez
öğrenirsin yaşamı ama kaybetmiş olarak! Geç kalmak yaşamı hiçler bir başka şeyi
değil… Sevgi yaşamla sınanan bir duygu. İnsanın var ettiği ancak insanın
anlamsızlaştırdığı da bir duygu. İzi kalıcı ve haksızı kötüleyici. Ama insan
şunun da farkında olmalı ki; insan bir başkasında ancak kendisini sevebiliyordu.
Bir ötekini değil…
Her aşk kendi tükenişini yaşamalı, sevdikçe yanılan tek canlı insan da olsa.
Yüzü yok aşkın! Bir nehirdir tükenen, bir denizin koynunda. Solar zaman da
sevgilinin gözlerinde. Bazen nedenini bile bilmeyiz. Yargılamaktan başka… Sevgi
de yitirir bağışlayıcılığını, anlamsızlaşır günün birinde aşka çıktığı sanılan
her yol. Güçsüzleşir dalgalanan yel eteklerinde dağların, kaybedilen her sevda
kalbe atılan bir hançer olur, büyüyen bir yara olarak maziye de kalan… Kimliğini
kimse bilmez.
Her ömür bir aşka saklanır geriye hep yenilmiş başkalar, askıya alınmış
yaşanmamışlıklar kalır…
Koşulsuz sevgiler dışında kalıcı sevgiler yoktu. Zaman da sormaz bazen sevgiyi,
ayrılığı, ölümü…
Sivas Bahar 2006
