|
|
Ne yazık ki; masumiyetini yitirmeye başlayan çocukluk; iyi niyetli
olmayan ve dünyayı talan eden küresel lortların yeni dünya düzeninde, yaşam
koşulları tarafından ıskartaya çıkarılmak bir yana anlamsızca yok
edilebiliyor da…
Sokakta yaşayan ve sokakta çalışan çocuklar benzer toplumsal
nedenlerden beslenseler de iki farklı sorun kategorisi; bu soruna konu olan
çocuklar genel olarak alt sosyo-ekonomik toplumsal kesimden ve iletişim
örüntüleri bozuk aile ortamlarından gelmektedirler.
Çocuk, güç koşullarla içice bir çocukluk dönemi geçirdiğinde
sokak çocukluğuna yatkın bir kişilik yapısı geliştirebildiği gibi sokakta da
çalışabiliyor. Temeldeki hata; çocuğun bir özne olarak çocukluk döneminin
gerektirdiği özgüllükte yetişememesi ve çocukluk dönemi gereksinimlerinin
doyurucu bir şekilde karşılanamamasıyla ilintilidir. Kuşkusuz yaşam
koşullarına bağlı olmanın yanında kimi çocukların yetişme tarzlarına bağlı
bireysel özellikleri de bu tür bir yaşantıya sempati duymalarına neden
olabilmektedir. Yine, toplumsal koşulların adaletsizliği ve eşitsizliğin
derinliği ise bu olumsuz sosyal sürecin tetikleyicisi olarak baştaki
belirleyiciler arasında her dönem yerini korumaktadır.
Sokak çocuklarının psikososyal özellikleri / tipiklikleri
ölçüt alındığında sosyal sapma içinde yer almaları önemli bir örnek alanı
oluşturmaktadır sosyal bilim akademisyenleri için. Toplumun değerleriyle
çatışmak bir yana o değerleri görmezden gelmek bu nitelikteki çocuklar için
bir yaşam kuralıdır. Benlik algısının anlamsızlaşması, benlik tasarımının
bozulması, iletişim bozukluğu, suç işleme, aşırı bencillik, şiddet vb.,
davranış bozuklukları ise sapma gösterdikleri davranışsal niteliklerin
başında gelmektedir.
Türkiye toplumsal yapısından edindiğimiz bilgilerle, çocukluğun
sosyal tarihinden yola çıkarak; göç, gelir dağılımı bozukluğu, yoksulluk,
çarpık kentleşme, vb., sosyal olgularla dışa yansıyan toplumsal sorunlara
baktığımızda sokak çocuklarının özellikle kentlerdeki kuşaklar arasındaki
uyum sorunlarından da dinamik bulduğunu görürüz. Şehir merkezlerine,
özellikle de Batı’ya doğru göç eden ilk kuşak umut doluyken, ikinci kuşak,
ilk kuşağın yönlendirmesi altında kalmıştır. Bu toplumsal sorunsal,
sosyolojik anlamda “kuşak”larla ilgisi kurularak kritik edilebilecekse
üçüncü kuşak içerisine ancak oturtabiliyoruz. Türkiye için 1980 sonrasının
ekonomi politiğinin toplumsal doğasını bu duruma örnek verebiliriz. 1980
sonrası ve 1990 yılları sonrasında ortaya çıkan sorunlar büyük oranda bu
kuşağın şekillenmesinde etkili oldu. Toplumsal adaletin; eşitsiz koşulların
gölgesinde kaldığı, yoksulluğun kırılamaz bir kısır döngü haline geldiği
yapılar; sosyal sapma sergileyen sokakta yaşayan ve sokakta çalışan
çocukların sayısında da bir artışa neden olmaktadır. Çeşitli
ekonomik-politik-sosyal unsurlara bağlı olarak yaşanan göç ve ertesinde
sosyal ve ekonomik uyum sorunlarının devletin sosyal refah kuruluşlarının
olanakları kullanılarak aşılamaması ise bu toplumsal sorunun etki sahasının
büyümesinin önemli bir gerekçesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Öte yandan
kırsal çocuk emeğinin kullanımının boyutlarını da “çalışan çocuklar”
sorununu gündeme taşırken hatırda tutmanın etik bir yanı bulunduğunu da göz
ardı etmemek gerek.
Sokakta çalışan ve sokakta yaşayan çocuklar sorunu gelecek
yıllarda ağırlaşacak ve kimi toplumsal sorunların oluşumuna da etki edecek
gibi görünüyor. İstismar, çocuk fuhuşu, kapkaç, mafya, çeteleşme, sokak
ölümleri (bakın, adli tıp kayıtlarına kadına yönelik ölümle sonuçlanan
şiddet üzerine yapılmış uzmanlık çalışmaları mevcutken, sokakta bir biçimde
ölen / öldürülen bu tür çocuklarla ilgili bilimsel araştırmalara
rastlanmamaktadır) bu sosyal olguların başında gelmektedir.
Yukarıda anlatılanları düşündüğümüzde her ne kadar toplum
temelli sağaltımın Yüzyılımızda öneminin arttığını görsek de da pek de iç
acıcı olmayan bir sosyal durumun söz konusu olduğunu da hakkıyla teslim
etmemiz gerekir. Söz edilen sorunlara ek olarak madde bağımlığı Türkiye
insanının gündeminde daha çok yer tutmaya başladı. Örneğin diğerleriyle
bağlantılandırılabilecek bir aralığa sahip olan bu sorundan etkilenenlerin
yaş dilimi gün geçtikçe aşağılara düşmektedir. Nadir de olsa kimi tiner
bağımlısı sokak çocuklarının cinayetlerini anımsadığımızda yüzümüze değen
soğukluğun anlamını daha bir kavramış oluruz. Dolayısıyla toplum sağlığını
bozan bu sosyal sapmanın seyri vardığı yerler açısından ciddi bir şekilde
düşünmeye itiyor insanı.
Evet, nasıl bir tutum sorunu çözümleyebilir? Nasıl bir sosyal
politika? 20 Kasım 1959’da Çocuk Hakları Bildirgesi Birleşmiş Milletler
Örgütü tarafında benimsendi. 20 Kasım 1988’de ise Atatürk’ün Türkiye’si bu
uluslararası metni birkaç maddesine çekince koyarak imzalamıştır. Sözü
geçen; evrensel, çocuk refahını gözeten bu sözleşme temel alınarak bir Çocuk
Bakanlığının kurulması, çocuk hukuk sisteminin “çocukluğu” odak alan bir
yapılaşma yaşaması Türkiye için ilk akla gelen önlemler arasında yer alıyor.
Küreselleşmenin Dünyayı kendi amacı doğrultusunda
yönlendirdiği, eşitsizlik görünümlerinin hızla arttığı bir dünyada, yaşanan
toplumsal sorunların boyutlarını kritik ettiğimizde sokakta yaşayan ve
sokakta çalışan çocuklar açısından umutsuz bir geleceğin kapımızı çalmakta
olduğunu acı içinde bir rahatlıkla söyleyebilir ve bu sosyal sapmanın
küresel doğasını bütün uçlarıyla görmüş oluruz.
İnsancıl bir dünyada yaşama konusunda insanlık üzerine
düşen ödevi yapıyor olsaydı, bu tür toplumsal sorunlardan çok az
etkilendiğimizi görmüş olabileceğimiz gibi çocuklara güzel günler yaşama
olanaklarını da sunmuş olabilecektik.
Ne yazık ki; masumiyetini yitirmeye başlayan çocukluk;
iyi niyetli olmayan ve dünyayı talan eden küresel lortların yeni dünya
düzeninde, yaşam koşulları tarafından ıskartaya çıkarılmak bir yana
anlamsızca yok edilebiliyor da…
|
|