Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

SİNOP HANI
Aziz ŞEKER/Sitemiz yazarı
shuaziz@gmail.com 


  Ben varken ölüm yok; ölüm varken ben yokum. O halde ölüm benim için hiçbir şeydir.” Lucretius

“Ölüme benden alacağı hiçbir şey bırakmayacağım; sadece bir avuç kemik.”
N. Kazancakis

Günlerdir rüzgârla karışık bir yağmur savruluyordu yarımadaya.

Yarımadanın, eski zamanların yorgunluğuyla desenlenmiş ıslak yüzü, gülümseyişini gizleyen utangaç genç bir kızın sırlarıyla dökülüyordu Karadeniz’e.

Sinop hanının insansızlıkla döşeli kapısının önünden yürüyerek avlusuna girdim. Peşimde Diyojen’in ayak sesleri… Yıllar önce mahkûmların başka hapishanelere gönderilmesiyle Osmanlıdan kalma bu han da dilsiz bir cellât gibi deniz kıyısında küllenmiş suskunluğunu koruyordu. Han; siyasilerin, eşkıyaların, yüzyılların karanlığında ölüme inat kederinde koca bir devin iniltisini örtü edinmişçesine zamana gömmüştü kanayan yüreğini…

Berin Taşan’ın yarımada şehrinde savcıyken, hanın avlusuna dikmiş olduğu çınarın altına geldiğimde yazdığı bir şiiri dudaklarımda buğulanıyordu: “Kötü adamın gölgesi olmaz / tanık bırakmadan gider dünyadan / gölgesinde otursunlar, tütün sarsınlar / sıkılınca yaprakların arasından / gökyüzüne açılsınlar diye / Sinop cezaevi avlusuna kiraz / Şiran’da kavak / Karaburun’da çınar diktim…” Şiirdi soluğuyla yanı başıma dostça sokulan Berin Taşan…


 
Yağmur dinmişti. Gökyüzüne gri bulutlar sülük gibi yapışmışçasına kıpırdanmadan duruyorlardı.

Avluda gezinirken insanoğlunun yaşlanmasını düşündüm bir an. Ölümün dokunulmaz gerçekliği soytarıları da insanları da tarihin bilinmez karanlığında düğümlüyordu. Ölüm canlı üzerinde mutlak olandı. Dokunulmazdı. İyi ve kötü olan yoktu ölüm için ve çarmıhını bir kez kurardı!

Avludan yürüyerek hanın diğer kısımlarına geçtim. Çocuk koğuşunun masumiyeti kaybolmuş yanık yüzü, uzak durmama neden olmuştu koğuşun gezinmeyi düşündüğüm odalarından. Çocuklar düşlerle anılıyordu, cezaevleriyle değil!

Sarmaşıklarla kaplı, parça taşlarla döşeli dar yoldan çocuk koğuşunun gökyüzüne dargın bakan bahçesine yöneldim. Birkaç özgür martı uçuyordu hanı çevreleyen kalenin surlarının üzerinde. Bahçeden, yakında olan yarımada şehrinin tutsak bir çocuk için oyuncak gibi yükselen seyrek binaları, kıyısı, tekneleri izlenebiliyordu. Yönümü döndüğüm şehir ile arkamdaki ürperten soğukluğun arasında dikeli kalmıştım. Dursam ömrüm üşütüyordu. Yürüsem küfür gibi bir şeyler dolanıyordu yüreğimde…

Hanın insan çığlığı kokan zindanına aldırış etmeyen yaban güvercinleri, kaybolan vicdanın tüneyişi oluyordu yaralı zamana. Güvercinleri vursalar da dönüp gelen güvercinler insanoğlu için hep bir umuttu…

Kadınlar koğuşu; kalenin içindeki hanın duvarları. İnatçı bir yaşlı gibi olsa da yıkılmaya yüz tutmuş gibi… Hürriyet şarkılarıyla değil, handan asla çıkamayacak olmanın umutsuzluğuyla yükselmişti kalın duvarlar. Sabahattin Ali’nin yalnızlığını, namlı kabadayıların gözlerine dikerek söylediği: “Göklerde kartal gibiydim / kanatlarımdan vuruldum / mor çiçekli dal gibiydim / bahar vaktinde kırıldım…” şiiri bir telaşla “aldırma gönül aldırma” tesellisiyle mağlubiyet buluyordu yüreğimde.
Yaban güvercinleri hanın bulanık göğünde küçük kırışıklıklar gibiydi. Kadınlar koğuşu “yar”i getirip oturtmuştu baktığım yere. Kadınlar neden suç işlerdi? Yanıtını bilmiyordum.

Hanın denizden sızıp gelen su birikintisi dolu karanlık hücrelerinde geziniyorum. Kalın demir parmaklıklarla örülüydü karanlık hücre kapıları. Mezar yerlerinde duyumsadığım insansız bir duygu yeşeriyordu içimde, sarıyordu bedenimi. Hücrelerden dışarı atıyorum kendimi. Kıyıya vuran dalgaların özlem dolu sesi geliyor kulaklarıma, ne kadar da rahatlatıcı. Bunları duyumsayarak tutsaklığı acıyla yaşamak, insan için ne korkunç bir duyguydu. Az ötede mavi deniz. Erişilmez bir umutta nefes alıp verirken dalgalarıyla…

Erkekler koğuşunun önünden geçip meydana çıkıyorum. Kalın gövdeli ağaçların birçok yaşanmışlığa tanıklık etmiş olduklarını düşünerek bilmediğim birilerine yakalanmamak duygusuyla handan kaçarcasına ayrılıyorum. Tanımadığım birileri tutup da beni hana hapsedecek duygusundan kurtulmak istercesine tersaneye doğru ağır ağır, korkarak yürüyorum…

Gökyüzünde martılar…

Günden mavi sorular olmalı, ömrümüzde, boynumuzu öpen güvercinler gibi…

 

 


               Bize Ulaşın

Google