|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|
ŞİDDET OLGUSU ÜZERİNE C.Ü.
SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ SOSYOLOG SEZER AYAN İLE BİR SÖYLEŞİ
(Sivas 2006)

Aziz ŞEKER: Bize kısaca kendinizi tanıtır mısınız?
Sezer AYAN: 1970 Adana doğumluyum. Cumhuriyet Üniversitesi
Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünden mezun olduktan sonra, aynı
üniversitede yüksek lisansımı tamamladım. Şu an doktora tez aşamasında olup
aynı bölümde öğretim görevlisi olarak yer almaktayım.
Ortaöğretim gençliğinin eğitime ilişkin sorunları ve eğitimden beklentileri
(Sivas ili örneği), sosyo-kültürel ve ekonomik ölçütler açısından kent
ailesi (Sivas ili örneği), aile içinde çocuğa yönelik şiddet (Sivas
ilköğretim ikinci kademe öğrencileri üzerine bir inceleme; sürüyor), şiddet
ve fanatizm (yayınlanmak üzere olan bir makaledir) gibi toplumsal sorun
alanlarında çalışmalar yapmamın yanı sıra yöntem, bilim tarihi, Avrupa
Birliği’nin sosyal politikaları, Türk siyasi yapılanma sürecinde anayasalar,
aile ve aile içi şiddet ilgi alanlarımdır.
Aziz ŞEKER: Şiddet olgusu belirsizliği aşacak tanımlamalarla
kavranmaya çalışılıyor. Şiddetin gönderme yaptığı “gerçekliklerden” yola
çıkarak nasıl tanımlayabiliriz? Şiddetin boyutlarını dikkate alarak nasıl
bir sınıflamaya tabi tutabiliriz?
Sezer AYAN: Şiddetle ilgili literatür incelendiğinde, insanda şiddeti
doğuran saldırganlık eğiliminin nasıl ortaya çıktığı konusunda farklı bakış
açılarına rastlanır. Çoğu zaman şiddet ya içgüdüsel ve bu nedenle
toplumsallaşma sürecinde çok az değişen, ya da sadece ve sadece çevre
etkenlerinden kaynaklanan bir davranış olarak görülür, ama bugün bilim
dünyası her iki etkenin de saldırganlık ve şiddet davranışının ortaya
çıkmasında belli ölçülerde önemli olduğunu kabul etmektedir. Birinci bakış
açısı, şiddetin biyolojik yönüne işaret ederken, ikinci bakış açısı sosyal
etkenleri öne çıkarmaktadır.
Şiddet, insanda doğal olarak var olduğu kabul edilen saldırganlık eğiliminin
bireysel ya da toplumsal boyutta, diğerine zarar verecek biçimde dışa
vurulması, yansıtılması olarak tanımlanabilir ya da kızgınlık, öfke, kin,
nefret, düşmanlık gibi duygu durumunun etkinlik kazandığı saldırganlık
dürtüsünün, bir takım faktörlerin etkisi ile eyleme dönüşmüş biçimi olarak
da ele alınabilir.
Saldırganlık davranışının geniş bir yelpazesinden söz edilmesi aslında
şiddet olgusunun kapsamına da vurgu yapar. Dar anlamda, darp, vurma,
yaralama gibi fiziksel anlamları çağrıştıran şiddet olgusunun,
saldırganlığın temsil edilişine göre oldukça çeşitli bir artalanı olduğu
söylenebilir. Bireysel düzeyde intihar, kol ve bacakları jiletleme vb. gibi
insanın kendine uyguladığı şiddet eylemleri, adam öldürme, gasp, yaralama
gibi başkalarına yönelik şiddet eylemleri ve toplumsal ve ekonomik alanlarda
ortaya çıkan şiddet eylemleri gibi. Ancak, şiddetin bilimsel açıdan tutarlı
ve her kesin üzerinde anlaşabileceği ortak bir sınıflaması maalesef yoktur.
Bunun nedeni Mark Hobart’ın da belirttiği gibi, şiddeti tanımlamada usun
oynadığı ağırlıklı rolle ilgilidir. Çünkü şiddetin kaynağına dair
tartışmaların hala sürmesi ve bu konuda farklı yaklaşımların benimsenmiş
olması söz konusu olguyu sınıflandırma da ve tanımlamaların çeşitliliğinde
en büyük güçlük olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda şiddetle ilgili
sınıflamaların çeşitliliği farklı bakış açılarının varlığı göz önünde
bulundurularak değerlendirilmelidir. Şiddetle ilgili tanımlamaların
çeşitliliği, şiddet eylemlerinin değerlendirilmesinde temel alınan ölçütlere
bağlı olarak, karşımıza farklı şiddet sınıflamalarını çıkarmaktadır.
Örneğin Sevginin ve Şiddetin Kaynağı adlı çalışmasında, insan eğilimlerinin
en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç olgudan bahseden Fromm, bu
olguların; ölüm sevgisi, hastalıklı narsisizm ve birlikte yaşayan insanlar
arasındaki kandaşla cinsel ilişki saplantısı olduğunu belirtir. Ona göre bu
üç eğilim birleşerek insanı yıkmak için yıkmaya, nefret etmek için nefret
etmeye götüren “çürüme belirtisi”ni oluşturur. Bu eğilimler insanlar
tarafından değişik biçimlerde kullanılarak şiddete dönüşür. Şiddetin
tehlikesiz belirtilerinin hastalıklı ve tehlikeli yıkıcılık biçimlerini
anlamakta yardımcı olacağına inan Fromm, şiddetin değişik türleri arasındaki
ayrımın, değişik bilinçsiz dürtüler arasındaki ayrımdan doğduğunu; çünkü bir
davranışın kendisini, kökenini, izleyeceği yolu ve yüklendiği enerjiyi ancak
o davranışın bilinçaltı dinamiklerinin açıklanmasıyla anlaşılabileceğini
savunur ve ortaya çıktığı alanlar bakımından sekiz çeşit şiddetten bahseder.
1- Oyunda ortaya çıkan şiddet, 2- Tepkisel şiddet, 3- Engellemelerden doğan
gerginlikle ortaya çıkan şiddet, 4- Gıpta ve kıskançlıktan doğan düşmanlık,
5- Öç alıcı şiddet, 6- İnancın yıkılmasından doğan yıkıcılık, 7- Ödünleyici
şiddet ve 8- Kana susamışlık.
Görüleceği üzere, Fromm’un bahsettiği bu şiddet biçimleri, yaşam sevgisi ile
ölüm sevgisi arasında kişisel ya da toplumsal tercihlerle belirlenen şiddet
eylemleri olmaktadır. Bu noktada, yaşama sevgisinin ağır bastığı
kişiliklerde şiddet, kendini ya da başka bir değişle yaşamı koruma davranışı
şeklinde ortaya çıkıp yaşama hizmet ederken, güçsüz, zayıf ve üretken
olmayan kişiliklerde yaşamı aşmanın ve kendini doğrulamanın tek yolu olarak
ölüm sevgisine hizmet eder.
F.R. Von der Mehden, şiddet eylemlerine kimlerin katıldığını, nedenlerini ve
amaçlarını araştırırken, altı tür şiddet eylemi saptadığını açıklar.
Birincisi, ülke kültüründen kaynaklanan şiddet eylemleridir. Ona göre, ülke
kültüründe saklı şiddet potansiyelinin ortaya çıkış biçimi, ırksal, dinsel,
etnik, bölgesel çeşitlilik içinde, çıkar çatışmalarına dayalı olarak içe
dönüklük, yabancı düşmanlığı, sevgi ve nefret duyguları bileşimi olarak
ortaya çıkan gerginlikleri ve çeşitli şiddet eylemlerini simgeler. İkinci
grup içinde devrimci ve karşı devrimci şiddet eylemleri, üçüncüde, askeri
darbelerin yol açtığı şiddet eylemleri, dördüncü grupta, öğrencilerin şiddet
eylemleri, beşinci grupta, ayrılıkçı şiddet eylemleri, altıncı ve son grupta
ise, seçim dönemlerinde patlak veren şiddet eylemleri yer alır.
Ünsal’ın diğer bir sınıflaması ise, “özel şiddet” ve “kolektif şiddet”
sınıflamasıdır. Buna göre, insanın intihar ya da intihara teşebbüs ve kendi
hatasıyla yol açtığı bir kaza yoluyla ölümü dar anlamda, salt bireyin aktörü
olduğu özel şiddet eylemleridir. Bir de, çağımıza damgasını vuran kolektif
şiddet eylemleri vardır ki, kanlı terör eylemleri, gösteri yürüyüşleri,
grevler, iç savaşlar, uluslararası savaşlar, ihtilaller, soykırımlar,
acımasız diktatörlük rejimlerinin uyguladığı kitlesel şiddet ve imha
eylemleri gibi. Bu şiddet eylemlerinin diğer bir ayırt edici özelliği ise,
kimi zaman örgütlü ve düzenli bir biçimde, kimi zamansa kendiliğinden
oluşmasıdır. Şiddet, bireysel ya da kolektif düzeyde karşılıklı olabileceği
gibi, devlete karşı ya da devlet kaynaklı da olabilir. Ünsal’ın geniş
anlamda ise, hukuksal ve toplumbilimsel açıdan ölçülebilir nitelikte olmayan
dolaylı şiddet eylemlerinden de bahsettiğini görüyoruz. Ekonomik şiddet
(mafya eylemleri gibi), enflasyon ve işsizlik, medya terörü, cürümsel
nitelikte trafik kazaları, ormanların yok edilmesi ve buna bağlı olarak
verimli alanların erozyon, yanlış kentleşme ya da sanayileşme ortadan
kalkması, deniz ve nehirlerin kirlenmesi, ebeveyn dayağı, koca dayağı, polis
dayağı, okul dayağı, mahkeme ve stadyum kavgaları ve insan hakları ihlalleri
ve küreselleşmenin geri kalmış ve azgelişmiş ülkeler üzerindeki olumsuz
etkileri gibi.
Şiddeti, “kurucu şiddet” ve “totaliter şiddet” olarak ikiye ayıran Maffesoli,
“doğa” ile “toplum” arasındaki kaçınılmaz bağa değinirken, şiddetin,
toplumsal düzenin yıkılması ve kurulması ikili amacını hala korumakta
olduğunu dile getirir.
Sonuç olarak, farklı bakış açılarından hareketle yapılan yukarıdaki şiddet
sınıflamalarının ve buna benzer daha birçok sınıflamanın, genel olarak
bireysel ve toplumsal etkenlerden hareketle oluşturulduğu gözlenir. Bir
başka değişle şiddet, insanda doğal bir güç olarak var olduğuna inanılan
saldırganlık eğiliminin ve bu eğilimi şiddete dönüştüren etkenlere bağlı
olarak gelişen, bireyin kendisine, başka bireylere, bazen doğaya ya da
topluma yönelttiği ve sonuçları bakımından zarar verici nitelikte eylemler
olarak görülmekte ve tanımlanmaktadır diyebiliriz.
Aziz ŞEKER: Şiddet psikososyal bir olgu. Toplumsal bir “iletişim,
etkileşim” biçimi olarak kabullenildiği gibi, bir “öteki” olarak algılanan
da şiddete kolayca uğrayabiliyor. Hatta yaşam hakkı elinden bile
alınabiliyor. Neden insanlar sorunlarını çözmek için 21. yüzyılda da şiddete
sarılıyor? Neyin eksikliği bu; insanın doğasından kaynaklı olabilir mi?
Şiddetin nedenlerinden biraz söz edebilir miyiz?
Sezer AYAN: Şiddet, geçmişte olduğu gibi bu günde tüm toplumların
ortak sorunlarından biridir. Ancak, sebepleri, toplumsal yapıda meydana
gelen değişmelere paralel zaman içinde değişmekte ve gelişmektedir. Doğan’ın
da vurguladığı gibi, tarihi insanlıkla başlayan şiddetin, hem geçmişe göre
ve geçmişe uygun bir açıklaması hem de bugüne özgü nedenleri ve açıklaması
vardır.
Şiddetle ilgili tanımlamalar ve sınıflamalar, şiddetin çok yönlü bir olgu
olduğunu açıkça göstermektedir. Kimi zaman insanda doğal bir eğilimin ürünü
olarak, kimi zamansa değişen çevre etmenlerinin etkisi ile açıklanmaya
çalışılan şiddet olgusu gerçekte tüm boyutları göz önünde bulundurularak
incelenmesi gereken bir olgudur.
İnsan hem biyolojik hem de toplumsal bir varlıktır. Bu nedenle doğuştan
getirdiği kalıtımsal özellikleri ve içinde bulunduğu toplumun kültürel
yapısı onun kişilik gelişiminde rol oynayan başlıca etkenleri içerir. Bu
etkenler biyolojik, psikolojik, toplumsal, kültürel ve ekonomik özellikler
taşıyan insanın davranışlarının boyutlarını da belirler. Bu nedenle şiddet
davranışlarının incelenmesinde, nedenlerinin ortaya konmasında, söz konusu
boyutlar göz ardı edilmemelidir. Çünkü ancak şiddetle ilgili çok yönlü
araştırmaların yapılması ile kurbanlar, saldırganlar ve koşullar hakkında
bilgi edinilebilir.
2003 Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda da belirtildiği üzere; “Şiddet,
kişisel ilişki ve toplum boyutunda karşılıklı etkileşim faktörlerinden
sonuçlanmaktadır. Hiçbir faktör, niye bazı insanların şiddet içeren
davranışlarda bulunduğunu veya niye bazı toplumların diğerlerinden daha çok
şiddet yaşadığını açıklayamaz.” Bu nedenle saldırganlık ve şiddeti
incelemeye yönelik araştırmalar, saldırganlık ve şiddeti tanımlamada,
sınıflamada ve nedenlerini belirlemede söz konusu davranış şekillerini
ortaya koyan bireysel ve toplumsal etkenlerden birlikte hareket etmelidir.
Çünkü saldırganlık ve şiddetin ortaya çıkmasında rol oynayan bireysel ve
toplumsal nitelikli etkenler aynı zamanda, saldırganlık ve şiddetin
nedenlerinin belirlenmesinde de önemli olmaktadır.
O halde bireyi olumuz bir biçimde etkileyerek onu şiddet uygulayıcısı haline
getiren bu etkenler nasıl bir süreç içerisinde bireyi kontrolü altına alarak
etkili olmakta ve farklı boyutlarda karşımıza çıkmaktadır. Bu boyutlar
birbirinden bağımsız mıdır? Yoksa şiddet bireysel düzeyde toplumsal
etkenlerin, toplumsal düzeyde de bireysel etkenlerin mi etkisindedir?
Şiddet, genel olarak bireysel düzeyde, ekolojik ve toplumsal etkenlerden
hareketle açıklanmaya çalışılır. Ekolojik etkenler derken, bunlar bireysel
düzeyde, bireyin toplumsal yaşamını belirleyen doğal etkenlere vurgu yapar.
Çünkü birey toplumsal yaşam içinde kendine has biyolojik özellikleri ile
vardır ve bu biyolojik özelliklerinin etkisi ile sosyal yaşam içinde yer
alır. Doğal ve toplumsal çevresinden gelecek etkilere vereceği cevaplar onun
saldırgan ya da uyumlu bir kişilik sergilemesinde etkili olacaktır. Böylece
birey eğer sağlıklı toplumsal koşullarda güçlü bir benlik gelişimi
sağlayabilirse, biyolojik temelinde yer alan güdüsel ihtiyaçlarını da daha
sağlıklı karşılayabilir.
O halde diyebiliriz ki, insanın içinde bulunduğu ortam, fizyolojik,
biyolojik ve toplumsal güdülere doyum sağladığı ölçüde bireye haz, ancak
doyurulmadığı durumlarda da elem verir. Böylece bireysel düzeyde şiddet
davranışlarının, bireyin doyurulmayan güdülerinin sonucu olarak ortaya
çıktığı söylenebilir.
Ekolojik etkenlerle, bireyin şiddete yönelik davranış geliştirmesi arasında
ilişki olduğu gibi kültürel etkenlerle de bireyin şiddete yönelik davranış
ve tutum geliştirmesi arasında, bir ilişki vardır. Çünkü insanın ruhsal
yapısı ve yaşantısı, bulunduğu kültür içinde gelişir ve oluşur.
Bireyler içinde bulundukları kültürel yapıya paralel davranış şekilleri
geliştirmek zorundadırlar. Aksi takdirde, toplum dışına itilme ve yalnız
kalma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bu yüzden, her kültür, bireylerine
aile ve diğer eğitim kurumları aracılığı ile verilir ve ortak bir yaşam
tarzı oluşturulur. Bu ortak yaşam içinde bireylerin davranışlarını
belirleyen ortak değerler vardır. İşte bu ortak değerler, kişiliğin
toplumsal yanına vurgu yapan üstbenliği, süperegoyu biçimlendirir. Üstbenlik
ruhsal aygıtın dizginleyici, suçlayıcı, yargılayıcı, cezalandırıcı
yapısıdır. Günlük yaşamdaki karşılığı vicdan, belirtisi ise suçluluk
duygusudur. Bir sözümüzün ya da davranışımızın ardından vicdanımızın
sızladığını söylediğimizde ruhsal aygıta olan şey, üstbenliğin benliği
cezalandırmasıdır. Üstbenliğin insanın uyumsal davranışlarda bulunmasında
önemli bir rolü vardır.
Böylece, kültürel değerlerce meydana getirildiği kabul edilen üstbenlik ne
kadar bastırıcı, katı ve sert olursa, saldırgan davranışların ortaya çıkması
da o denli kolay ve şiddetli olur. Çocuk ve genç üstbenliğini meydana
getiren, özdeşleşmesinde etkisi olan ana-babası ile birlikte bulundukça bu
tür saldırgan davranışlarını başka nesnelere, kişilere yöneltir. Onların
baskısı, etkisi kalkınca ilke, kural ve yasa tanımayan insanlar ortaya
çıkar.
Üstbenliği gelişmiş bireyler, kendi cinsiyet rollerini benimsemiş ve
toplumun değer yargılarını özümsemiş bireylerdir. Bu noktada, bir toplumun
değer yargılarını belirleyen kültürün niteliği, saldırgan davranışların
biçimlenmesinde, ortaya çıkmasında ve engellenmesinde doğrudan ya da dolaylı
yollardan etkili olabilmektedir. Üstbenliğin gelişiminde, ana-babanın değer
yargılarını çocuğa aktarma ve onu toplumsal bir varlık haline getirme
sürecinde, toplumun temsilcisi rolünü oynadığı düşünülecek olursa,
ana-babanın sergilediği davranışların (olumlu ya da olumsuz), çocuk
tarafından model alınan davranışlar olduğunu da söyleyebiliriz. Bu durumda,
aile içinde çocuğun ebeveynleri, ebeveynleri ile diğer aile üyeleri ve dış
çevre arasında gözlemlediği ilişki ve davranış şekillerini, olması gereken
davranış ve ilişki şekilleri olarak algılayıp öğrenmesi kaçınılmazdır.
Kısaca; bireyler içinde bulundukları toplumun koşullarına paralel kişilik
geliştirirler. Bu noktada sağlıklı toplumsal koşullar sağlıklı kişilikleri
yaratırken, tam tersi de söz konusu olabilir. Ancak, çevreden gelen
etkilerle biçimlenen saldırganlık ve şiddet eylemlerinin birden çok nedeni
vardır. Genel olarak gelişmiş bir toplumda birey, toplum yapısı, kültürün
maddi ve manevi öğeleri arasında sıkı bir bağlantı ve denge söz konusudur.
Gelişmekte olan toplumlarda ekonomik bunalım, sanayileşme, kötü kentleşme,
hızlı nüfus artışı, dengesiz gelir dağılımı, işsizlik vb. gibi çok yönlü
sorunlar, bu bağlantıyı gevşetir, koparır ve uyumsuzluk yaratır. Bu
uyumsuzluk, bireysel ve toplumsal alanda ağır sorunların kaynağını da
oluşturur. Kültür boşluğu ya da bunalımı yaratan bu durum, kültür çatışması
ve yozlaşmasına yol açarak, toplumsal çözümlemeye de neden olur.
Bu çözülmenin toplumsal boyutta gözlenen biçimleri ise mevcut düzeni
sorgulama ve ortak davranış kalıpları geliştirmede farklılıkları
sindirememeden kaynaklanır. Bu durumda, hukuk düzeni ve yasaların ihlali
biçiminde beliren şu türden eylemler toplumsal bazda şiddet eylemleri olarak
belirir: Şeriat adına laikliğe karşı girişilen şiddet eylemleri, ırk ve
etnik köken ayrımcılığına dayanan aşırı milliyetçi eylemler, gelenek ve
göreneklerin körüklediği şiddet eylemleri kan davası, kız kaçırma namus ve
onur adına işlenen cinayetler, iç savaşlar, vb. gibi. Adı geçen bu eylemler,
yine toplumsal koşulların öncülük ettiği ve bireyi saldırgan ve şiddete
yönelik tutum ve davranışlara yönelten etkenlerin sonucu olarak ortaya çıkan
eylemler olmaktadır.
Yapılan birçok araştırma, bireyin toplumsallaşma süreci içinde karşılaştığı,
maruz kaldığı ya da tanıklık ettiği bir takım tutum ve davranış
şekillerinin, taklit ya da öğrenme yoluyla erken dönemde kazanılmış
davranışlar olarak, onun daha ileriki yaşamında da belirleyici olduğunu
göstermektedir.
Bu durumda toplumsal koşullara uygun bir biçimde sosyalleşen bireyler
çevrelerine daha uyumlu ve karşılaştıkları engelleri daha kolayca aşan
bireyler olmaktadır. Zira engeller toplumsal normlar ya da uyulması gereken
kurallar niteliğinde algılanıp, toplumsal yapıya uyum sürecini de
kolaylaştırmaktadır. Ancak toplumsal koşullar, bireyin sağlıklı bir ruhsal
yapı geliştirmesine engel oluşturacak olumsuz ortamlar yaratıyorsa,
doğasında zaten saldırganlık ve şiddete yönelik eğilimleri taşıyan birey, bu
durumda, söz konusu eğilimlerini bilinçli ya da bilinçsizce kendini koruma
çabasının bir ürünü olarak ortaya çıkarmaktadır.
Sonuç olarak, birçok etkenden hareketle açıklanmaya çalışılan saldırganlık
ve şiddeti bireyin doğuştan kalıtım yoluyla getirdiği biyolojik özellikleri
kadar, gelişiminde rol oynayan toplumsal, ekonomik, kültürel, iletişimsel ve
siyasal koşullardan da etkilenen bir olgu olarak değerlendirebiliriz.
Aziz ŞEKER: Şiddetin biçimleri? Görüyoruz ki, yaşam olanakları
içerisinde şiddeti birçok yönüyle görmekteyiz. Yaşamaktayız. Doğa
katliamlarından tutun da filmlerdeki şiddete, bir çocuğa yönelik şiddetten
eşler arası şiddete, hatta yoksulluğun tetiklediği sembolik şiddete kadar…
kısaca yaşamın her karesinde şiddetin yansımalarını bulabiliyoruz…
Sezer AYAN: Bir toplumda biyolojik, ekolojik ve toplumsal faktörlerin
birbiri ile etkileşerek ortaya çıkardığı saldırgan davranışlar ve şiddet
eylemleri doğayı, başka bireyleri, bireyin kendini, grupları ya da toplumun
genelini hedef alır biçimde şekillenebilirken, bireyin, toplumun ve doğal
çevrenin bu süreçte karşılıklı etkileşerek hareket ettikleri gözlenir. Bu
noktada olumsuz kişilik özelliklerinin sonucu beliren şiddet eylemleri
sadece, bireyden bireye ya da bireyden çevreye yönelik olmayıp, aynı
zamanda, sosyal ve doğal çevreden bireye yönelik de gelişebilmektedir.
Ancak, hangi yönde olursa olsun ve kimi hedef alırsa alsın toplumsal yaşamda
şiddetin aktörü birey ve bireylerdir.
Bireyden bireye, bireyden topluma ve sosyal ya da doğal çevreden bireye ya
da bireylere yönelik şiddet eylemleri, bireysel ya da toplumsal boyutta
niteleyebileceğimiz şiddet eylemlerinin kapsamına vurgu yapar.
Çeşitli nedenle farklı biçimlerde karşımıza çıkan şiddet olaylarını bireysel
düzeyde yaşanan ve toplumsal düzeyde yaşanan şiddet eylemleri olarak iki
kısımda inceleyebiliriz. Bu sınıflamada şiddet uygulayıcısı birey/bireyler,
grup ya da devletin kendisi olabilirken, hedef bireyin kendisi, diğer
bireyler, gruplar, toplum ya da devlet olabilmektedir.
Bireyin kendisine ya da çevresinde yer alan diğer bireylere yönelik şiddet
eylemleri arasında bireyin bedensel bütünlüğüne fiziksel, cinsel ve duygusal
boyutta zarar verici nitelikteki intihar, cinayet, ırza geçme, darp,
yaralama, istismar, ihmal vb. nitelikteki eylemler şiddet eylemleri
sayılabilirken, grupları, bir toplumun kendisini ya da devleti hedef alan
şiddet eylemleri arasında terör, aşiret kavgaları, mafya hesaplaşmaları,
sokak çatışmaları, fanatik eylemler, iç ayaklanmalar, grev, savaş ve
ihtilaller sayılabilir. Ayrıca, kamu gücünün meşru zor kullanma gücünden
kaynaklanan ve toplumsal düzeni koruma adına gerçekleştirilen devlet
kaynaklı şiddet eylemleri de göz ardı edilmemelidir.
Bunların yanında doğaya yönelik şiddet, eğitimde şiddet, medya şiddeti, aile
içi şiddet vb. adı altında yapılan şiddet sınıflamaları ise şiddetin
taşındığı ortam ve kurumlara gönderme yapmakta, bireysel ve toplumsal
düzeyde yaşanan şiddet eylemlerinin yoğunluğunu göstermesi bakımından önemli
olmaktadır.
Aziz ŞEKER: Çocuğa yönelik şiddetten söz edelim biraz. Biliyoruz ki,
çocuğa yönelik şiddet çocukluğun sosyal tarihinde sık rastlanan davranış
biçimlerinin başında geliyor. Çocuğun katılım, gelişme, yaşama, öğrenme gibi
temel hakları da aslında bir yerde yok sayılıyor. Çocuğun sosyal tarihinde
şiddet olgusunun seyrine dair neler söylenebilir? Dünyada ve Türkiye’de
durum ne, konuyla ilgili yapılan araştırmalar olgunun nesnel gerçekliğini
yansıtabiliyor mu?
Sezer AYAN: Çocuk istismarı ve ihmali, başka bir değişle çocuğun
fiziksel, cinsel ve duygusal anlamda kötü muameleye maruz kalması olgusu
yeni bir olgudur ve çocuğun toplumsal yapıdaki yakın gelişmelere bağlı
olarak edindiği yeni konumla ilgilidir. Bu yeni konum, Pollock’ın da
belirttiği gibi, çocuklara karşı yeni tutumların geliştirilmesinin değil,
erişkinlerin dünyasını kesin olarak değiştiren tarihsel gerçeklerin
ürünüdür.
Çocukluk anlayışında, kültür ve uygarlık özelinde ortaya çıkan farklılığın
temel ölçütü, insanlığın, toprağa yerleşme süreci ve buna bağlı olan
“dönüşüm kültürü” dür. Diğeri ise, bu gelişmelere bağlı olarak beliren ve
çocukluğu kendine özgü döneme yerleştiren düşünsel gelişmelerdir. Bu
düşünceler çocukluğun, yetişme, ilgi ve etkinlikleri, zayıflıkları ve
duyarlılıklarıyla yetişkinlerden farklı bir gelişim aşaması olduğu gerçeğine
dayanır. Kuşkusuz bunda, Doğan’ın da belirttiği gibi, toplumsal ve kültürel
olduğu kadar, toplum yaşamının fiziksel, iklimsel, siyasal güçlük ve
olumsuzluklarının da rolü bulunur ve bunlar diğer nedenleri oluşturur.
Böylece, bu önemli olgu karşısında kültür ve uygarlıkların farklı
yaklaşımlar içinde oldukları görülür.
Bu türden olguların ortaya çıkışı, şiddet ve ihmalin toplum tarafından
cezalandırılış biçimini ve her kültürün çocuğun özel gereksinmelerine ne
derece duyarlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bunlara ek olarak, ana-babaların
inancı, ahlaki tutumları, toplumsal idealleri ve toplumun kanun ve
gelenekleri de çocuğa nasıl davranılacağını belirleyen faktörler
arasındadır.
Çocuğa yönelik istismar ve ihmal bugünün bakış açısından hareketle, geçmişe
dönük olarak ele alıp incelendiğinde ise, söz konusu olgunun aslında
tarihsel bir olgu olduğu görülür. Her çağda ve her toplumda çocuklar
istismar ve ihmalin kurbanı olmuşlardır. Doğu toplumları, Batı toplumları,
İslam kültürü, Hıristiyan kültürü, Amerikan kültürü, Ortadoğu ve Uzakdoğu
kültürlerini ayrı ayrı olarak ele alınıp incelenecek olursa, her bir
toplumsal yapılanmanın kendi kültür ve değerlerine göre çocukluğa farklı
açılardan baktığı ve bu bakış açılarından hemen hepsinde istismar ve ihmale
yönelik uygulamalara rastlandığı görülmektedir. Ancak, bu uygulamaların,
kendi zamanının koşulları içerisinde istismar ve ihmal olarak algılanmadığı,
toplumsal, kültürel, ekonomik ve fiziksel gereksinimlerin sonucu olarak
meşrulaştırıldığı görülür. Bir başka değişle, çocukluk, her bir toplumun
kendine has kültürel yapısı içerisinde toplumsal bir kurgu olarak
şekillenmiş, çocukluğun biyolojik nitelikleri ile insan hayatında belli bir
döneme denk düştüğüne ilişkin anlayışın (modern çocukluk anlayışının)
şekillenmesi ise yüzyıllar almıştır. Çocuk istismar ve ihmalinin bir olgu
olarak ele alınıp incelenmesinin de bu gelişmelere paralel olduğunu
görmekteyiz. O halde, çocukluğun tarihini incelemek, çocuğa yönelik şiddet
ve istismarın geçmişten günümüze aldığı biçimleri ortaya koyabilmek
açısından önemli olmaktadır.
Yapılan incelemeler, çocuk istismarı ve ihmalinin antik çağdan günümüze
kadar süregelen bir olgu olduğunu, fakat bu olgunun toplumsal bir sorun
olarak, çocukluğun kendine has zihinsel ve fiziksel özellikleri ile “insan
hayatında ayrı bir dönem” olarak görülmesi ve kabul edilmesi (modern çocuk
paradigması) şeklindeki anlayışın gelişimine kadar ele alınmadığını ortaya
koymaktadır.
Çocuğa yönelik şiddet genel bir kavram olmakla birlikte, içeriği
araştırıldığında çocukların toplumsal ve ekonomik alanda farklı şiddet
türleri ile karşı karşıya oldukları gözlenir.
Dünya Şiddet ve Sağlık Raporu’nda, şiddetin olumsuz etkilerine ilişkin
veriler, çocuğa yönelik şiddetin, direkt fiziksel hasardan, uzun süreli
psikiyatrik bozukluğa kadar birçok etkiyi kapsadığı şeklindedir. Bu nedenle,
çocuğun hayatındaki şiddet sadece sağlığına zararlı olmakla kalmaz, aynı
zamanda fiziksel, bilişsel ve duygusal yönlerden gelişimini de olumsuz
etkiler.
Dünya Sağlık Örgütü’nün 1999’da yapmış olduğu tanımda; fiziksel ve/veya
duygusal her türlü kötü muamele, cinsel istismar, ihmal veya kâr amaçlı
davranış ya da, sorumluluk, güven ve güç ilişkisi içinde gelişen veya
çocuğun sağlığına, sağ kalımına, gelişmesine ve saygınlığına gerçek ya da
potansiyel zarar verme tehlikesi olan her türlü davranış çocuk istismarı
olarak tanımlanmaktadır. Dünya Sağlık Teşkilatı’nın (WHO) tanımında, çocuk
istismarının sorumluluk, güven ve güç ilişkilerinde ortaya çıktığı ve
çocukların gelişim geriliği ve bağımlılıklarından dolayı bu ilişkisel yönün
çocuk istismarında anahtar rol oynadığı vurgulamaktadır. Kanıtlar
göstermektedir ki sosyal izolasyon, kalabalık gruplar içinde yaşama ve daha
az sosyal ilgi çocukları, sorumluluk, güven ve güç ilişkisi içinde bulunduğu
insanlarca istismara daha fazla açık hale getirmektedir.
Toplumsal ve ekonomik alanda çocuğa uygulanan şiddet eylemlerinin en yaygını
aile içinde yaşanan şiddet eylemleridir ve aile içinde yaşanan şiddetten
çocuklar farklı biçimlerde etkilenmektedirler. Bir taraftan şiddet gören
annenin çocuğuna şiddet göstermesi, diğer taraftan ana-baba arasındaki
şiddet sahnesine tanık olan çocuğun duygusal yıkımı şeklinde çocuklar
sıklıkla yetişkin aile üyeleri arasındaki şiddetin kurbanı olmaktadırlar.
Ayrıca, pek çok aile kesiminde, çocuk eğitiminin önemli bir unsuru olan
ödüllendirme ve cezalandırmanın bilinçsizce kullanımı ve çocukların terbiye
amacıyla dövülmeleri gibi nedenler de istismarın belirgin örnekleri olarak
gösterilebilir.
Şiddet, çocuğa aile içinde aile bireyleri tarafından doğrudan (bir disiplin
aracı olarak) uygulanabildiği gibi, aile içinde yaşanan diğer şiddet
olayları da (özellikle kadına yönelik şiddet gibi), çocuğun bu süreçte
duygusal zarar görmesine, istismarına neden olabilmektedir. Hornor’a göre
çocuğa karşı şiddetin yaşandığı ailelerde karı-koca çatışması, tatminsiz
evlilik gibi özelliklere rastlanmış ve aile içinde genel olarak sözlü
denebilecek bir şiddetin yaşandığı görülmüştür. Ebeveynlerden birinin üvey
olması durumunda çocuğun şiddetle karşılaşması olasılığı fazladır. Çocuk
bakımı ve karar alma konusunda eşitsiz dağılımın yaşandığı ailelerde çocuğa
karşı şiddet oranı yüksektir. Ayrıca büyük oranda ailenin yaşadığı
sıkıntılar ve ani değişmelerle çocuğa karşı şiddet arasında bir ilişki
kurulmaktadır. Böylece, aile içi şiddete yoksul ve düşük eğitimli ailelerde
daha çok rastlanmaktadır.
Çocuğa yönelik şiddeti konu edinen çalışmalarda karşılaşılan en büyük
güçlüklerden biri şiddetin kapsamını belirlemekte yaşanan güçlükler
olmaktadır. Bu durumda farklı bakış açıları ve ya farklı yaklaşımlar,
kültürel ve bireysel farklılıklar ve ailelerden bağımsız olarak toplumsal
koşulların belirlediği olanaklar konunun sınırlandırılmasın da önemli
engeller olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, şiddeti tanımlamada ve
kapsamını belirlemede yaşanan bu güçlüklerle baş edebilmenin bir yolu da
konuyu hukuksal düzenlemeler açısından değerlendirmek olabilir. Bu nokta da
ulusal ve uluslararası çocuk hukukuna yönelik düzenlemelerin göz önünde
bulundurulması önemlidir.
Tarihsel süreç içinde çocukların korunması ve himayesi büyük değişiklikler
göstermiştir. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren çocukla ilgili araştırmalar
ve çocuğa verilen önem artmıştır. Söz konusu bu gelişmeler, Tiryakioğlu’nun
da bildirdiği gibi, çocuğun bir değer olarak kabul edilmesine ve çocukların
korunması anlayışının toplumların ekonomik, sosyal ve siyasal yapısıyla
ilişkilendirilmesine kadar uzanmaktadır
Çocukların korunması ile ilgili ilk kurumlar dini nitelikte iken, ilerleyen
zaman içerisinde uygarlık seviyesinin yükselmesi sonucu bu kurumların, çağın
gelişimi ve anlayışına uygun müesseseler olma çabasına girdikleri gözlenir.
Günümüzde bu kurumlar hem devlet eliyle kurulmakta hem de konuya hassas ve
alanında uzman kişilerin katkılarıyla sivil toplum örgütlenmeleri
niteliğinde hareket etmektedirler. Diğer taraftan devletin ve sivil toplum
örgütlenmelerinin konuya eğilmeleri uluslararası gelişmelere paralel olmakta
ve bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. Bir başka değişle, kurumsal
ve yasal boyutta yapılacak girişimler konuya ilişkin sağlıklı veriler
sağlayacak bilimsel araştırmaları mutlak kılmaktadır.
Ancak görülen, çocuğu istismardan ve ihmalden korumaya yönelik çalışmaların
çok da eskiye dayanmadığıdır. Bunun temel nedeni, çocuğun bir değer olarak
algılanması anlayışının sanayileşmenin hızlandığı döneme ve buna ek olarak
eğitimin kurumsallaşması sürecine tekabül etmesidir. Diğer taraftan,
kültürel farklılıklar nedeniyle çocuk istismarını tanımlama girişimlerinin
toplumdan topluma farklılık göstermesi ve konun evrensel bir tanımlamasının
yapılamaması, konu hakkında ulusal boyutta yapılan çalışmaların nicelik ve
nitelik açısından ortaya koyduğu farklılıkların temel gerekçesi olarak ta
değerlendirilebilir.
Çocuk istismarı bir olgu olarak, sanayileşmiş ya da halen sanayileşmekte
olan toplumlarda, bu sürecinin yarattığı ortak sorunlardan biri olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, çocuk istismarını araştırmaya yönelik
çalışmalara, kapitalist üretim ağı içerisinde çocuğun rolü ve yeni toplumsal
konumu belirinceye ve bu yeni rol ve statüden kaynaklanan durumlar bir sorun
olarak algılanıncaya kadar rastlanmaz. Ancak, bu algılama biçimleri ortaya
çıktıktan sonra da, çocuk istismarı adı altında anılan durumların, salt
sanayileşme sürecinin yarattığı sorunlar olmayıp, çocuk yetiştirmeye yönelik
davranış ve tutumları belirleyen kültürel farklılıklardan da etkilendiği
anlaşılır. Bu durum, literatürde uluslararası çocuk istismarı ve ihmaline
ilişkin çalışma/çalışmalara rastlanamamasının gerekçesi olarak
gösterilebilir.
Ulusal boyutta Türkiye ve diğer ülkelerde yapılan araştırmalardan elde
edilen veriler incelendiğinde, gelişmiş ya da gelişmekte olan toplumlarda
çocuk istismarının nedenleri konusunda kimi zaman ortak yargılara varıldığı
görülür. Bu ortak yorumlamalar, her ikisi de bir zamanlar geleneksel olan,
şimdi ise sanayileşmesini tamamlamış ya da hala tamamlamaya çalışan
toplumların, farklı dönemlerde de olsa ortak bir süreci yaşamış ya da
birbirini model alarak yaşıyor olmalarına bağlanabilir.
Yapılan incelemeler, aile içi ve çocuğa yönelik şiddetin Batı toplumlarında
da yeni bir olgu olmadığını göstermektedir. Bu günün bakış açısından hareket
edildiğinde, çocuk istismarı ve ihmalinin bu toplumlarda da insanlığın
tarihi kadar eski olduğu, ancak Batı kültür anlayışında diğer (ekonomik ve
sosyal) gelişmelere bağlı olarak meydana gelen değişmelerin, söz konusu
olgunun bir sorun olarak ele alınmasında etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Altı bin yıl önce Mezopotamya’da ki çocukların onlara bakmak için koruyucu
tanrıları olduğu belirtilirken, çocuk bakımevlerinin eski Yunanlılar ve
Romalılara kadar uzandığı görülmektedir. Samuel Rodbill çocuk haklarının
korunması için ilk yasal düzenlemelerin M.Ö. 450 yılına kadar gittiğini
bildirmektedir. Antropologlar, nerede ise her toplumun çocukların seksüel
hayata geçmelerine dair kurallarının ve kanunlarının olduğunu bildirmektedir
(Gelles).
Gells’in de belirttiği gibi, aile ya da birbiri ile sevgi bağı oluşması
gereken insanlar arasındaki şiddet olgusu eski olmasına rağmen, kişilere ve
sosyal iyilik haline zararlı olması nedeni ile son zamanlarda, bir sosyal
problem olarak ele alınmaya başlanmıştır.
Ancak, son zamanlarda güncel bir konu haline gelen aile içi şiddet
olaylarını kapalı kapılar ardından açığa çıkarmaya başlayan gelişmelerin
bazı dramatik değişikliklerle gerçekleştiği ve bu kapıların açılmasının
birden bire değil, yavaş yavaş uzun bir sürede olduğu gözlenmektedir.
Mıcheal Robin, çocuk haklarının korunması ile ilgili tarihsel başlangıcı
araştırdığında 1300’den 1600 yılına kadar süren dönemdeki Rönesansın
çocukların toplumun korunmasına muhtaç bir sınıf olarak algılandığı ve
ailenin çocuğun eğitimi ve davranışlarından sorumlu olduğu dönem olarak
başladığını görmüştür. Yine bu dönem babanın gücünün en fazla arttığı dönem
olarak dikkati çekmektedir.
18. yüzyıldaki Aydınlanma çocuklarla ilgili hizmetin ve ilginin de artmasını
getirmiştir. Bu dönemde kurulan Londra Vakıf Hastanesi’n de çocuklar için
ayrı sağlık hizmeti verilmekle kalınmamış burası çocuklar adına yapılan
ahlaki reform hareketlerinin de merkezi olmuştur.
Marry Ellen Wilson davası, 1874’de 8 yaşındaki bir kıza kötü muamele nedeni
ve üvey annesinin hapse mahkûm edilmesi ile sonuçlanmıştır. Bu davadan sonra
(Aralık 1874) ABD’de Newyork Çocuklara Kötü Muameleyi Önleme Derneği
kurulmuştur.
Ancak siyaset bilimci Barbara Nelson’a göre 1950’lere kadar istismar ve
ihmale toplumsal ilgi pratik olarak yoktur. 1946’da radyoloji uzmanı Dr John
Cafeyy kemik kırıkları ve kafatasında kan birikimleri olan çocuklar ile
ilgili filmlerini yayınlamış, 1957’de bu kırıkların çocukların anne-babaları
ya da onlara bakanlar tarafından yapılmış olabileceğini speküle etmiştir.
1962’de Kepme ve arkadaşları Colorado Üniversitesi Tıp Merkezi’nde
çocuklarda gördükleri kırıkların ve iyileşmiş kırık izlerinin birçoğunun
kesin olarak anne-babalarca oluşturulmuş yaralanmalar olduğunu
belirtmişlerdir.
Kempe’nin makalesi, çocuk istismarının toplumsal ve profesyonel bakımdan
yeniden keşfini sağlamıştır. Bu makale ile birlikte yayınlanan güçlü çarpıcı
editör yorumunu ünlü gazetelerde çıkan haberler ve farklı öyküler
izlemiştir. Nelson’a göre, 1962’ye kadar hiçbir konu bu kadar yoğun şekilde
kitle medyasınca işlenmemiştir. Bundan sonra Kepme kendi profesyonel dergisi
olan “Child Abuse ve Neglect International Journal’i kurmuş ve günümüzde
aile içi şiddetle ilgili çok sayıda makaleyi düzenli olarak yayınlayan
dergiye öncülük etmiştir. 1962’deki gelişmeyi takibenden en önemli gelişme
ise, ABD’de 50 eyaletin tamamında 1963-1967 yılları arasında çocuk istismarı
ile ilgili pasajların bu ülke kanunlarında yer alması olmuştur. Bunu ise
1912 yılından itibaren Çalışma Bakanlığının bünyesinde kurulu olan çocuk
bürosunun aktif hale getirilmesi izlemiştir.
Batı’da, bu gelişmelere bağlı olarak bu güne dek, çocuğa yönelik şiddet
konusunda pek çok araştırma yapıldığı gözlenmektedir. Bu nedenle, artık
Batı’da “çocuk istismarı ve ihmalinin yeterince araştırılmadığı” bir sorun
olmaktan çıkmış, sorun araştırmalarda kullanılan metodolojik uygulamalara
yönelik eleştiriler sorunu olmaya başlamıştır. Bu eleştirilerin temel hedefi
ise, çocuk istismarı ve ihmali konusunda yapılacak araştırmaların, ancak
multidisipliner çalışmalarla sağlıklı sonuçlara ulaşabileceği gerçeğidir.
Ülkemizde çocuğa yönelik şiddet konusunda yapılan çalışmaların azlığı
öncelikle, konunun henüz yaygın bir sosyal sorun olarak kabul edilmemesi
anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu anlayışın temelinde ise, aile içi
ilişkiler ve bunlardan kaynaklanan sorunların toplumca mahremiyet arz eden
ve bu nedenle de dışarıya yansıtılmaması gereken durumlar olarak algılanması
gerçeği yatar. Türkiye’de aile içi ilişkilere yönelik mahremiyetçi bakış
açısı, konuya ilişkin bilimsel çalışmaların ve yasal müdahalelerin önündeki
en büyük engellerden birini oluşturmaktadır. Buna bir de, başka kültürlerce
istismar ve ihmal edici nitelikte algılanan bazı çocuk yetiştirme
yöntemlerinin (dayak gibi), hala kabul edilen ve uygulanan yöntemler olması
gerçeği eklendiğinde, durum daha iyi anlaşılmaktadır.
Literatürde aile ve çocuk incelemelerine çok sık rastlansa da, aile içinde
çocuğa yönelik şiddeti konu edinen çalışmaların çok yakın zamanlı olduğu
görülür. Ancak, bu durum, ülkemizde ailelerin çocuklarını yeni istismar
etmeye başladıkları ya da ihmal ettikleri anlamına gelmemelidir. Polat’ın da
belirttiği gibi, ülkemizde geleneksel bir disiplin yöntemi olmasından
dolayı, özellikle fiziksel şiddete karşı tepkisel bir hareket toplumsal
anlamda yakın zamana kadar gerçekleşmemiş, konuya yönelik yoğunlaşma,
yukarıda da belirtildiği üzere, uluslararası gelişmelere paralel ortaya
çıkmıştır.
2 Eylül 1990 yılında Birleşmiş Milletlerce “Çocuk Hakları” adı altında kabul
edilen sözleşme, ülkemizde çocuk istismarı konusundaki bilimsel çalışmalara
hız kazandırmıştır. Bu hızlanma, Cılga’nın da belirttiği gibi, Çocuk Hakları
Sözleşmesi’nin (ÇHS) ilke ve standartlarının kabulü ile yakından ilgilidir.
Kabul edilen bu ilke ve standartlar, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki nitelikli
vatandaşlarını yetiştirme yönünden önemli bir çıkış noktasıdır. Bu
gelişmelere ilave olarak, 90’lı yıllarda “Aile Araştırma Kurumu”nun
kurulması, çocuk istismarı konusunda bilimsel nitelikteki sosyal
araştırmaların araştırma kurumu bazında destek görmesine neden olmuştur.
Böylece, kurumsal ve bireysel düzeydeki bilimsel çalışmalarla çocuk
istismarının sosyo-kültürel boyutu ön plana çıkarken, sosyal bilimciler de
kurumsal boyutta gördüğü destekten hareketle bu konuda Türkiye gerçeğini
irdelemeye yönelmiştir. Aile Araştırma Kurumu tarafından Türkiye çapında
yapılan “Aile İçi Şiddetin Sebep ve Sonuçları” ile “Aile İçinde ve Toplumsal
Alanda Şiddet” konulu araştırmalar bu bağlamda değerlendirilebilir.
Ülkemizde çocuk istismarı konusunda ilk çalışmaların hukukçular ve sosyal
hizmet uzmanları tarafından yapıldığı ve bu çalışmaların özellikle fiziksel
çocuk istismarına yönelik gerçekleştirildiği görülür. Esin Konanç, Sezen
Zeytinoğlu, Şeyda Kozcu ve Şule Bilir’in çalışmaları bu konuda ilkler
arasında sayılabilir.
Aziz ŞEKER: Çocuğa yönelik şiddetle mücadelede ne tür yasal
düzenlemeler var, sizce yeterli mi, neler önerebilirsiniz?
Sezer AYAN: Ülkemizde çocuk hakları konusundaki ulusal yasal
girişimler uluslararası çalışmalarla eş zamanlı olarak gerçekleşmiş olsa da,
çocuğa yönelik şiddet olgusu şiddetin bir terbiye biçimi olarak algılanması
anlayışından dolayı hiçbir zaman çok fazla tepki almamış bir olgudur. Bu
yüzden, Polat’ın da belirttiği gibi, yıllardan beri kabul gören ve hiçte
aykırı gelmeyen dayak olgusunun istismar kapsamına alınması ancak 1985’li
yıllardan başlayarak gerçekleşmiştir. Bu gelişmeler, Birleşmiş Milletler
İnsan Hakları Komisyonu’nun çocuk haklarına yasal zorunluluk kazandırmak
amacıyla yürüttüğü çalışmalarla eş zamanlı gerçekleşir ve 1990’lı yıllarda,
soğuk savaşın bitimine paralel, dünyada daha önce silahlanmaya harcanan
paranın, “bir barış” getirisi olarak insani kalkınma amaçlarına
ayrılabileceği yönündeki anlayış ve beklentilerin gelişimi ile de hız
kazanır. Bu amaçla 1990’larda “Çocuk Politikası Ulusal Kongresi” adı altında
yapılan çalışmalar, daha sonra “Çocuk Hakları Sözleşmesi”nin ülkemizdeki
taban çalışmasını oluşturur ve Türkiye Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni 29-30
Eylül 1990 tarihleri arasında yapılan Çocuklar İçin Dünya Zirvesi’nde
imzalar. Ayrıca, Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabulünden itibaren, ÇHS’ye
yönelik teknik alt yapılanmada en önemli görev, kamu kurum ve kuruluşları
arasında koordinasyonu sağlama adına Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme
Kurumu’na verilmiştir.
Ülkemizde çocuklarlarla ilgili kanunlar arasında, başta Medeni Kanun ve
Milli Eğitim Kanunu olmak üzere 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk
Esirgeme Kurumu Kanunu, 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun yer almaktadır.
Yukarıda saydığımız ve bu gün yürürlükte olan kanunların tümü çocuğun
refahını esas alan kanunlardır. Ancak, bunlar arasında, çocuğu şiddetten ve
konumuz açısından aile içi şiddetten korumaya yönelik düzenlemelere doğrudan
4721 sayılı Medeni Kanun’da, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda ve 2828 sayılı
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’nda rastlamaktayız. Bu
saydığımız kanunlar yanında 2253 sayılı Çocuk Mahkemelerinin Kuruluşu, Görev
ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ise “çocuğun gelişim ve kişilik
özelliklerine göre yargılama gerçekleştiren ve rehabilitasyonunu içeren özel
bir…” kanundur.
Ülkemizde çocuk hakları konusunda anayasal düzenlemelere de gidilmiştir.
Bunlardan özellikle 1961 Anayasası iki dünya savaşı sonrasında, kimsesiz,
yetim çocukların ve parçalanmış ailelerin artışı nedeniyle uluslararası
bildirgelerin de etkisi ile aile ve çocuk politikalarının temellerini
oluşturan hükümler konulan en ileri anayasal düzenlemedir.
1961 Anayasası, 35. maddesi devleti, ailenin, ananın ve çocuğun korunması
için gerekli tedbirleri almak ve bunun için kurumlar kurmakla sorumlu
tutmuştur. Çocuğun çalışma yaşamında korunması, ilköğretimin kız ve erkek
tüm çocuklara zorunlu olması, eğitimin parasız olması, yoksul öğrencilere
burslar verilerek okutulmalarının sağlanması gibi “sosyal adalet” ve “sosyal
devlet” kavramlarını yaşama geçiren hükümler içermiştir. 1982 Anayasasında
da 1961 Anayasasındaki düzenlemeler aynen benimsenmiştir. Tüm bu yasal ve
kurumsal yapılanmalar, diğerlerine göre daha dezavantajlı olan, yoğun olarak
istismar ve ihmal edilen veya yüksek riskler taşıyan çocuklar için
gerçekleştirilmiştir.
Ülkemizde, çocuk istismarı ve ihmali kapsamına giren sorunlardan bir kısmı
(ki bunlar Çocuk Haklarının da gerekçesini oluşturan sorunlardır),
Kağıtçıbaşı’nın da belirttiği gibi, Türkiye örneğine özgü olmayıp evrensel
olarak düşük sosyo-ekonomik gelişme düzeyi bağlamında benzer niteliklere
sahip toplumsal sınıfların ortak sorunlardır. Bunların dışında bir de
kültürün geleneksel değerlerinin yarattığı sorunlardan söz edilebilir ki
bunlar daha çok bir toplumun çocuk yetiştirmeye yönelik tutum ve
davranışları olarak karşımıza çıkar ve bu nedenle de istismar ve ihmal
kapsamına alınmaz. Bunlar: otoriter ve koruyucu anne-baba tutumları, ailede
itaat kültürü ve özellikle geleneksel aile yapılarında kullanılan fiziksel
cezalandırma yöntemleri olup, kültürün geleneksel değerleri kapsamında,
çocuk istismar ve ihmalini kolaylaştırıcı değerlerdir.
O halde diyebiliriz ki, Türkiye’de, çocuk istismarı ve ihmali kapsamına
giren ve evrensel nitelikte olan sorunlar, uluslararası platformda da çocuk
sorunları olarak algılanıp, çözümüne ilişkin uluslararası yasal
düzenlemelere gidilirken, kültürümüzün geleneksel değerlerinden kaynaklanan
istismar ve ihmal türündeki davranışlar, çocuk yetiştirme yöntemleri olarak
görüldüğü için, ulusal düzeyde çocuğa yönelik istismar ve ihmalin gizli
kalmasına neden olmaktadır. Bu durumda yapılması gereken, çağın gereklerine
uygun nitelikte çocuk yetiştirme konusunda aileleri bilgilendirici
düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu görev başta devlet tarafından örgün ve
yaygın eğitim kurumları aracılığı ile gerçekleştirilebileceği gibi, aynı
zamanda çocuk istismarı ve ihmali konusunda örgütlenmiş sivil toplum
kuruluşlarının sayısı da arttırılmalıdır. Diğer taraftan, geniş kitlelere
kolayca ulaşabilmenin en uygun yolu olan kitle iletişim araçları özellikle
de televizyon kanalları, bir yandan rating kaygılarını tatmin etmeye yönelik
şiddet içerikli programlardan vazgeçmeli, çocuk eğitimi konusunda
bilgilendirici ve eğitici programlara yönelerek, bu gün toplumumuzda önemli
bir sorun alanı olarak kabul edilen aile içi şiddet ve çocuğa yönelik şiddet
konusunu kamuyu aydınlatıcı ve çözüm önerileri oluşturacak programlarla
izleyicilerinin karşısına çıkmalıdır.
Aziz ŞEKER: Gelir dağılımı eşitsizliği, toplumsal gerçekliğin
demokratik hoşgörü açısından kısıtlı olanaklara sahip olması, evsizlik,
açlık, ötekilik, ayrımcılık, işsizlik, madde bağımlılığı, yoksulluk vbg
sosyal sorun yumakları belli toplumsal katmanlarda yoğunlaşıyor. Alt gelir
gurubunda yaşayanlar, gelirsizler, sosyal dışlanmışlığa uğramışlar, yerinden
edilmişler de bu katmanların kaynakları… Evet, karmaşık ve çok yönlü bir
süreç şiddet olgusunu dinamize ediyor gibi... şiddete hangi toplumsal
katmanlarda daha yaygın olarak rastlanıyor?
Şiddet daha çok düşük sosyo-ekonomik düzeyde yer alan insanlar arasında
kullanılan bir sorun çözme yöntemi olarak karşımıza çıksa da toplumun her
kesiminde yaygın bir olgu…
Sezer AYAN: Şiddetin nedenleri ile şiddetin ortaya çıktığı ortamların
özellikleri arasında sıkı bir ilişki vardır. Yapılan araştırmalar düşük
sosyo-ekonomik ve kültürel düzey ile şiddet eylemleri arasında doğrudan bir
ilişki olduğunu göstermekte, gelir düzeyi, işsizlik, eğitimsizlik ve şiddete
kaynaklık eden sosyal kültürel değerlerin varlığı ile bu özelliklere sahip
kişilerden oluşan toplumsal grupların şiddete daha yatkın olduğunu
göstermektedir.
Şiddete kaynaklık ettiği düşünülen iki olgu, engellenme ve eksik ya da
yeterince sosyalleşememe olguları bu yargıyı doğrulamaktadır. Şöyle ki,
özellikle temel ihtiyaçlarını karşılamada sosyo-ekonomik imkânlardan
yeterince yararlanamayan, başka bir değişle bu imkânlara ulaşmada bir takım
engellerle karşılaşan bireyler, ihtiyaçlarını gidermede şiddeti bir araç
olarak kullanma yoluna gidebilmektedir. Hırsızlık, gasp yaralama, cinayet,
darp gibi bireysel düzeyde bireyi hedef alan şiddet eylemleri bunlar
arasında sayılabilir. Bunların yanında etnik köken, mezhep ya da inanç
farklılıklarından dolayı karşılaşılan sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel
engellemeler ise kolektif şiddet eylemlerinin nedenini oluşturmaktadır.
Öte yandan, sosyo-ekonomik ve kültürel özelliklerle bağlantılı olarak şiddet
eylemlerine yol açan durumlardan biri de eksik ya da yeterince
sosyalleşememe durumu olmaktadır. Bu iki yönlü bir süreçtir. Yetersiz sosyo-ekonomik
koşullar kadar standartların üstünde sosyo-ekonomik koşullara sahip olmanın
yaratacağı dezavantajlardan biri de mevcut sisteme aykırı davranışlar
sergileyen alt kültür gruplarının ortaya çıkmasıdır. Normalden sapan
davranışlarla mevcut sisteme aykırı tutumlar geliştiren bu grupların elinde
de şiddet, sistemi sorgulamanın ya da sisteme aykırı davranmanın bir aracı
olarak kullanılabilmektedir.
Kısaca şiddet ve şiddet eylemleri normalden sapan davranışların ortaya
çıkmasında rol oynayan etkenlerce belirmektedir. Bu durumda, sosyo-ekonomik
imkânların yetersizliği kadar, sosyo-ekonomik anlamda refah içinde olma da
bireysel ya da toplumsal düzeyde yaşanan şiddet eylemlerinin nedeni
olabilmektedir. Ancak, tüm bu yetersizliklerin temel kaynağı, başka bir
değişle sosyo-ekonomik ve kültürel yetersizliklerin yol açtığı düşünülen
nitelikteki sorunların kaynağı siyasi istikrarsızlıklardır. Türkiye’de
siyasi otorite boşluğunun yarattığı bu sorunların, ancak, ülkeyi
yönetenlerin devlet otoritesini yeniden güçlendirerek ve toplumsal bütünlüğü
sağlamada, sosyo-ekonomik koşulları her kesimden insan için eşit derece de
ulaşılabilir yeterli imkânlara kavuşturarak çözümleyebileceğine
inanmaktayım.
Çocuğa yönelik şiddete gelince, çeşitli araştırma bulgularına göre
örselenmiş çocuk oranının işsiz ve ekonomik durumu elverişsiz olan ailelerde
daha yüksek olduğu bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2003 yılı
raporunda belirtildiği üzere, çocukların kötü muameleye maruz kaldığı
toplumlarda, yoksulluk oranı yüksektir ve bu toplumlarda çocukların
korunmasına yönelik çevresel destek sistemleri bulunmamaktadır.
Ferguson ve arkadaşları (1984), Gorborino (1986) ve Chun (1989) aile
içindeki işsizlik ve maddi sıkıntılar gibi stresli yaşantıların anne ve
babaların çocuklarına kötü muamele etmelerine yol açabileceğini
belirtmişlerdir.
Krugman, Lenher, Betz ve Freyer işsizlik oranının artmasıyla istismarın
şiddetin ve istismar edilen çocuk sayısının arttığını belirtmişlerdir.
1970-985 yılları arasında istismarcı babaların % 45’inin işsiz olduğu
belirlenmiştir. Morgolis Foran da işsiz babaların çalışan babalara göre üç
kez daha çocuklarını istismar ettikleri sonucuna varmışlardır. Nedeninin de
işsiz ya da ekonomik yetersizlik içinde olan ebeveynlerin streslerini
çocuklarını örseleyebilecek kadar onlara yansıtmış olmalarından
kaynaklandığı belirtilmektedir.
Bu durumda ekonomik yetersizlik aile için en önemli stres faktörü olup,
yoksulluk, işsizlik ve borçlanma gibi nedenlerle ortaya çıkabilmektedir.
Çoğu zaman iyi beslenememe, yetersiz ev koşulları, sağlıksızlık gibi
sorunları da beraberinde getirebilmekte, tüm bu olumsuzluklar, başka bir
değişle, ekonomik ve sosyal stres faktörleri, ana babanın dayanıklılığı ve
sabrı üzerinde olumsuz etkiler yaratarak çocuk istismarına neden
olabilmektedir.
Ayrıca, ana-babanın eğitim düzeyinin düşük olması, çocuk istismarını ve
ihmalini arttıran etmenlerden biri olmaktadır. Örneğin, Bilir ve
arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada, annelerin ve babaların eğitim
düzeyleri yükseldikçe çocuklarını istismar etme oranlarının düştüğü
gözlenmiştir. Hiçbir eğitim almamış annelerin çocuklarını % 36.7, sadece
okur-yazar ve ilkokul mezunu annelerin çocuklarını % 35.5, ortaokul ve lise
mezunu olan annelerin % 19.8 ve yüksek eğitimli annelerinde % 11.6 oranında
çocuklarını istismar ettikleri saptamıştır. Babaların eğitim düzeylerinde de
aynı durum gözlenmiş, hiçbir eğitim almayan babaların % 40.7, sadece
okur-yazar ya da ilkokul mezunu olanların % 36.1, orta ve lise mezunu
olanların % 30.4 ve yüksekokul mezunu babalarında % 16.9’unun çocuklarını
istismar ettikleri belirlenmiştir.
Zeytinoğlu ve Kozcu’nun, 441 istismar olayını inceledikleri bir araştırmadan
elde etikleri veriler ise, istismar edenlerin eğitim düzeylerinin oldukça
düşük olduğu, bu kişilerden yalnızca % 24’ünün ortaokul düzeyinin ötesinde
eğitim görmüş oldukları tespit edilmiştir.
Ancak, Polat’ın da belirttiği gibi konuyla ilişkin çalışmalar, hep düşük
sosyo-ekonomik sınıftan hasta gruplarıyla olduğundan, hatalı olarak istismar
grubunun bu gruptan olduğu sonucu çıkarılmıştır. Aynı zamanda daha yüksek
gelir grubundan gelenler problemlerini özel hekimler aracılığıyla, daha
gizli yollardan çözebilmektedirler. İstismar sorunu belirli bir sosyal
düzeyde bulunanlara ilişkin bir sorun olmayıp tüm toplumda kişilerin sosyo-ekonomik
düzeyi ne olursa olsun görülebilen bir problemdir. Ancak düşük düzeyde
eğitim alan, sık iş değiştiren, sosyal yardım alan ve standart altı evlerde
yaşayan anne babalarda daha sık rastlanmaktadır. Böylece, düşük sosyo-ekonomik
sınıftan ebeveynler çocuklarını cezalandırmada daha sıklıkla fiziksel
yöntemlere başvurmakta, bu istismarın doğrudan bir kanıtı olmamakla
birlikte, çoğunlukla bu ikisi birlikte görülmektedir.
Yapılan araştırmalarda, genel olarak, şiddetin var olduğu ailelerde sosyo-ekonomik
seviyenin düşük olduğu, alt sosyo-ekonomik seviyedeki ailelerin orta sosyo-ekonomik
düzeydeki ailelere göre, beş misli daha fazla şiddet içeren davranışlar
gösterdikleri tespit edilmiştir.
Türkiye çapında yapılan ve aile içi şiddeti, şiddete uğradığı tespit edilen
mağdur ve faillerin özellikleri açısından inceleyen Sokullu ve Akıncı’nın
araştırmasından elde edilen bulgular, ailenin sosyo-ekonomik özellikleri ile
ailede şiddete uğrama oranı arasındaki ilişkiyi şöyle yansıtmaktadır. Bu
araştırmada özellikle, aile içi şiddetin mali durum ile doğrudan bağlantılı
olduğu ve mali durumun iyileşmesine göre aile içi şiddetin bariz bir şekilde
azalma gösterdiği saptanmıştır. Araştırmaya göre; mali durumu yoksulluk
derecesinde olan ailelerde şiddet % 46.4; orta derecede olan ailelerde %
11.9; iyi derecede olan ailelerde % 21.3 ve çok iyi derecede olan ailelerde
ise % 4.5 olarak saptanmıştır. Ancak üzücü olan durum, ülkemizde her mali
seviyedeki aile içinde şiddetin uygulanıyor olmasıdır. Aynı araştırmada,
faillerin öğrenim durumlarına göre ortaya çıkan sonuçlar ilginçtir. Buna
göre lisans-üstü eğitim hariç okur-yazarlık seviyesi yükseldikçe şiddet
eylemleri de artış göstermektedir. Okur yazar olmayanların % 2.6’sı,
okur-yazar olmakla birlikte herhangi bir okul bitirmeyenlerin % 1.5’i,
İlkokul mezunlarının %24.4’ü, ortaokul mezunlarının % 12.6’sı, lise
mezunlarının % 30’u, üniversite mezunlarının % 27.8’i ve lisansüstü eğitim
alanların da % 0.7’si fail (şiddet uygulayıcısı) olarak tespit edilmiştir.
Bunlardan ise % 17.8’i kadın iken, % 82.2’sinin erkek olduğu
bildirilmektedir. Bu araştırmada aile içinde şiddete uğrayanların
özellikleri ise şöyledir: Aile içi şiddete maruz kalanların yerleşim
yerlerine göre dağılımına bakıldığında, en yüksek oranı gecekonduda
yaşayanlar ile kırsal alanlarda yaşayanların oluşturduğu gözlenmektedir.
Buna göre, metropolde yaşayan ve şiddete uğradığı tespit edilenlerin oranı %
23.2, şehir ilçe merkezinde yaşayanların oranı % 22.5, köy merkezinde
yaşayanların oranı % 18.2, kırsal alanda yaşayanların oranı % 33.3 ve
gecekonduda yaşayan ve şiddete uğradığı tespit edilenlerin oranı da % 70
olarak belirlenmiştir. Bu kişilerin öğrenim durumlarına göre dağılımı ise,
okur yazar olmayanlar % 60, okur yazar olmakla birlikte bir okul
bitirmeyenler % 56.5, ilkokul mezunları % 33.3, ortaokul mezunları % 31.6,
lise mezunları % 22.8, üniversite mezunları % 17.8 ve lisans üstü eğitim
yapan mağdurlarının oranı ise % 9.3 olarak tespit edilmiştir. Sonuçlar,
tıpkı ailenin ekonomik düzeyinin ölçülmesinden elde edilen bulgulara
paralellik gösterir biçimde, okur-yazar olmayanlar ile okur-yazar olup ta
bir okul bitirmemiş olan düşük eğitim düzeyi almış kişiler arasında şiddete
uğrama oranının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu araştırmada
boşanmış kişilerin % 63.6 ile aile içi de en fazla istismara uğrayan kişiler
olduğu saptanmış, mağdurların % 23.6 ile çok çocuklu ailelerden geldiği
tespit edilmiştir.
Osofsky’e göre, çocukları korumak ve gelişimlerini kolaylaştırmak bir
ailenin en temel fonksiyonudur. Aileler, kompozisyonlarına bakılmaksızın,
büyümek ve gelişmek zorunda olan çocuklarına dikkat, şefkat ve güvenlik
sağlamak zorunda olan kurumlardır. Yoksulluk, işsizlik gibi stabilizeyi
bozan durumlar bu süreci tehlikeye sokan risklerdir. İstatistikler, bakıma
muhtaç çocukların yaş ortalamasının giderek küçüldüğünü göstermektedir.
ABD’de 2002 yılında yuvalarda bakılan 600 bin çocuktan 1/5’i yaşamlarının
ilk yıllarında bakımevlerine girdiğini göstermektedir. Bu çocuklar
genellikle fakir ortamlardan, aile içi şiddet ve kötü muameleye maruz
kalarak gelmişlerdir. Bu veriler, aile içi şiddet ve kötü muameleye uğrama
riskinin yeni doğan ve küçük çocukluk döneminden itibaren, bu en savunmasız
dönemde bile önemli bir risk haline geldiğinin alarmını vermektedir.
Sonuç olarak, ailenin sosyo-ekonomik düzeyinin düşük veya kötü oluşuyla
çocukların şiddete hatta suça eğilimli olmaları arasındaki ilişki
incelendiğinde, bu süreçte daha çok çocuk yetiştirme değerlerinin ve
disiplin yöntemlerinin etkili olduğu gözlenmektedir. Ancak, sosyo-ekonomik
düzeyin düşük ya da kötü olması tek başına çocuğa yönelik şiddetin nedeni
olmamaktadır. Bu yüzden çocuğa şiddet uygulayanların sosyo-ekonomik
özelliklerinin diğer özellikleri ile birlikte değerlendirilmesi
gerekmektedir.
Aziz ŞEKER: Gençler neden şiddet içerikli mesajları daha kolay alıcı oluyor;
şiddet uygulayan tipleri model olarak benimsiyor? Gençler hangi değerlere
yabancı yetiştiriliyor ki yabancılaşmış yaşam kanallarına daha kolay
akabiliyor… Yoksa insan yetiştirme düzenimizin çelişkileri mi var?
Sezer AYAN: Gençlik dönemi, fiziksel, cinsel ve zihinsel açıdan kendine has
özellikleri ile ergeni zorlayan bir dönemdir. Çünkü çocukluktan gençliğe
geçiş dönemi olan ergenlikte, bedende, duygularda, davranışlarda ve
değerlerde, düşüncelerde, ebeveyn akran grupları ile ilişkilerde, özgürlük
ve sorumluluk hissetmekte hızlı değişmelerin stres ve şaşkınlığın yaşandığı
görülür ve bu dönemde ergenin en büyük ihtiyacı çevreden göreceği destek
olmaktadır.
Erikson (1965) tarafından, kişiliğin oluştuğu dönem olarak tanımlanan
ergenlik; çalışma alanının belirlendiği, sosyal konum ve görüşler ile
duygusal bağımsızlığın kazanıldığı ve cinsel rolün biçimlendiği aşamadır.
Ancak, ergen tüm bu alanlardaki seçimine hemen değil, meslekler, karşı
cinsten eşler ve ideolojiler üzerine deneyimler kazanıp, değişik gruplara ya
da eylemlere katıldıktan sonra karar vermektedir. Böylece yeterli bir
ergenlik, birey kimliğini sağlam bir yapıya oturttuğunda ve yaptığı
seçimlerle doyuma ulaştığında oluşmaktadır.
Gençlik çağı aynı zamanda, fiziksel, cinsel ve zihinsel gelişmelere bağlı
olarak, bunalımlar, öfkeler, çatışmalar ve kaygılarla birlikte yanılgıların,
bencilliğin, başkaldırmanın sık görüldüğü, bocalama, çelişkiler ve
kararsızlıkların yaşandığı, kısacası olumlu olumsuz tüm duyguların yoğun,
bütün tepkilerin aşırı olduğu bir dönemdir. Ancak, ergendeki belirli
eğilimlerin oluşumunda onun çocukluk döneminde kazandığı duygusal, toplumsal
ve zihinsel uyarılmalarla ilgili yaşantılarının önemi büyüktür. Bu nedenle
aile ortamı içinde yeterli destek ve deneyim fırsatı elde eden ergenler
için, bu dönem daha sakin ve başarılı geçebilirken, çocukluk döneminde
kusurlu gelişim ve benlik yapısının yetersizliğine neden olacak
olumsuzluklar yaşamış ergenlerde, yukarıda sıralanan olumsuzlukların
yaşanması daha şiddetli ve ergeni zorlayıcı biçimde gerçekleşmektedir.
Bu olumsuzluklara neden olan gelişmelerin başında ise, ergenin yanlış ya da
eksik sosyalleşmesi, çocukken istismar ya da ihmale maruz kalması ve bozuk
aile yapıları sayılabilir.
Sosyal hayatı karakterize eden kültürel değerlerin ergene eksik veya yanlış
aktarımı, toplumsal yapıdan sapan, yabancılaşmış ve çevresine uyum zorluğu
çeken gençlerin yetişmesinde etkili olmaktadır. Daha çok alt ve üst gelir
grubundan gelen gençlerde gözlemlenen bu tür yabancılaşmanın etkileri, bu
gençlerin alt kültür gruplarını oluşturarak topluma baş kaldıran bireyler
haline gelmeleri şeklinde izlenmektedir. Satanistler, Hizbullah taraftarı
gençler, Aczmendi tarikatına üye olanlar, hippiler ve diğer yasa dışı
örgütlere üye gençler bu bağlamda değerlendirilebilir. Bu tür
yabancılaşmanın yanında, istismar ve ihmale maruz kalma ve sağlıklı olmayan
aile ortamlarında yetişmenin gençler üzerindeki olumsuz etkileri ise
gençlerin, kendilerini ihmal ya da istismar eden ebeveynlerini model alarak
onları taklit etmesi şeklinde belirmektedir. Yapılan birçok çalışma,
çocukluğunda şiddete uğrayan bireylerin yetişkinlikte şiddet uygulayıcısı
olma olasılığının yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle toplumda
suça itilmiş bireylerin geçmiş aile yaşantıları incelendiğinde bu kişilerin
çocukluğunda ya da gençliğinde aile içinde özellikle de aile üyeleri
tarafından şiddete uğradıklarına dair pek çok kanıt elde edilmiştir.
Kısaca, sağlıklı bir kişilik gelişiminde ergenin biyolojik özellikleri kadar
içinde bulunduğu ortamın sosyo-ekonomik ve kültürel koşulları da etkili
olabilmekte ve geniş anlamda bireyin etkileştiği ve etkilendiği kişi, kurum
ve kuruluşlar bu süreçte önemli rol oynamaktadır. Aile, okul, arkadaş
grupları, kitle iletişim araçları vb. bunların başında gelenlerdir. Tüm bu
kurum ve kuruluşlara düşen görev ise toplumsal değerlerin doğru bir şekilde
bireye aktarılmasında rehber olabilmek ve böylece toplumsal yapıya uyumlu
bireyler yetiştirmeye hizmet etmektir.
Aziz ŞEKER: İnsanlar öyle gelişmeler yaratmış ki, yoğun çabalar
harcayıp uygarlığı bir ilerletmiş ki, insanlık zenginlikleri bir yerde
artarken diğer tarafta zulüm, sevgisizlik, şiddet olayları da çoğalmıştır.
Hem de modern araçlarla ve de çoğunluk azgelişmiş ülkelerde…
Dehşet içinde bir çağı yaşıyoruz. Endişeli, yüzünü kanla yıkayan bir Çağ.
Yüzyılımız, şiddeti kutsuyor mu? Etnik savaşlar, terör, işgaller, yasadışı
olaylar ve hatta soykırım olarak nitelendirilebilecek savaşlar; cinayetler,
kısaca şiddetin her türü… İsterseniz siyasal şiddete eğilelim birazda.
Köklerine.. Ülkeler arası güçlü-güçsüz, sömüren-sömürülen… siyasal şiddetin
kaynakları olarak nelerden kısaca söz edebiliriz? Şiddetin meşru bir temeli
olabilir mi?
Sezer AYAN: Siyasal şiddet, iktidara muhalefet güç odaklarının kendi
iktidarlarını kurma hevesleri uğruna şiddeti bir araç olarak kullanması
şeklinde tanımlanabilir. Bu odakların temel amacı, iktidarı mevcut politika
ve uygulamalarıyla halkın gözünde küçük düşürmek ve böylece yarattığı
muhalefet kitlesini kendi yanına çekecek şekilde yürürlükteki iktidara karşı
ayaklandırmaktır. Bu aslında uluslararası ve ulusal düzeyde güdülen benzer
bir politikadır. Uluslararası güçler, bu uygulamada hedef olarak ülke
bütünlüğünü bozucu biçimde etnik ya da dinsel azınlıkları güdeleyen
politikalar izlerken, ulusal muhalefetin girişimleri daha fazla vaatte
bulunma ve mevcut iktidarın eksik yönlerini açığa çıkarma ve vurgulama ya da
temel ideolojisini kötüleme biçiminde olmaktadır. Bu amaçlar aynı zamanda,
bir toplumda, diğerlerine göre bir takım olanaklardan daha az faydalanma
imkânı bulabilen kesimleri kullanarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır.
Bir devleti yok edebilmenin başlıca yollarından biri ülkede istikrarsız bir
güven ortamı yaratmaktır. Bu istikrarsızlığı geliştirmenin en güzel yolu
ise, Evcimen’in (1979) belirttiği gibi, yığınları sindirmek ve sindirilen
yığınları sahipsiz kaldıkları inancına yöneltmektir. Bunun yanı sıra,
düzenin korunmasından yana olan güçlerinde, çeşitli çevreleri kışkırtarak,
onları güçlü bir yönetime çağrı çıkarttıracak şiddet eylemlerine itmeleri
ise madalyonun öbür yüzüdür.
Bu açıklamadan hareketle siyasal şiddet, devlet şiddeti ve devlete karşı
şiddet olarak iki biçimde ele alınabilir.
Devlet şiddeti, kendi ideolojisini halka benimseterek iktidarını
meşrulaştırmaya çalışan iktidar odaklarının, yönetimin biçimine göre kimi
zaman polis, jandarma gibi baskıcı devlet aygıtlarını kullanarak, kimi zaman
ise ideolojik (eğitim kurumları, dini kurumlar, sendikalar, kitle iletişim
araçları vb.. gibi) devlet aygıtlarıyla muhalefeti sindirmeye ve çaresiz
bırakmaya yönelik eylemleri olarak tanımlanabilir. Ve çoğu zaman bu
uygulamalar toplumsal düzende adalet ve barışı sağlama adı altında
meşrulaştırılmaya çalışılır.
Devlete karşı yöneltilen şiddet eylemlerinin temelinde ise ulusal ve
uluslararası güç odakları başrolde ve çoğu zamanda işbirliği içindedir. Bu
gün uluslararası sermayenin uyguladığı temel politikalardan biri, az
gelişmiş ya da geri kalmış toplumları ulusal birliklerini yıpratacak
sorunlar içine çekerek parçalamaya çalışmak, ırkçı, etnik ve dinsel ayrım
çelişkileri yaratarak bu ülkelerin ekonomik, kültürel ve sosyal anlamda
gelişmelerine engel olmak ve kendilerini ekonomik ve siyasal anlamda daha
güçlü kılmaktır. Bir zamanlar sömürgecilik adı altında uygulanan ve kimi
ülke vatandaşlarını asimile politikalarıyla kendi kültürlerinden
uzaklaştırarak onların gelişmelerine engel olan gelişmiş uluslar (bu sıfat
böylece nitelik değiştirmiştir), bu günde onları kendi kültür potaları
içinde tutmaya çalışarak ulusal sınırları aşmalarına ve hatta onları kendi
içlerinde daha da parçalayarak küçültmeye çalışmaktadırlar.
Küreselleşme denilen kapitalist yenidünya düzeninin yandaşları, bir başka
değişle uluslararası sermayeye gücünü veren kesim ise, ulusal sınırlar
içinde sermaye sahipleri, etnik ve dinsel azınlıklar olmaktadır. Böylece her
iki kesim farklı amaçları uğruna, fakat ortak bir noktada (ulusal birliği
yıkma noktasında) buluşarak birlikte hareket etmekte ve amaçlarına en kısa
yoldan ulaşabilmek içinde şiddeti bir araç olarak kullanmaktadırlar.
Siyasal terör, bu gün mevcut devlet düzenine muhalefet ulusal ve
uluslararası güçlerin işbirliği ve katkılarıyla, gelişmekte olan ülkelerin
önündeki en büyük engel, en büyük beladır diyebiliriz. Bu beladan
kurtulabilmenin yolu ise, demokratik, laik bir sosyal devlet düzenini
meşrulaştırmaktır. Bunun için de istikrarlı, ulusunu seven, çıkar amacı
gütmeyen ve ülkesi için çalışacak fedakâr siyasilere ihtiyaç vardır.
Aziz ŞEKER: Şiddet katılımcı-çoğulcu demokrasi olanaklarının
yetersizliği, insan haklarının içselleştirilememesi, piyasa ekonomisinin
artırdığı sorunlarla da derinleşiyor gibi…
Kısaca şiddeti önlemeye yönelik ne tür çalışmalar yapılabilir? Toplum odaklı
programlar geliştirilebilir mi ya da daha makro düzeyde ulusal düzeyde
yürütülecek sosyal politikalarla şiddeti önleme, ortadan kaldırmaya yönelik
ne gibi çalışmalar üretilebilir? Hükümet dışı kuruluşların, uluslararası
örgütlerin fonksiyonu?
Sezer AYAN: Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kurup, bir takım
devrimlerini gerçekleştirirken, hiçbir vatandaşını sen şu etnik kökenden
geliyorsun ya da sen şu inancı taşıyorsun gibi yargılarla dışlamamış, temel
ilkelerini T.C. sınırları içerisinde T.C. vatandaşı olarak kalmayı ya da
yaşamayı kabul eden herkese eşit olarak sunmuştur. O, mücadelesini ulusal
birliği bozmaya çalışan her kesimden (Türk kökenlilerde dâhil) insana karşı
vermiştir. Nitekim üç kıtada hâkimiyet kuran Osmanlı İmparatorluğu, sonunu,
bir takım kesimlerden destek bulduğu ilk fırsatta mezhep ve etnik köken
ayrımcılığı güden kendi vatandaşlarına borçludur. Atatürk’ü ulusal birliği
sağlama adına verdiği mücadeleler yüzünden bir diktatör olarak
yorumlayanlar, bu gün kendi diktatörlüklerini kurabilmek adına insanlığa
yakışmayacak şiddet eylemleri içine girmişlerdir. Kadın, çocuk, yaşlı
demeden bu en masum kesimi hedef alan terör eylemleriyle, onları ve masum
diğerlerini acımasızca katledenler, inanç ve etnik köken ayrımcılığı adı
altında birbirlerine düşürdükleri insanların kesesinden daha da zengin
olmaya çalışan emperyalist güçlerdir. Bu noktaya parmak basmak istiyorum.
Siyasal şiddet, farklı mezhep ya da etnik kökenden gelen bir avuç azınlığın
kendi mücadelesiymiş gibi gösterilse de, bu uluslararası alanda daha fazla
maddi güç sağlamayı her türlü illegal yoldan elde etmeye çalışan güçlerin
bir kışkırtmasıdır. Bu sorunların yaşanmasında devletin payı ise,
uluslararası sermaye ile işbirliği içindeki ulusal güç odaklarının etkinliği
ve etkisi ile bölgeler arası dengesizliği giderici politikaları uygulamaya
hâlâ geçirememiş olmasıdır. Ve bu yapılmadığı sürece de, yani bölgeler arası
dengesizlik giderilmediği sürece, siyasal şiddet Türkiye’de en büyük sorun
olmaya devam edecektir. Bu konuda geçici çözümler üretmek, şiddete şiddetle
karşılık vermekten ziyade, terörün yaşandığı bölgelerin sosyo-ekonomik ve
kültürel bağlamda geliştirilmesi ve ülkenin bir ucuyla diğer ucu arasındaki
gelir dağılımının insana yaraşır biçimde eşit kılınması gerekmektedir. Bu
noktada hepimize görev düşmektedir. Bu görevlerin gerçekleştirilmesi ulusal
birliği koruma adına şüphesiz, Atatürk ilke ve devrimlerine yakışır bir
anlayış içinde ve bu ilke ve devrimlerden hiçbir şekilde taviz vermeden
mümkün olacaktır.
Aziz ŞEKER: Sevgili Sezer teşekkürler….

|
|