|
|
 |

SENDİKAL ÖRGÜTLENMENİN
TARİHSEL GELİŞİMİ VE TÜRKİYE ÜZERİNE KURUMLAR SOSYOLOGU GAZANFER KAYA İLE
BİR SÖYLEŞİ…
(2006 Antalya) |
Şu günlerde sendikalar hayli ön planda. Çalışma ve toplum
hayatında karşımıza örgütsel bir güç olarak çıkan sendikalar gerek
işlevleriyle olsun gerek sosyal sorumluluklarıyla olsun geniş bir
örgütlenme alanına da sahiplik yapıyorlar. İş bu değin ciddi olunca
sendika gerçekliğine yaklaşırken nelere dikkat etmemiz gerektiği de önemli
bir konu olarak beliriyor.
Biz de, çalışma hayatı, sivil toplum gibi alanlarda çalışmalar yapan biri
olarak; sosyolog Gazanfer KAYA ile sendikal örgütlenmenin tarihsel
gelişimi ve günümüzdeki durumu üzerine bir söyleşi gerçekleştirmeyi
düşündük.
Aziz ŞEKER: Sendikal örgütlenmenin doğuşu, gelişiminin dinamiklerinden,
bunu etkileyen süreçlerden bütünsel olarak söz edebilir misiniz?
Gazanfer KAYA: Sendikal örgütlenme 18. yüzyılın ikinci yarısında
İngiltere’de ortaya çıkan sanayileşme sürecinin sonucunda doğmuştur.
Sanayileşme ile insanlığın yerleşik yaşama geçişini sağlayan Tarım
Devrimi’nden, Sanayi Devrimi aşamasına geçilir. Sanayileşmenin arka
planında ticaret burjuvazisi bulunmaktadır. 12. yüzyılda kentlerin ve
ticaretin gelişmesi ile ortaya çıkan ticaret burjuvazisi gerçekleştirilen
coğrafi keşifler sonucu önemli bir güce ulaşır. Ticaret burjuvazisi 18.
yüzyılın ikinci yarısında bilimsel ve teknik gelişmelerin bir sonucu
olarak icat edilen buhar makinesi’nin üretim sürecine katılması ile sanayi
burjuvazisi yapısına doğru evrilir. Sanayileşmeyi biçimlendiren mekaniğe
dayalı meta üretim ilişkileri, fabrika eksenli merkezileşmeyi ve
yoğunlaşmayı getirmiştir. Bu süreç modern toplum yapısının bu temeller
üzerinde inşa edilmesinin yolunu açmıştır.
Modern çalışma yaşamındaki yeni üretim ilişkileri burjuvazi ve proletarya
olmak üzere iki temel sınıfı ortaya çıkarır. Sanayileşmenin sosyo-ekonomik
yapıyı hızlı dönüşümlere uğrattığı bu ilk evrede, burjuvazi çalışanlar
üzerinde yaygın ve yoğun bir sömürü uygular. Çalışanların kapitalizmin bu
sömürü koşullarından kurtulma arayışları, onların ortak bir çıkar
etrafında bir araya gelmelerini sağlayarak, sendikaların doğuşunu
hızlandırır. İşçi örgütlenmeleri-birlikleri “trade unions” olarak anılan
sendikalar, sonraki süreçte üyelerinin sayılarını hatırı sayılır biçimde
artırırlar. Bunun yanı sıra toplumsal ve politik muhalefetin yer yer
belirginleşmesi de duruma etki etmiştir.
Sanayileşmiş toplumlarda uzun mücadelelere dayanan bir süreçte varlık
kazanan ve gittikçe de toplumda önemli işlevleri yerine getiren
sendikalar, I. Dünya Savaşı ve 1929 ekonomik buhranından olumsuz biçimde
etkilenmişlerdir. Buhran sonrası Avrupa’da otoriter ve faşizan
yönetimlerin güç kazanması ve de yeni bir dünya savaşına yol açması
sendikal örgütlenmenin gerilemesine neden olmuştur.
II. Dünya Savaşı sonrası ise sosyal devlet olgusunun serpilip gelişmesine
paralel olarak sendikal örgütlenme en parlak yıllarını yaşamıştır. Sosyal
refah devletinin önem kazandığı bu yıllarda; ücretlerin
iyileştirilmesinde, gelirin daha adil dağıtılmasında önemli görevlerin
yerine getiren sendikalar, aynı zamanda siyasal otoritenin kararları
üzerinde baskı gücü oluşturarak, toplumsal demokrasinin yerleşmesine büyük
katkılar sağladıkları da söylenebilir.
Modern çalışma yaşamındaki üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı sendika
örgütlenmeler 1970’lerin sonunda ortaya çıkan yeni konjonktürel durumların
etkileriyle yeniden biçimlendirilir. Bu dönemde sanayi toplumundaki üretim
güçlerine bilgiye dayalı enformasyon ve ileri teknolojinin eklemlenmesi,
emek yoğun üretim biçiminin ve ilişkilerinin aşınması sürecini
başlatmıştır. Ayrıca, neo-liberal politikalar ile emeğin meta üretim
ilişkilerinde geri plana itilmesi ve sosyal refah devleti anlayışının terk
edilmesi süreci, sendikal örgütlenmeyi derinden etkileyen olgular arasında
yer alır. Kuşkusuz bu süreç sosyal hizmetlere de olumsuz yansımıştır.
Aziz ŞEKER: Neo liberal ideoloji birçok yönüyle dünya halklarının
katlanılması zor toplumsal sorunlarla iç içe bir yaşam sürmelerinin de
koşullarını beraberinde getirmiştir. Özde küreselleşme olarak ideolojize
edilen; toplumsal politikaları dışlayan, etkisizleştiren bu toplu durum
karşısında sendikacılık nereye doğru gidiyor?
Gazanfer KAYA: Sorunuzda da ifade ettiğiniz üzere neo-liberalizm, 1970’li
yıllarda Keynesçi sosyal refah devleti anlayışının yerini serbest piyasa
koşullarına terk etmeye başladığı bir sürece koşut olarak yaratılan
küreselleşmenin ideolojik argümanıdır. Neo-liberalizm bir dizi strateji ve
uygulama ile toplumsala egemen olmaya başlamıştır. Bu stratejilerin önemli
bir parçasını oluşturan sosyal refah devleti anlayışından serbest piyasa
ekonomisi ilişkilerine yöneliş, çalışma yaşamındaki ilişkiler ve
örgütlenmeler üzerinde önemli etkilere neden olmuştur.
Neo-liberal politikalar, Batı Avrupa’dan başlayarak pek çok toplumun
üretim yapısında yeni değişimlere yol açmıştır. Meryem KORAY; “Değişen
Koşullarda Sendikacılar İçin Bazı Temel Tartışma Noktaları” adlı
çalışmasında: çalışanlar açısından bu değişimlerin üç temel özelliğine
değinmektedir:
a- Sanayi sektöründe istihdamın azalması ve buna karşın hizmet sektörünün
büyümesiyle ortaya çıkan bir sektörel değişim.
b- Her iki sektörde de ileri teknoloji kullanımının yaygınlık kazanması ve
ileri teknolojiye dayalı sektörlerin büyümesi.
c- İşgücü maliyetini çeşitli uygulamalarla (daha çok esnek çalışma
tipleriyle) disipline etme arayışlarının güç kazanması.
Günümüz çalışma yaşamındaki üretim ilişkilerinin ve örgütlenmelerinin
yapısını doğrudan belirleyen bu özelliklerin değerlendirilmesi, ele
alacağımız sorunsalın boyutlarına açıklık kazandıracaktır.
1970’lerin sonundan itibaren üretim sürecinde bilişim teknolojisinin yoğun
bir biçimde kullandığı görülür. Üretim sürecine eklemlenen bu durum emek
yoğun sektörde istihdamı daraltırken, buna karşın hizmet sektörünün
genişlemesini getirmiştir. Enformasyona dayalı üretim sürecine olarak da
ifade edilen bu dönem ile emek yoğun sanayiden, esnek üretim sürecine
yöneliş başlar. Sendikalar bu süreçte olumsuz bir gerileme sürecine
girmişlerdir.
Sanayileşmiş ülkelerde hizmet sektörü önem kazanırken, emek yoğun sektöre
dayalı kitle üretiminin iş gücünün ucuz olduğu çevre ülkelere (Çin,
Hindistan, Tayvan gibi) kayması da sendikal örgütlenme açısından önemli
bir engeli oluşturur. Çokuluslu Şirketler güçlerini ve kar marjlarını
sürekli yüksek tutmak için; Fordist kitle üretimlerini ücretlerin düşük,
vergilerin az, sendikaların, meslek odalarının ve çevreci örgütlerin
etkisiz olduğu geri kalmış ülkelere kaydırmışlardır. Bu durum çift taraflı
bir örgütsüzlüğü getirmiştir.
Neo-liberal politikalarla işçi kitlesi, sendikasız düşük ücretle çalışmak
veya sendikalı kalmakla direnerek işsiz kalmak arasında bir tercihe
zorlanmıştır. Bütün bu sürecin sonucunda İsveç ve Danimarka gibi birkaç
ülke haricinde, Batı’dan başlayarak sendikalaşma oranında önemli düşüşler
yaşanır. Örneğin Alpaslan IŞIKLI; “Küresel Saldırı, Ulusal Devlet ve
Sendikalar” adlı çalışmasında; 1980-1994 yıllarında Avustralya’da
sendikalaşma % 48’den % 35’e, Fransa’da % 18’den % 9’a, Hollanda’da %
35’den % 26’ya, İngiltere’de % 50’den % 34’e, ABD’de % 22’den % 16’ ya
düştüğünü ifade etmektedir.
Kısacası, neo-liberal anlayış sermayenin hareket alanını daralttığı ve
siyasal haklar açısından bir takım yükler getirdiği için sosyal devleti,
kamusal çıkarlara öncelik veren planlı ekonomileri geriletmektedir. Sosyal
refah devleti döneminde güçlenen sendikacılığı da, rekabeti zayıflattığı
ve emek girdilerini arttırdığı gerekçesiyle yeni yapılanmanın dışına
itmeye çabalamaktadır.
Aziz ŞEKER: Sendikacılık sanayileşme süreciyle biçimlendiğine göre, neo-liberalizme
ek olarak üretim ilişkilerinde bilişim teknolojisinin ağırlık kazanmaya
başlaması, sendikacılık teorisine ve de çalışma yaşamındaki ilişkilere ne
şekilde yansıyor?
Gazanfer KAYA: Kuşkusuz, sermaye ve bilişim teknolojisine dayalı
enformasyon süreci, neo-liberal politikaların yükselişine paralel olarak
ve onu bütünleyen bir biçimde şekillenmiştir. Emek yoğun sanayi toplumunun
sosyal, ekonomik ve siyasal açıdan dönüşüm geçirdiği bu süreç sanayi
sonrası toplum, post-endüstriyel toplum, enformasyon toplumu ya da bilgi
toplumu olarak da nitelenmektedir.
Daniel Bell, Peter Fredrick Drucker, Yöneji Masuda ve Alvin Toffler gibi
teorisyenler bu şekillendirilen toplumsal yapıyı yukarıdaki tanımlamalar
çerçevesinde ele almışlardır. Çalışma yaşamındaki güncel ilişkilerin,
sorunların ve öngörülerin belirlenmesinde, sanayi sonrası toplum
teorisyenlerinin görüşlerinin tartışılması önemlidir.
Enformasyon eksenli sanayi sonrası toplum yaklaşımının ilk öncülerinden
biri Daniel Bell’dir. Bell, Sanayi Sonrası Toplumun Gelişi-1973 adlı
yapıtında, Batı dünyasının sanayi toplumundan sanayi sonrası topluma geçiş
süreci içinde olduğunu belirtir. Bell’e göre bu sürecin beş boyutu
vardır:1) Ekonomik sektör: mal üretiminden hizmet ekonomisine doğru
değişme; 2) Mesleki dağılım: çalışma alanında teknik ve profesyonel
sınıfın oranında önemli bir artış; 3) Eksen prensibi: toplumun politik
formülasyonunun ve yeniliklerinin kaynağı olarak kuramsal bilginin
merkeziliği; 4) Gelecek yönelimi: teknoloji ve teknolojik değerlerin
denetimi; 5) Karar alma: yeni bir “entelektüel teknoloji”nin yaratılması.
Sanayi sonrası toplum teorisyenlerinden Yöneji Masuda ise, bu yeni yapıyı
enformasyon toplumu olarak nitelendirir. Masuda, maddi üretim gücüne
dayalı sanayi toplumundan, enformasyona dayalı üretim gücüne geçildiğini
iddia eder. Masuda’ya göre enformasyon toplumu, bilgisayar ve iletişim
teknolojisinin belirleyici olduğu, işçi hareketlerinin ve grevlerinin
yerini sivil yurttaş hareketlerinin ve küreselleşme bilincinin alacağı bir
toplum biçimidir. Ayrıca Masuda toplum şeklinin, sınıflı, toplumdan
fonksiyonel topluma, hükümet şeklinin parlamenter demokrasiden katılımcı
demokrasiye ve sosyal problemlerin, işsizlik, savaş ve faşizmden, terör,
gelecek şoku ve özel mahremiyetin alanına dönüşeceğini vurgulamaktadır.
Sanayi sonrası toplum teorisyenleri arasında önemli bir yere sahip olan
Peter Frederick Drucker’a göre de Batı’da değişim, “kapitalist ötesi
toplum” yönünde gerçekleşmektedir. Drucker, Kapitalist Ötesi Toplum adlı
yapıtında toplumun en temel kaynağını ve üretimin faktörünü bilgi olarak
nitelendirir. Drucker’a göre kapitalist ötesi toplumda, kapitalistler ve
proleterlerin yerini, kapitalist ötesi toplumun sınıfları olan bilgi
işçileri ve hizmet işçileri alacaktır. Beden işçilerinin gerileyişini de
yapısal ve geri dönüşü olmayan bir süreç olarak nitelendirmektedir.
Sendikaların bu koşullarda büyük kan kaybettiğini ifade eden Drucker, bir
adım daha atarak gelecek için seçeneklerden birinin sendikaların ortadan
kalkması olacağını belirtir.
Günümüzün önemli fütürist teorisyenlerinden biri sayılan Alvin Toffler
ise, Üçüncü Dalga adlı yapıtında tarım devrimi ve sanayi devriminden sonra
insanlığın yeni bir devrim dalgasıyla yani Üçüncü Dalga Uygarlığı ile
karşı karşıya kaldığını ifade eder. Üçüncü dalga uygarlığında yeni işçi
(beyaz yakalılar), kalifiye olmayan fabrika işçisiyle (mavi yakalılar)
karşılaştırıldığında zanaatkar gibi olacaktır. Yeni bilgi işçileri
değişime, belirsizliğe esnek örgütlenmeye alışkındırlar. Toffler’a göre
yeni vasıflara ve değerlere dayanan bilgi işçilerin toplumda ağırlık
kazanması sendikalar için derin anlam taşır. Yine Toffler, bu işçileri
sendikalara kaydetmenin kolay olmayacağını ve sendikalara katılmaları
durumunda ise, sendikaların yapılarını dönüşüme uğratacaklarını iddia
eder.
Sanayi sonrası toplum teorisyenlerinin değişen toplumsal yapıdaki çalışma
ilişkilerine ilişkin görüşleri pek çok yönden eleştiriye uğramaktadır.
Örneğin Giddens Sosyoloji-Eleştirel Bir Yaklaşım adlı yapıtında bu
eleştirilerden önemli gördüklerini şu biçimde belirtir. Önemli bir nokta
sanayi sonrası toplum yönünden olan dönüşümlerin bu teorisyenlerce
teknolojik bir determinizme indirgenmesidir. Sanayi sonrası toplum
teorisyenlerinin ifade ettikleri sınıf kavramı da yeni değildir. Bu sınıf
kavramı Saint Simon’a kadar uzanır. Williams’a göre ise şu anda oluşmakta
olan toplum hiçbir biçimde “sanayi sonrası” bir toplum değildir. İleri
teknolojiler göz önüne alındığında, bu toplum sanayileşmenin özgül ve
belki de en uç noktasıdır. İmalatın gerilemesi “sanayileşmenin” ve tabii
ki sanayi kapitalizminin gerilemesi anlamına gelmez. Üretim araçlarının
sahiplerince işletilen ücretli emek sisteminde, teknolojinin gittikçe daha
çok yaygınlaşmasıyla kurulan rasyonelleşmiş üretim sistemi, onu işletmek
için daha az sayıda işçi gerektirdiği zaman zayıflamaz aksine daha da
güçlenir (İkibine Doğru, 1989).
Frankel’a göre de (Sanayi Sonrası Ütopyaları adlı yapıtı) sanayi sonrası
toplum teorisyenleri sendikal harekete karşı son derece eleştirel bir
tutumla yaklaşmaktadırlar. Bu teorisyenler sendikalar zayıflatıldığında
veya kaldırıldığında işçinin yaşam standartlarının nasıl korunabileceğini
açıklayamadıklarını belirtir. Frankel eşitlikçi bir sanayi sonrası
topluma; haftalık çalışma süresinin azaltılmasını, üretim üzerindeki işçi
denetiminin arttırılmasını, yeterli toplumsal refahı, eğitim, sağlık ve
sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesini savunan güçlü emek örgütleriyle
ulaşılabileceğini savunur.
Sanayi sonrası toplum teorisyenlerinin ileri sürdürdükleri argümanlarla
ilgili yukarıdaki eleştirilerin dışında pek çok eleştiri yapılmaktadır. Bu
teorilerin sosyo-ekonomik ve siyasal gerçekliği yansıtmaktan uzaklaşması
yeni sorgulamaların önünü açmaktadır. Örneğin, Masuda’nın işçi
hareketlerinin ve grevlerin yerini sivil yurttaş hareketlerinin alacağı
inancını, Haziran 2002’de İtalya’da gerçekleştirilen 10 milyonluk genel
grev sarsmaktadır. Ayrıca Batı’da modern-ulus devlet modeli içinde
biçimlenen sivil toplum kuruluşları içinde sendikal örgütlenmeler çok
önemli biri yeri oluştururlar. Sendikalar çatışmacı bir toplum yapısında
örgütlü kesimlerin baskı gücü olarak toplumsal kalkınmaya ve
demokratikleşmeye önemli katkılar sağlamışlardır. Bu örgütlenmeleri sivil
yurttaş hareketlerinden ayrı görmek gerçekçi değildir.
Kısacası sanayi sonrası toplumda çalışma yaşamı ile ilgili neo-liberal
teorilerin, sendikal örgütlenme ve onları çevreleyen olgularla ilgili
iddiaları pek çok noktada nesnelliği yadsımakta bir başka ifade ile
çarpıtmaktadır. Günümüz çalışma yaşamında sendikal örgütlenmeyi, onu
çevreleyen olguların gerçekliğinden ve de bütünselliğinden soyutlayarak
açıklamak mümkün değildir.
Aziz ŞEKER: Yüzümüzü Türkiye’ye dönelim isterseniz. Türkiye’de
sendikacılığın tarihsel gelişiminden söz etmek istersek hangi temel
gerçekliklere atıfta bulunmamız gerekir?
Gazanfer KAYA: Türkiye, Batı benzeri bir sanayileşme evrimi yaşamadığından
ya da bir başka deyişle sanayileşmede geciktiğinden işçi örgütlenmeleri
geç ve güç koşullarda biçimlenmiştir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve de
günümüze ulaşan tarihsel, toplumsal seyirde, sendikacılığın doğuşu ve
gelişiminde üstyapısal öğeler belirleyici olmuştur. Bu bağlamda
vurgulanması gereken önemli bir nokta ise üstyapısal öğeleri oluşturan
sosyo-politik değerlerin farklı siyasi dönem kompozisyonları ile yeniden
biçimlendirilmesidir. Bu durum Türk işçi hareketinin parçalı ve kopuk bir
gelişim seyri izlemesine yol açmıştır. Tarihsel, sosyo-ekonomik ve siyasal
olumsuzlukların bütünlüğü içinde var olma mücadelesi veren ve bunu kısmen
de başaran ülkemiz sendikacılığı, neo-liberal politikalardan önemli ölçüde
etkilenmektedir. Bu etkilerin neler olduğuna ve çözüm önerilerine geçmeden
önce, Türkiye’deki sendikal örgütlenmenin gelişim seyrine ana hatlarıyla
değinmekte fayda vardır.
Batı’da 16. ve 17. yüzyıllardan başlayarak toplumu dönüştüren dinamiklere,
Osmanlı İmparatorluğu ayak uyduramadığı için dünya siyasetindeki nüfuzunu
koruyamamıştır. Batı’da meta üretimine dayalı olarak güçlenen sanayi
kapitalizmi, ulusal sınırları aşarak dış pazar ve hammadde arayışına
yönelirken; Osmanlı İmparatorluğu tarıma ve el emeğine dayalı geleneksel,
kapalı bir pazar ekonomisi işleyişiyle, sanayi kapitalizmi karşısında
tutunamayarak emperyalizmin yörüngesine girmiştir. Gerileyiş döneminde
kurtuluş olarak seçilen Batılılaşma girişimi ise askeri ve teknik
alanlarda Batılı kurumlara öykülenmekten öteye geçememiştir.
İmparatorluğun son dönemine doğru toplumsal yapıda gerçekleştirilen
yüzeysel reform girişimleri, bağımlılık ve sömürü ilişkilerini
perçinlerken; Fransız Devrimi sonrasında güçlenen ulusçuluk fikri ise
imparatorluğun parçalanmasını ve yıkılışını hızlandırmıştır. Tanzimat ve
Meşrutiyet hareketlerine bağlı olarak sosyal ve siyasal alanda bir takım
örgütlenmeler görülmekle birlikte, bu örgütlenmeleri nesnel bir zemine
oturtabilecek sosyo-ekonomik yapı mevcut değildi. Her şeyden önce
imparatorluğun monarşik, merkeziyetçi ve teokratik karakteri, dernek,
vakıf ve sendika gibi ara örgütlenmelerin gerçek anlamıyla ortaya
çıkmasında en büyük engeli oluşturmaktaydı. Yine de İmparatorluğun son
dönemlerine doğru bir takım girişimlerin olduğunu kabul etmek gerekir (Ameleperver
Cemiyeti; 1871, Osmanlı Amele Cemiyeti; 1894 gibi). Geleneksel, ilkel
üretim ilişkilerinin toplumsal yapıya hakim olduğu Osmanlı toplumsal
yapısında açıkçası sendikal örgütlemenin gelişmesi pek mümkün değildi.
Cumhuriyet’le sivil ve siyasal örgütlenmeleri temellendirecek önemli
düzenlemelere girişilmiş; fakat sonradan rejimin varlığını tehdit eden
gelişmelerin yarattığı olağanüstü koşullar karşısında katı ve yeni
düzenlemelere gidilmiştir.
Demokrat Parti döneminde ise iktidarın ekonomik, siyasal ve dış politik
tercihleri bu dönem sendikal örgütlenmesini doğrudan belirlemiştir. Şöyle
ki, gelenekçi-liberal kesimin temsilcisi olan DP, II. Dünya Savaşı
sonrasında biçimlenen soğuk savaş stratejileri koşullarında tercihini
bağımlı kapitalist politikalardan yana yapmıştır. Bu tercihin sonucu
olarak Türkiye Avrupa Konseyine alınmış ve NATO’ya girişi
hızlandırılmıştır. Yine bu dönemde Türkiye ABD’nin savaştan zarar gören
ülkelere yaptığı para yardımından (Marshall Planı) ve silah yardımından (Truman
Doktrini) faydalandırılır. Cumhuriyetin ulusal ve bağımsızlıkçı çizgisinin
aşındığı bu süreçte başta ABD olmak üzere diğer emperyalist güçlerin
Türkiye üzerinde nüfuzu önemli ölçüde artar. Türk sendikacılığına bu
dönemde Amerikan nüfuzu ve koruması egemen olur.
1960 sonrası Türkiye’de sendikalar için siyasal, hukuksal ve ekonomik
açıdan olumlu koşullar oluşmuştur. Bu olumlu koşullara geçmeden önce, bu
koşulların yaratılmasında önemli bir olguyu oluşturan 27 Mayıs 1960
İhtilalinin ön temellerinin kısaca belirtilmesi gerekir. 27 Mayıs’tan kısa
bir süre sonra sivil yönetime geçişin siyasal-hukuksal çerçevesi yeniden
düzenlenir. Böylece sendikaların ve diğer toplumsal örgütlenmelerin,
toplumda güçlü bir sosyal taraf ve denge unsuru olmalarına uygun ortam
hazırlanır.
1960’lardan başlayarak sosyal ve siyasal özgürlüklerin hukuksal
çerçevesinin geniş tutulması ile, sendikalar bu dönemde toplumsal ve
siyasal alanda önemli bir baskı grubu halini alırlar. Toplumda
sendikaların ve diğer sivil toplum kuruluşlarının güçlenerek
siyasallaşmaları, siyasal iktidarda rahatsızlıklara neden olur. 12 Mart
1971 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahaleleri sonrasında önemli baskı
gruplarına yönelik katı, yasakçı tutumlarda bu rahatsızlığın yansımaları
görülebilir.
Toplumsal yaşamı yeniden biçimlendiren bu politikaların ve uygulamaların
arka planında, 1980’lerde Batı’dan temellenerek çevre ülkelere yayılan neo-liberal
politikalar belirgindir.
Yasal çerçevedeki kısıtlamalar, özelleştirmeler ve teknolojik işsizlik
dışında kayıt dışı istihdam ve esnek çalışma uygulamaları neo-liberal
politikaların sonucudur. Bu politikalar sendikaların karşı karşıya kaldığı
önemli sorunsalların odağını oluşturur. Yine ülkemizde ulusal gelirin
düşüklüğü ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin büyüklüğü gibi yapısal
problemler sonucu kayıt dışı istihdam önemli boyutlara ulaşmıştır. İş
güvencesinin ve sosyal güvenliğin olmadığı kayıt dışı alanda işçilerin
örgütlenmesinden söz edilememektedir. Ayrıca eve iş verme, kısmi süreli
çalışma, taşeronlaşma gibi sermayenin emeğin daha fazla sömürüsünün önünü
açan esnek çalışma alanlarında sendikaların etkili olması mümkün
görünmemektedir.
Ülkemizde kamudaki ücretli emeğin örgütlenmesi konusunda, işçi
sendikalarına göre oldukça katı sınırlamaların bulunması, geniş bir
kitlenin hak arayışına önemli ketler vurmaktadır. Ancak neo-liberal
politikaların yol açtığı yoksulluğun ve eşitsizliğin derinleşmesi
karşısında, kamu çalışanları 1980’lerin sonlarından itibaren yeniden
örgütlenme arayışına yönelmişlerdir. Bu yöneliş beraberinde uzun süren
çetin mücadeleleri getirmiş ve bu mücadelede kazanan sendikalar olmuştur.
Ülkemizdeki sendikal örgütlenmenin, demokratik bir toplumda üstlendiği ya
da üstlenmesi gereken önemli işlevlere koşut saygın bir görünüm
oluşturabildiğini söylemek güçtür. Ayrıca sendikaların ortak çıkarlar
etrafında birliktelik sergileyememesi ve parçalı bir meslek sendikacılığı
içinde olunması kitlesel örgütlenmeyi zayıflatmaktadır.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’de yakın zamanda Avrupa birliğine
adaylık sürecinin gereği olarak, içinde sendikaların önemli bir ağırlığı
oluşturduğu sivil toplum kuruluşları ile ilgili bazı yasal düzenlemelerin
kabul edilmesi umut vericidir. Bu yasal düzenlemeler şöyle sıralanabilir:
Sivil toplum kuruluşları anayasal güvenceye kavuşturulmuş, Ekonomik ve
Sosyal Konsey kurulmuş, Kamu Görevlileri Sendika Kanunu Tasarısı
tamamlanmış ve son olarak İş Güvencesi Yasa Tasarısı kabul edilmiştir.
Ancak bu önemli düzenlemeleri yaşama geçirerek, sendikaların
örgütlenmesini ve siyaset alanında etkin kılınmasını sağlayacak koşut
yasal düzenlemelerin henüz yapılamaması eksik bir süreci ortaya
çıkarmaktadır. Böyle bir durumun oluşmasında, yürütme organının istenç
zayıflığı doğrudan etkili olmaktadır.
Özetle, Batı’dan farklı bir seyir izleyerek günümüze gelen Türk
sendikacılığı başta sanayileşmenin yetersizliği, sosyo-kültürel yapının
beklenen düzeye ulaşamaması ve de neo-liberal politikaların ortaya
çıkardığı sürece bağlı olarak çeşitli açmazlar içinde bulunmaktadır.
Aziz ŞEKER: Günümüz sendikal örgütlenmenin seçeneklerini göz önünde
tutarak sonuç olarak neler söyleyebilirsiniz?
Gazanfer KAYA: Neo-liberal politikaların günümüz çalışma yaşamındaki
üretim ilişkilerini yeniden biçimlendirmesi yalnız gelişmiş ülkelerdeki
sendikal örgütlenmeyi değil, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerdeki
sendikal örgütlenmeyi de derinden etkilemektedir.
Günümüz çalışma yaşamında sendikaların yeni çalışma koşullarında var
olmaya çabaladıkları ve bu nedenle yeni üye kazanma, örgütlenme ağı,
iletişim, strateji geliştirme gibi alanlarda ciddi arayışlara yöneldikleri
görülmektedir. Geliştirilen yeni örgütlenme modelleri, küreselleşen
hoşnutsuzlukların yaygınlaştığı bir zeminde biçimlendiğinden, sendikaların
gelecekte de var olma dinamiklerini koruyacağı söylenebilir.
Buraya kadar ki yaptığımız değerlendirmeler ışığında bazı temel saptamalar
yapabiliriz. Tarihsel seyirde sendikal örgütlenmenin ortaya çıkmasında
modernleşme sürecinin başat belirleyiciliği vardır. Bu sürecin ana
dinamiği oluşturan sanayileşme ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kentleşme
olgusu; siyaset, kültür, hukuk gibi üst yapısal öğelerle bütünleşerek,
çatışmacı ve dengeli bir toplumsal gelişmenin nesnel zeminini
hazırlamıştır. Bu çatışmacı toplum yapısında, işçi sınıfının örgütlü gücü
olan sendikalar, sağlıklı ve dengeli bir toplumsal kalkınmanın
sürdürülmesi için uzun yıllar mücadele etmişlerdir. Özellikle sosyal refah
devleti süresinde işçiler ve diğer toplumsal kesimler için önemli
kazanımların elde edilmesinde önemli işlevleri yerine getirmişlerdir.
Ancak 1970’lerin sonunda sermayenin uluslararasılaşarak, dış rekabete
yönelmesine bağlı olarak çalışma yaşamına ileri teknolojilerin,
özelleştirmelerin ve esnek çalışma ilişkilerinin egemen kılınması
sendikaları olumsuz etkilemiştir.
Çalışma yaşamındaki bu olumsuzluklar sendikaları yeni seçeneklere
yöneltmiştir. Bu seçeneklerden önemli birisi neo-liberal politikalardan
etkilenen geniş kitlelerin ulusal ve uluslararası dayanışmaya
gitmeleridir. Batı’da ve geri kalmış ülkelerde neo-liberal politikalara
karşı tepkilerin yaygınlaşması, yakın gelecekte bu dayanışmacı ilişkilerin
daha da organize bir biçime dönüşeceğinin işaretini vermektedir.
Tarihsel olarak sınıf mücadelesi geleneğinden uzak koşullarda doğarak
gelişen Türkiye’deki sendikal örgütlenmenin biçimlenişi, değişik iktidar
yapılarının farklı ekonomik, hukuksal ve siyasal tercihlerine bağlı
kalmıştır. Örneğin Türkiye’de toplumsal yapının bütünsel olarak inşa
edilmesini amaçlayan çağdaş-ulus devlet olma projesinin sekteye
uğratılması; sanayileşme, kentleşme, ulus-devlet, demokrasi, laiklik ve
insan hakları gibi alanlarda gelişmelerin güdük kalmasına neden olmuştur.
Bu durum bütün toplumsal yapıyı olduğu gibi, çalışma yaşamındaki üretim
biçimini ve örgütlenmeyi de doğrudan etkilemiştir. 1980 sonrası ülkemizde
egemen kılınmaya başlayan neo-liberal politikalar ise, çalışma yaşamındaki
üretim ilişkilerini yeniden biçimlendirerek, sendikaların yeni
sorunsallarla karşı karşıya kalmalarını sağladığı görülüyor.
Sonuç olarak denilebilir ki, günümüz toplumsal yaşamında sendikalar ve
diğer toplumsal örgütlenmeler, özellikle geri bıraktırılmış ülkelerde
beklenen düzeye ulaşamamıştır. Bu ülkelerden biri olan Türkiye’de,
ulusalcı ve sosyal devletçi kazanımların yok edilmeye başlanması, başta
sendikalar olmak üzere geniş örgütlü kesimlerin bu tehlike karşısındaki
işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Toplumda aktif yurttaşlardan oluşan
bilinçli ve örgütlü bir cephenin yaratılmasına dönük çabalar, özgürlük ve
eşitlik taleplerinin toplumsallaştırılmasına önemli katkı sağlayabilir.
Aziz ŞEKER: Teşekkürler…
Gazanfer KAYA: Ben hem size hem de sosyal bilimler alanında gerçekten
tutarlı bir duruş sergileyerek toplumsal muhalefette önemli bir işlevi
yerine getirmeye çalışan sosyalhizmetuzmani.org sitesine teşekkürlerimi
sunarım.

|
|