SOSYAL HİZMETTE PARADİGMA ARAYIŞLARI’NDAN
SONRA BİR HAYAL KIRIKLIĞI DENEMESİ…
Aziz ŞEKER
Sitemiz Yazarı
MUVAFFAK EKREM ULUTAŞLI’YA İTHAFEN…
Son birkaç yıldır, sosyal hizmete dair yazdığım her metin varoluşçu anlamda,
disiplin ile ilgili paradigma arayışlarına “milimlik” bir katkı denemesiydi.
Sosyal hizmet düşüncesinin önde gelen akademisyenlerine, meslek
uygulayıcılarına, ve de yanlış yapanlara seslenmeyi bir görev edinmeme
rağmen, kimi “hatalarıma” kendi doğrularınca üstün körü değinen bir iki
insandan başka kimse karşıma çıkmadı. Yazdıklarımı dillendirmek dahi çoğu
çevrelerde hoş karşılanmadı. Unutulması gereken bir hareketin zoraki savaşan
neferine benzetiliyordum. Daha trajik olan; dönüşü olmayan bir yola
unutulmuş söylemlerle girmiştim. Herhâlde kendimi yanlışladığım yerlerde,
sosyal hizmetin “restorasyon” sürecinin coşkusuz ve güvensiz bir kriz
halinde planlanması ve başarısızlıklara gebe olmasını hatırlatmamın da
önemini bilmek gerekiyor. Ve ben hâlâ oyundan atılmış bir çocuk gibi ve
ısrarla sosyal hizmetin bu ülkede yerleştirildiği çerçeveyi reddetmeyi
sürdürdüm. Çünkü temel gerçekleri konuşmuyoruz. Konuşanlara ise “ama hakkın
yok buna” tarzında bir kırılgan sevgili muamelesi yapıyoruz. Günümüzde
sosyal hizmet “iktidarın” cezalandırdığı bir disiplindir diyebiliyorum artık
açık yüreklilikle ve bütün kaleleri kaybetsek de bir başımıza bir direniş
öznesi olabilirizi de kanıksamış durumundayım. Bunu inatla bir zorunluluk
olarak Türkçeye dökmeye sürdürmeye de devam ediyorum. Böyle bir düşünceye
beni, anlamsız güç ilişkilerinin, cesaretsizliklerin, yaratamamanın, kuyu
kazıcılığın, kıtlıkların, küçük dünyalıların, sistem tarafından
pasaportlandırılmış hatalara inanç taşıyanların, putların, aynı olma
telaşında olan tutarsızların vicdansızlıklarının getirdiğini bende bir
rahatlılıkla ifade edebilirim.
Hayal kırıklıkları en çokta bu mesleğe yakışıyor olsa gerek. Bu disiplin
zaafları bol bir güzel kız gibidir. Her aşkın, her mülkiyetin, her elde
edişin, her araştırmanın, her akademik apoletin, her koltuğun fiyatını
bilen, toplumcu tahayyülü bir kenara iten, değerlere yabancı,
vazgeçemediğimiz kurnazlıkları yeniden üreten kişiliksiz tiplerin bu
mesleğin dünyasında artan sayısını unutmamak da ilerisi için sosyolojik bir
fayda görüyorum.
Bu coğrafyada sosyal hizmeti büyük oranda koşullar belirledi, kendi doğası
değil. Dostluğu da, sevgiyi de, yalnızlığı da aynı öğe belirledi
diyebiliriz. Hatta bunlara sırlarımızı da ekleyebiliriz. Son tahlilde
deyimlemek istediğimse; tarih bilinci iyi kurgulanmış yetkin bir tekillik
iyi örgülenebildiği oranda, adaletli ve eşit bir dünya için gerekli
toplumsal dönüşümde bir alternatif karşı koyuş olabilir. Yaşadığımız şu
hoyrat ve aşağılık yıllarda olmak da zorunda.
Denemenin başlığı son çıkan kitabıma ait. Kendini tekrarlamayı görev edinen
bir disipline / mesleğe acılar içinde bir dokunuşu beraberinde getiren bu
kitabımdan sonra, yıllarca bu mesleği hakkıyla ve onurluca yapmış ama
kimileyin suskunluğu tercih etmiş saygın bir meslektaşımın bana göndermiş
olduğu mektubunu sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir itirafta bulunmam
gerekirse; yediği golün düşsel bir gol mü, gerçek bir gol mü olduğunu
çıkaramamış bir cömert kalecinin intiharına da benzetiyorum, beni mahkeme
kapılarına sürükleme olasılığını anımsatan, aşağıdaki satırların öznesini.
Çünkü bu meslekte kaybedecek bir şeyleri olmayanlar ya da kazanacakları çok
şeyler olduklarını sananlar bilmelidirler ki, egemen olan, zaafları bol olan
bu genç kızı, yani sosyal hizmeti, diyalektikten arındırılmış bir
“aparatçik” konumuna çevirdi.
Mektubu yayınlamamın nedeni kitabımın ikinci baskı yapmadan unutulacağını
bildiğim için, kırdığımı hisseden kişinin yazdıklarının da uzandığı yerlerin
bilinmesi gerekliliğine büyük ölçüde saygı duyuşumla ilgilidir.
“Sayın Aziz ŞEKER
Sosyal Hizmet Uzmanı, Yazar.
……………………………….
Sayın ŞEKER, telefon görüşmemize dayanarak, Sosyal Hizmetler Araştırma
Belgeleme Eğitim Vakfı (SABEV) tarafından yayınlanan “Sosyal Hizmette
Paradigma Arayışları” isimli kitabınızın ön sözünde (s: XV, XVI) yer alan,
şahsıma ait olduğunu belirttiğiniz düşüncelerin eksik ve yanlış
aktarıldığını açıkça belirtirim.
‘Türkiye’de sosyal çalışma yok.’ İfademi yazarken tümcenin başını ve sonunu
yitirdiğiniz görülmektedir: ‘Türkiye’de sosyal sorunlar var, yasal olanaklar
(özellikle yeni yasal düzenlemelerle birlikte) var, kaynak (yerel
yönetimlerin, gönüllü kuruluşların, gönüllülerin maddi manevi olanaklarını
her geçen gün artırdıkları gözleniyor) var; ama sosyal çalışma yok.’ Bu
anlatım mesleğe yöneltilen bir eleştiri değil, mesleği uygulayan, planlayan,
temsil edenlere yönelik bir istem ifadesidir. Oysaki siz bunu mesleğe
eleştiri ya da kurumsal eleştiri şeklinde sığ bir algılama ile adeta
provokatif bir ifade şekline dönüştürmek yanılgısına düşmüşsünüz.
Dolayısıyla kitabınızda yazmış olduğunuz soru ve cevabın sadece size ait
olduğunu üzülerek belirtmem gerekiyor.
‘1960 yıllarda söylenen gerçeklikler hala yaşıyor. Değişen bir şey yok.
Alanda olsun kuramda olsun bir yenilenme hareketi yok’ derken de 1960
yıllara atıfta bulunulmasının nedeni, sadece ülkemizde sosyal çalışmanın bir
disiplin olarak Sosyal Hizmetler Yüksek Okulu’nun açılmasıyla başlaması
işaret edilmiş, ‘değişen bir şey yok’, ‘alanda yenilenme hareketi yok’
tümcesiyle de Ülkemizin sosyal çalışma yorganının nicelik olarak küçüklüğü,
sorunlu kesimleri kapsayacak şekilde yeterli olmadığı anlatılmak
istenmiştir.
‘Kuramda yenilenme hareketi yok’ tümcesi bana ait değildir. Soysal
Çalışma’ya ilişkin kuramların yeterli olduğunu bireysel olarak kabul ederim;
sorunun uygulayıcıların mesleki bilinç eksikliğinde olduğunu, meslek
elemanları tarafından kuramların yeterince özümsenmediğini savlarım; mesleki
bilinç eksikliğini ve kuramların yeterince özümsenmemesinin sorumluluğunu da
meslek elemanlarına değil, Sosyal Çalışma’nın kurumsallaşmamasına yüklerim.
‘İnanılmaz sorunlar yaşanıyor’ ifadesi ise, Ülkemizde insan sağlığı, eğitim,
sosyal güvenlik, güvenlik alanlarında çalışan meslek elemanlarının, hızlı
toplumsal değişme, sanayileşme ve kentleşme sorunsalı karşısında toplumu
koruma, kollama duyarlılığının ifadesi olarak değerlendirilmesi gerekir. Bu
düşünce sizin başka bir tümceye aktardığınız ‘sosyal çalışmanın çok ciddi
bir şekilde yapılanması gerekiyor’ ifadesiyle pekiştirilmiştir.
‘Yoksulluğun üstü mutluluk örtüsüyle örtülüyor’ tümcesinde ise yoksulluk
kavramı sizin ifade şeklinizden anlaşıldığı gibi ‘fakirlik’ olarak değil,
konuştuğum kişinin, sizin Sosyal Hizmet Uzmanı olmanız nedeniyle, sosyolojik
bir kavram olarak kullanılmış, spesifik olarak da bilim çevrelerince ifade
edilen, ülkemizdeki insan kalitesindeki yetersizlikler ve buna bağlı oluşan
sosyal sorunlar işaret edilmiş, ‘magazin yaklaşımlar’ olarak
tanımlanabilecek tüketim ve eğlence çılgınlığıyla insanların bireysel
sorumluluk (aileye, akrabaya, yaşanılan mahalleye, kente, ülkeye)
duygusundan uzaklaşarak bencilleşmeleriyle toplumsal gelişmeye olabilecek
katkılarının güdük kalması eleştirilmiştir.
‘Toplum sosyal çalışmayı bilmiyor. Toplum sosyal çalışmayı tanımalı’ ifadesi
de, bir mesleğin bilinip tanınmasıyla talep edilebileceği, ne olduğu geniş
kesimler tarafından bilinmeyen bir mesleğin, talep edilmesinin de olası
olmayacağı, böylelikle mesleğin gelişmesi konusunda dıştan ve içten pozitif
yönlendirici bir baskının oluşamayacağı anlatılmak istenmiştir. Bu günlerde
toplumsal yaşama yeni katılan yasalarımızın ( Türk Ceza Kanunu, Türk Medeni
Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu, Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri
Kanunun, İş Kurumu Kanunu vd.) mesleğe pozitif yönlendirici bir baskı
oluşturduğunu düşünmekteyim.
‘Günümüzde sosyal hizmet alanları dine yönlendiriliyor. Alanlarda din
görevlileri, gönüllüler ön plana çıkartılıyor. Alt fikir bu. Böyle bir zemin
inşa edilmek isteniyor’ tümceleri bana ait değildir. Konu ve size anlatılan
şu idi; çağımız uzmanlık çağı, profesyonel yaklaşımlar asla göz ardı
edilmemeli, bu diğer çalışma alanları için de geçerli bir yaklaşım; Sosyal
Çalışma alanlarında bu olgunluk düzeyinin bulunmaması adeta ‘ağzı laf
yapanın’ gerçekleştirebileceği işler olarak görülmesi elbette ülkemiz için
önemli bir zaman kaybı olmaktadır. Kuşkusuz, ilahiyat da halkımızın
gereksinim duyduğu değerli meslektir; ama kendi alanı içinde, bu konunun
sosyal çalışma boyutunda tartıştığım süreci, zaten güçlükle kurumsallaşan
Sosyal Çalışma’nın yöntem belirleyicilerinin (kurmaylarının) sosyal hizmet
uzmanları, psikologlar, psikiyatrist gibi sağlık emekçileri olması gerektiği
savımdır.
‘Sosyal Çalışma için Marxcı olma koşulu’ olabileceğini asla düşünmüyorum;
Sosyal Çalışma’nın kendi felsefesi zaten var; ama Sosyal Hizmet Uzmanı’nda
sol bir damarın var olmasının uygulamada avantaj sağlayabileceği
kanısındayım. Aynı zamanda Bektaş Veli, Yunus Emre, Mevlana boyutunda
tasavvufi bir damarın da Sosyal Hizmet Uzmanı için uygulamada avantaj
sağlayacağını düşünüyorum. Bu yaklaşım seçmeci / eklektik oluşumla
açıklanması gereken bir ifadedir; sloganlar ve katı yaklaşımlar benim
düşünce evrenimin dışında kalmaktadır.
Kitabınızın 2’nci basımında ifadelerimi düzeltmenizi rica eder,
çalışmalarınızda başarılar diler, saygılarımı sunarım.
……………………
Sosyal Hizmet Uzmanı”
Düşünce okuyucunundur…