|
|
|
 |
Polis Şiddeti ve
Vatandaşlık
Can Küçükali-Sitemiz Yazarı
ODTÜ Sosyal
Bilimler / Yüksek Lisans Öğrencisi
cankucukali@gmail.com |
İtaatkarlık ile toplumsal davranış kurallarına uyma arasında büyük bir fark
vardır. Toplumsal yaşamın doğrudan gerekli kıldığı ve kendiliğinden gelişerek
zaman içinde yasalaşmış kurallar, kişinin yaşamının devamlılığı açısından
içselleştirilebilir ve katılımcı rıza ile uygulanır. Örneğin, kırmızı ışıkta
geçen bir vatandaşa ceza yazıldığında, kişi bu cezaya karşı kırmızı ışıkta
geçmenin aslında zararlı olmadığı şeklinde bir savunma yapmaz. En fazla
kırmızı ışıkta geçtiğini reddetmeye çalışır. Aynı vatandaş benzer biçimde
vergilerini düzenli olarak öder, silah kullanmaz ya da kendisine ait olmayan
bir yere veya şeye sahip olmaya çalışmaz.
Ama vatandaşın devletle olan ilişkisi her zaman bununla sınırlı değildir.
Nasıl ki devlet bireylerin özgürlüklerinin bir kısmını sınırlama pahasına
toplumda güven, istikrar ve refahı sağlama görevine talip olmuşsa, birey de
bu görevin nasıl yapıldığıyla ilgili görüş ve isteklerini dile getirme
hakkına sahiptir. Yani modern devlette vatandaş kararlara uyar ama karar alma
mekanizmalarına da belirli ölçülerde katılma ve etki etme hakkına sahiptir.
Bu aslında uyma davranışının sürekliliği açısından da kaçınılmazdır. Siyasal
sisteme yabancılaşan yurttaşların sayısındaki artış, sistemin meşruiyeti
açısından büyük sorunlar doğurabilir.
Şimdi geri dönerek itaatkar bireye yeniden bakalım. Vergisini veren, kırmızı
ışıkta duran, özel mülkiyete saygılı birey, eğer bir de her sorulduğunda
kimliğini gösterir, demokratik katılımını seçimden seçime oy verme düzeyinde
tutar, mevcut otoriteye karşı eleştiri getirmez ve eleştiri getirmemenin de
ötesinde tüm fikirlerini kendine saklarsa devletle ve kamusal düzenle
arasında ne tip bir sorun olabilir?
Ne var ki bazen sorunlu olmak iyidir. Bu sorunları dile getirebilmek ve çözüm
aramak ise belli bir savaşımın ürünüdür. Her ne kadar Türkiye’nin özgün
koşullarından ötürü insanlık tarihinde büyük bedeller ödenerek alınmış bazı
hakları kısa sürede ve görece sancısız bir şekilde elde etmiş olsak da, genel
olarak hakların mücadele ile alındığını ve bundan daha da önemli olarak
mücadele ile korunduğunu anımsamakta fayda vardır. O halde bireyin devletle
ve her türlü otoriteyle olan ilişkisi belirli bir noktaya kadar sorunludur ve
bu da sağlıklı bir durumdur. Bu türden bir gerilim, bireyin vatandaşlık
bilincini canlı tutması ve içinde yaşadığı toplumsal sisteme ayak uydurması,
fakat aynı zamanda sistemin faşizan yönelimlerine de baş eğmemesi anlamına
gelmektedir.
Bu bağlamda eğer adi suçları bir yana bırakırsak, mevcut siyasal sistemden ya
da yönetim mekanizmalarından bir şekilde rahatsız olan ama bu rahatsızlıkları
gidermek için yeterli araca sahip olmayan birey, demokratik tepkisini dile
getirmek için sokağa indiğinde, artık onun devletle ve dolaylı olarak polisle
arasındaki ilişki, güvenlik konsepti içine hapsedilemeyecek kadar büyük bir
çelişkinin yansıması olarak anlaşılmalıdır. Bu çelişkinin aşılamaz yönü
tedirgin edici olabilir. Fakat zaten demokrasilerde de amaç bu çelişkinin
aşılması değil, devlet ile vatandaş arasındaki eşitsiz güç dengesinde
vatandaş lehine bazı ifade kanalları açarak, yukarıda bahsettiğimiz
katılımcılığın seviyesini belirli ölçülerde yükseltmektir. Aynı zamanda bu
kanallar aracılığıyla rasyonel otorite, icraatlarını revize etme imkanını da
yakalayarak iktidardaki ömrünü uzatır.
Maalesef Türkiye özelinde düşünürken, polis şiddetinin sadece polisin kişisel
yetersizliklerinden kaynaklandığını ya da salt kurumsal düzenlemelerle
aşılabilecek bir sorun olduğunu söylemek güçleşiyor. Bireysel alanın güvenlik
gerekçeleriyle daraltılarak, tüm demokratik tepkilerin asayiş sorunu
düzeyinde ele alınması ve yine aynı güvenlik söylemleriyle politik bilinçli
çıkar gruplarının apolitik kitlelere hedef olarak gösterilmesi oldukça
manidardır ve açıkçası bilinçli bir siyasi konumlanışa işaret etmektedir.
Ayrıca bu tür manevralar, şiddeti meşru göstermenin aracı haline
gelebilmektedir. Polis şiddeti vakalarının çokseslilik, sivil toplum ve
müzakereci demokrasi kavramlarının yoğun olarak konuşulduğu bu dönemde
artması ise bizi demokratikleşme adı altında yapılan reformların
bütünlüklülüğü ve tutarlılığı konusunda yeniden düşündürmelidir.
Özetle şu söylenebilir ki, demokratik bir toplumsal düzende devlet, halktan
gelen tepkileri gücünden dolayı sindirebilmeli ve bunun da ötesinde hesaba
katmalıdır. Türkiye şu an vatandaşlığın avam olmakla eş algılandığı bir ülke
olarak, kutsal devlet ve oğul ilişkisinden fazlaca öteye geçmiş değildir. Ne
var ki, küreselleşmenin yakıcı gündemi, devleti bu feodal ilişki tipinin
gereklerini yapmaktan bile alıkoymaktadır. İkinci aşama olan vatandaşlık
tepkisinin devlet tarafından hesaba katılması ise daha çok kamuoyunun
yönlendirilip yönetilmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Buna bağlı olarak
polis şiddeti ve uygulamaları da, hem kültürel bir kodun hem de yarı bağımlı
bir ülke olma gerçeğinin gündelik hayata yansıması olarak alınmalıdır.
Son olarak vatandaşın devlet ve polis karşısındaki konumu ve polislik
mesleğinin temel amacının yeniden hatırlanması açısından Avrupa Polis Etiği
Yönetmeliği’nin ilk bölümünden (Polisin Amaçları) bir maddeyi hatırlatmak
faydalı olacaktır:
‘Hukuk devletinin geçerli olduğu demokratik bir toplumda polisin ana
amaçlarından biri, halka yardım etmek ve halkın hizmetinde olmaktır.’
http://www.toplumvesiyaset.com
yayındadır.
|
UYARI!
©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.
|
|