|
|
|
OYUNSA…
(BİZE HAS OYUNLAR 2)
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dastanilyas@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
|
Yaratıcı oyun zekâsı diye bir kavram varsa
bunu başarı ile kullananlardan biriydik bizler, yuva ve yurt çocukları
olarak. Yaşadığımız sıkıcı anlardan kurtulmak için ya hemen o an da bir oyun
yaratırdık ya da daha önceki sıkıcı zamanların ürünü olan oyunları oynardık.
Aslında bunlara pek oyun demek doğru mudur bilemiyorum ama o zamanlar
öyleydi. Kendi içinde kuralları olanlar bile vardı.
Cesaret gösterisinde bulunmak bizim için önemliydi. O yaşlarda bir çocuk
arkadaşlarına karşı bir üstünlük sağladığında onun adı akranları arasında
öne çıkıyordu. Yuvanın çevresini saran korkuluk demirleri üzerinde yürüme
oyununda, yerden bir buçuk metre yükseklikte bulunan demir korkuluklar
üzerinde ellerimizi iki yana açarak cambaz gibi yürürdük. Korkuluk demirleri
üzerinde en uzun mesafeyi yürüyen başarılı sayılırdı. Demirlerden düştüğümüz
çok olur ancak büyük oranda yaralanan olmazdı.
Bu tür cesaret gösterisi sayılan oyunlar arasında salıncaktan atlama
yarışında bir yaralanma oldu. Salıncak, zincirlerinde tutularak ayakta en
hızlı şekilde sallanır ve mümkün olduğu oranda en uzağa atlanmaya
çalışılırdı. Bir nevi uçarak uzun atlama yarışı da diyebiliriz. Yuvanın arka
bahçesinde bulunan parkta yapılan salıncaktan atlama yarışında Uğur
diskalifiye olmuştu. Uzun süre salıncağı sallayan Uğur, aşağıda kendisini
bekleyen ve ne kadar uzun mesafe atlayacağını kontrol eden hakem heyeti olan
bizlerin gözü önünde hızla sallanan salıncaktan ellerini bırakarak uçtu,
uçtu ve yere çakıldı. Biz onun ne kadar mesafe kat ettiğini görmeye
çalışırken Uğur acı bir feryadı gökyüzüne doğru salıverdi. Bacağı diz
kapağının altından kırılmış ve deriyi yırtarak dışarı fırlamıştı.
Çocuklardan birisi hemen bir el arabası getirdi. Ağlayan ve acıdan kıvranan
Uğur’u karga tulumba el arabasına yerleştirdik ve yuvanın ön tarafına doğru
götürdük. Bu arada dalgacı İbrahim el arabasının arkasından ambulans gibi
siren efektleri yapıyordu.
Bu tarz yaralanma olaylarının ders olduğunu, diğer çocukları caydırdığını
söylemek mümkün değil zira Uğur el arabasında tedavi olması için taşınırken
salıncaktan en uzağa atlama yarışı diğer çocuklar arasında devam ediyordu.
Erkek çocuklar arasında sidik yarışı yapmak oldukça keyifli olurdu. Üç beş
arkadaş yan yana askerler gibi dizilerek sidik yarıştırırdık. Hüseyin ile
Galip bu işi abartmış ve yatak odasının camından bu yarışa tutuşmuşlar ancak
yaptıkları nöbetçi öğretmen tarafından görülünce de fena haşlanmışlardı.
Sidik yarışının muadili tükürük ve balgam fırlatma oyunuydu. Kural basit en
uzağa tükürmek. Bu işi Halil fena kıvırırdı. Dişlerinin arasından ince bir
çizgi gibi fırlattığı tükürük birkaç metre öteye giderdi.
Gaz çıkarma oyunu oynayanınız var mıdır bilemem ancak kuru fasulye ve nohut
gibi yemeklerin çıktığı günlerde arkadaşlar canavar düdüğü gibi öterdi. Bir
yandan gaz çıkarır bir yandan da sırt üstü yatıp kahkahalarla halimize
gülerdik. Çocukluk işte…
Çocukların bir birini etkilemeleri için diğerinden farklı bir davranışta
bulunması yeterliydi. Mesela Fazlı’nın yapmış olduğu tehlikeli bir iş olan
çıplak elektik kablosuna dokunmak bir oyun haline getirildi. Aslında buna
oyun demek pek doğru değil zira ergenlik çağının başlangıcında cesaret
gösterisi ve arkadaş grubunu taklit etmek gibi temel nedenlerden kaynaklıydı
ancak o zamanlara yaptığımız davranışların böyle açıklamalarını yapacak
bilgi donanımımız yoktu. Sadece karşılaştığımız her durumdan oyun ve eğlence
çıkarmaya çalışırdık. Elektrik kablosunu tutup silkelendiğimde ben de
arkadaş grubumuzda ki diğer çocuklar gibi sınavı geçmiş ve arkadaşlarımın
takdirini toplamış oluyordum.
Sinek yakalama ve yakalanan sineklerin kanatlarını kopararak duvarda sinek
yarıştırma zararsız bir oyun türüdür. Bu oyunda uyguladığımız yöntem, mümkün
olduğu oranda en büyük karasineği yakalamak ve kanatlarını yolmaktı.
Jokeylerin yarış atlarını koşturmaları gibi biz de sineklerimizi pistte
koştururduk. Sineği öne geçen çılgınlar gibi bağırır, arkada nal toplayan ya
da kulvar dışına çıkan sineğin sahibi ise sövmeye başlardı. Oyunsa oyun
diyebileceğim oyunlardan biriydi.
Mesai saati dolup çalışan personel evlerine gittiklerinde yuvada/yurtta
ikinci hayat başlardı. Gündüz hayatından farklı ve kendine özgü kuralları ve
yaşantı biçimi olan bu zaman diliminde kendi kendimizi bir şekilde
eğlendirmemiz ve sıkıntımızı atmamız gerekiyordu. Bu ve benzeri oyunları
oynamasa idik sanırım kendimizle daha çok baş başa kalacak ve sürekli
kendimizi dinlemekten öteye gidemeyecektik. Belki yaramazlık belki biraz
arsızlık boyutunda oluyordu oyunlar ancak temelinde kendimizden uzaklaşma
yatıyordu.
Her günü birbirinin aynı monoton kurum yaşamının dışına çıkmamızı oyunlar
sağlardı.
Oyunsa oyun grubunda üzerinde durmak isteğim bir oyun daha var: Araba
saymaca. Yuva, çift şeritli ana yol kenarındaydı. Yola bakan giriş kapısının
korkulukları üzerine tırmanır otururduk. Yolun yuva tarafında olan bölümü
yuva yolu, diğer tarafı ise okul yolu olarak adlandırılmıştır ve bütün
çocuklar için bu terimler geçerlidir. Hatta bu yolların kime ait olduğunu
belirlemek için kimi zaman kura kimi zaman ise sayışma yöntemlerine
başvurulurdu.
İki kafadar başlardık kendi yolumuzdan geçen arabaları saymaya; bir,
iki…yetmiş dört. Yoldan geçen arabaları da karşılaştırırdık. Benim yolumdan
Mercedes geçti gibi laflarla diğerine üstünlük taslardık.
Arabalar bizim için özlenen varlıkları getirecek nesnelerdi ancak o kadar
saymamıza rağmen hiç biri durmaz ve yoluna devam ederdi.
|