Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

Aynadaki aksim: ÖTEKİM
Selma Ulusoy

  Burada ötekileştirmenin çeşitli görüngülerinden bahsedeceğim. Ben’in diğerini ötelemesi, batının doğuyu ötelemesi, devletin toplumu ötelemesi, erkeğin kadını ötelemesi… İşte tüm bu ilişki biçimlerini çözümlemeye ve irdelemeye çalışacağım.



Birey kendini ötekine göre konumlandırır. Lacan’a göre de özne olabilmek için ötekiye ihtiyaç vardır. Bu yüzden ontolojik olarak öteki benden önce ortaya çıkar ister siyasal, ister sosyal alanda olsun. Öteki ben için daima bir tehdit unsurudur ve var oluşunuzu tehlikeye sokar. Ayrıca kendine benzemeyeni ötelemek yalnızca bir iktidar sorunudur. Çünkü ötekinin mutlak gücü aşındırması ve yok etmesi gibi bir paranoya her zaman bir köşede hazır bekler. Farklılıklar insanı insan yapan en önemli özelliktir ve insanı besler. Fakat paradoksal bir biçimde farklılıklar giderilmelidir düşüncesi yaygındır. İnsan ilişkilerinde ise durum aynı olmakla birlikte bir farklılık da arz eder ki bu durum bu iki cambaz bir ipte oynamaz deyişine benzer. İki cambaz bir ipte yürümek zorundaysa her ikisi de diğerine göre gardını almak zorundadır. İnsan özünde bencil bir varlıktır ve bu yüzden ben eksenli düşünmeye olduğu kadar ötekileştirmeye de yatkındır. İşte tam da bu noktada şiddet ortaya çıkar bireysel ya da toplumsal olsun. Erkeğin kadına, kadının kadına, batının doğuya… Çünkü muhakkak ötekinin bir eksiği vardır ve bu eksikliği gidermek, hizaya sokmak için şiddete başvurulmaktadır. Amerika’nın Irağa işgalini bu çerçeveye oturtabiliriz.

Bir yandan öteki bizim aynamız, yansımamızdır. Rahatsız olduğumuz ve inkâr ettiğimiz unsurlar onda bulunur çünkü. Burada anlatmak istediğimi somutlaştırmama yarayan ve pek isabetli bulduğum bir örnek vereceğim. Uzak adlı filmde iki insan prototipi çizilir. Biri küçük bir kasabadan kente yıllar önce göç etmiş, kentli olmuş ve kendini entelektüel olarak tanımlamış bir fotoğraf sanatçısıyla kasabadan iş bulmaya gelmiş-yani kentlileşmemiş- bir gencin hikâyesi anlatılır. Fotoğraf sanatçısı elitist bir tavırla diğer adamı küçümser, ezmeye çalışır ve onu yadsır. Aslında orada kendi kimliğini yadsımaktadır. Aynadaki aksini görmekte ve bundan feci biçimde rahatsız olmaktadır. Çünkü adam genci öteleyerek kendisiyle yüzleşmekten kaçınmaktadır.

Modernizmle birlikte eşcinseller, fahişeler, sokak çocukları, akıl hastaları, farklı etnik kökenliler iktidar sahipleri tarafından devletin bekasını tehdit ettiği gerekçesiyle görmezden gelinmiştir. İşte bu ulus-devlet yapısının ürettiği en büyük yanılsamadır. Bu yapıda üretilen yaşam pratiğine uymayanlar deyim yerindeyse ezber bozanlar ötekileştirilmeye mahkûm edilmişlerdir. Sanki getto kamplarındaki Yahudilerin işaretleri gibi ama bu defa görünmez işaretleri vardır. Onlar toplumun dışkısıdırlar ve düpedüz yok sayılırlar. İşte tam da bu sebeple toplum kaosa sürüklenir ve bu durum büyük bir tepkisellik arz eder.

Türkiye’de de tartışılan türban meselesi, etnik aidiyetler ve etnisite sorunsalı bu meyanda ötekileştirmeye gelip dayanmaktadır. Ötekileştirme devam ettikçe alternatif söylemlerin gelişmesi ve artması da kaçınılmaz olmaktadır. Ötekisiyle barışmayı reddeden toplumlarda nevrotik durumlar ortaya çıkmaktadır. Muhakkak ki ötekisiyle yüzleşmeyi daha da önemlisi onunla barışmayı becerebilmiş en önemli devlet Osmanlı’dır. Etnik farklılıkların hakkaniyetle gözetildiği, farklı etnik gruplardan insanların iktidara katıldığı ve tüm ilahi dinlerin ibadethanelerinin yan yana durabildiği bir imparatorluktur. Eleştirilecek yanları da vardır şüphesiz fakat bu hakkaniyetin fazlasıyla kayda değer olduğu kanaatindeyim.

Batı da aynı biçimde doğuyu ötekileştirir. Böylece kendi iktidarını pekiştirmiş olur. Kendi gelişmişlik düzeyinden(?) dem vurarak, doğuya demokrasi götürmeye çalışarak ötekileştirir. Haçlı Seferlerini yapan batı doğu barbardır derken aslında yine kendi kimliğini yadsımış oluyordu. Oysa gerçekten tarihe dönüp baktığımızda kitapları, kütüphaneleri ve sanat eserlerini yakıp yıkan batı onları kurtarıp çeviri evleri kuran ve kültürel gelişim sağlayan ise doğudur. Ayrıca batı için akıl, doğu için vicdan metaforu kullanılması da aklın kutsanarak vicdanın ötekileştirilmesidir. Oryantalizm düşüncesi yalnızca önyargı ve gerçeğin çarpıtılması biçiminde ortaya çıkmış ve batı ile doğu arasında keskin sınırlar çizmiştir. Aslında İbn-i Haldun’un işaret ettiği bedevilik ve hadarilik bugünkü koşullarda tam da bahsettiğim çerçeveye oturmaktadır. Çünkü asabiyet kavramını yalnızca doğu toplumları tam anlamıyla içine sindirebilmiştir fakat batı kültürünü empoze etmeye başladığında bu kavramda beraberinde yitip gitmiştir. Kimlikleri yabancılaştırmak, dönüştürmek, standardize etmek ve yontmak batıya ait bir yöntemdir. Bu yüzden “gelişmişlik” tanımını dillerinden düşürmezler. Fakat bu yöntemde tümüyle başarısız olduklarını söyleyemeyiz. Tüketim kültürünün hızla yaygınlaştığı, herkesin tercih ve zevklerinin aynılaştığı bir dünyada bir noktaya kadar hedeflerine yaklaşmış oldukları barizdir. Tüm bunlar aslında vahim bir biçimde bize büyük bir kompleksin olduğunun ipuçlarını verir. Sonuçta batının ötekileştirme çabası kendini saygınlaştırmak ve dahası yüceltmek istemesinden başka bir şey olarak yorumlanmamalıdır.

Var oluşçu feminizmin en önemli ismi Simone De Beauvoir kadınlarında erkekler tarafından ötelendiğini belirtir. Bunun en büyük sebebi kuşkusuz ataerkil aile düzenidir. Kadınsılık, duygusallıkla eşdeğer sayılır ve tıpkı oryantalist bakış açısında olduğu gibi burada da erkeklik kutsanır. Dilde de bunun yansılamalarını rahatlıkla görebiliriz.Örneğin bir erkeğe “kadın gibi ağlama” tabiri kullanılır.Oysa bu tamamen insani bir reflekstir. Bunun dışında kadının metalaştırılması da yani bir cinsel obje olarak görülmesi de onun ötelendiğinin kanıtıdır. Fakat burada gözden kaçan başka bir nokta vardır. Yalnızca erkekler değil kadınlarda birbirini öteler. Örneğin sıradan kadın bir fahişeyi öteler, bilinçaltında ona benzeme korkusu vardır.


Ötekileşmenin burada tek bir boyutta yaşanmadığını tartıştım. Durup baktığımızda “ötekileştirme” modernizmin ürettiği bir pratiktir. Sosyolojik anlamda cemaat bağlarının güçlü olduğu pre-modern dönemde bu tür bir olguyla karşılaşmamamız böyle bir sonuca varmamıza neden olur. Son kertede ötekimizle yüzleşmediğimiz ve dahası onunla barışmadığımız müddetçe tüm bu bahsettiğim sosyal gerçeklikler var olacaktır ve patolojik durumların ortaya çıkması önlenemez bir hal alacaktır.

    
   ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.




Bize Ulaşın