Burada ötekileştirmenin çeşitli görüngülerinden
bahsedeceğim. Ben’in diğerini ötelemesi, batının doğuyu ötelemesi, devletin
toplumu ötelemesi, erkeğin kadını ötelemesi… İşte tüm bu ilişki biçimlerini
çözümlemeye ve irdelemeye çalışacağım.
Birey kendini ötekine göre konumlandırır. Lacan’a göre de özne olabilmek
için ötekiye ihtiyaç vardır. Bu yüzden ontolojik olarak öteki benden önce ortaya
çıkar ister siyasal, ister sosyal alanda olsun. Öteki ben için daima bir tehdit
unsurudur ve var oluşunuzu tehlikeye sokar. Ayrıca kendine benzemeyeni ötelemek
yalnızca bir iktidar sorunudur. Çünkü ötekinin mutlak gücü aşındırması ve yok
etmesi gibi bir paranoya her zaman bir köşede hazır bekler. Farklılıklar insanı
insan yapan en önemli özelliktir ve insanı besler. Fakat paradoksal bir biçimde
farklılıklar giderilmelidir düşüncesi yaygındır. İnsan ilişkilerinde ise durum
aynı olmakla birlikte bir farklılık da arz eder ki bu durum bu iki cambaz bir
ipte oynamaz deyişine benzer. İki cambaz bir ipte yürümek zorundaysa her ikisi
de diğerine göre gardını almak zorundadır. İnsan özünde bencil bir varlıktır ve
bu yüzden ben eksenli düşünmeye olduğu kadar ötekileştirmeye de yatkındır. İşte
tam da bu noktada şiddet ortaya çıkar bireysel ya da toplumsal olsun. Erkeğin
kadına, kadının kadına, batının doğuya… Çünkü muhakkak ötekinin bir eksiği
vardır ve bu eksikliği gidermek, hizaya sokmak için şiddete başvurulmaktadır.
Amerika’nın Irağa işgalini bu çerçeveye oturtabiliriz.
Bir yandan öteki bizim aynamız, yansımamızdır. Rahatsız olduğumuz ve inkâr
ettiğimiz unsurlar onda bulunur çünkü. Burada anlatmak istediğimi
somutlaştırmama yarayan ve pek isabetli bulduğum bir örnek vereceğim. Uzak adlı
filmde iki insan prototipi çizilir. Biri küçük bir kasabadan kente yıllar önce
göç etmiş, kentli olmuş ve kendini entelektüel olarak tanımlamış bir fotoğraf
sanatçısıyla kasabadan iş bulmaya gelmiş-yani kentlileşmemiş- bir gencin
hikâyesi anlatılır. Fotoğraf sanatçısı elitist bir tavırla diğer adamı küçümser,
ezmeye çalışır ve onu yadsır. Aslında orada kendi kimliğini yadsımaktadır.
Aynadaki aksini görmekte ve bundan feci biçimde rahatsız olmaktadır. Çünkü adam
genci öteleyerek kendisiyle yüzleşmekten kaçınmaktadır.
Modernizmle birlikte eşcinseller, fahişeler, sokak çocukları, akıl hastaları,
farklı etnik kökenliler iktidar sahipleri tarafından devletin bekasını tehdit
ettiği gerekçesiyle görmezden gelinmiştir. İşte bu ulus-devlet yapısının
ürettiği en büyük yanılsamadır. Bu yapıda üretilen yaşam pratiğine uymayanlar
deyim yerindeyse ezber bozanlar ötekileştirilmeye mahkûm edilmişlerdir. Sanki
getto kamplarındaki Yahudilerin işaretleri gibi ama bu defa görünmez işaretleri
vardır. Onlar toplumun dışkısıdırlar ve düpedüz yok sayılırlar. İşte tam da bu
sebeple toplum kaosa sürüklenir ve bu durum büyük bir tepkisellik arz eder.
Türkiye’de de tartışılan türban meselesi, etnik aidiyetler ve etnisite sorunsalı
bu meyanda ötekileştirmeye gelip dayanmaktadır. Ötekileştirme devam ettikçe
alternatif söylemlerin gelişmesi ve artması da kaçınılmaz olmaktadır. Ötekisiyle
barışmayı reddeden toplumlarda nevrotik durumlar ortaya çıkmaktadır. Muhakkak ki
ötekisiyle yüzleşmeyi daha da önemlisi onunla barışmayı becerebilmiş en önemli
devlet Osmanlı’dır. Etnik farklılıkların hakkaniyetle gözetildiği, farklı etnik
gruplardan insanların iktidara katıldığı ve tüm ilahi dinlerin ibadethanelerinin
yan yana durabildiği bir imparatorluktur. Eleştirilecek yanları da vardır
şüphesiz fakat bu hakkaniyetin fazlasıyla kayda değer olduğu kanaatindeyim.
Batı da aynı biçimde doğuyu ötekileştirir. Böylece kendi iktidarını pekiştirmiş
olur. Kendi gelişmişlik düzeyinden(?) dem vurarak, doğuya demokrasi götürmeye
çalışarak ötekileştirir. Haçlı Seferlerini yapan batı doğu barbardır derken
aslında yine kendi kimliğini yadsımış oluyordu. Oysa gerçekten tarihe dönüp
baktığımızda kitapları, kütüphaneleri ve sanat eserlerini yakıp yıkan batı
onları kurtarıp çeviri evleri kuran ve kültürel gelişim sağlayan ise doğudur.
Ayrıca batı için akıl, doğu için vicdan metaforu kullanılması da aklın
kutsanarak vicdanın ötekileştirilmesidir. Oryantalizm düşüncesi yalnızca önyargı
ve gerçeğin çarpıtılması biçiminde ortaya çıkmış ve batı ile doğu arasında
keskin sınırlar çizmiştir. Aslında İbn-i Haldun’un işaret ettiği bedevilik ve
hadarilik bugünkü koşullarda tam da bahsettiğim çerçeveye oturmaktadır. Çünkü
asabiyet kavramını yalnızca doğu toplumları tam anlamıyla içine sindirebilmiştir
fakat batı kültürünü empoze etmeye başladığında bu kavramda beraberinde yitip
gitmiştir. Kimlikleri yabancılaştırmak, dönüştürmek, standardize etmek ve
yontmak batıya ait bir yöntemdir. Bu yüzden “gelişmişlik” tanımını dillerinden
düşürmezler. Fakat bu yöntemde tümüyle başarısız olduklarını söyleyemeyiz.
Tüketim kültürünün hızla yaygınlaştığı, herkesin tercih ve zevklerinin
aynılaştığı bir dünyada bir noktaya kadar hedeflerine yaklaşmış oldukları
barizdir. Tüm bunlar aslında vahim bir biçimde bize büyük bir kompleksin
olduğunun ipuçlarını verir. Sonuçta batının ötekileştirme çabası kendini
saygınlaştırmak ve dahası yüceltmek istemesinden başka bir şey olarak
yorumlanmamalıdır.
Var oluşçu feminizmin en önemli ismi Simone De Beauvoir kadınlarında erkekler
tarafından ötelendiğini belirtir. Bunun en büyük sebebi kuşkusuz ataerkil aile
düzenidir. Kadınsılık, duygusallıkla eşdeğer sayılır ve tıpkı oryantalist bakış
açısında olduğu gibi burada da erkeklik kutsanır. Dilde de bunun yansılamalarını
rahatlıkla görebiliriz.Örneğin bir erkeğe “kadın gibi ağlama” tabiri
kullanılır.Oysa bu tamamen insani bir reflekstir. Bunun dışında kadının
metalaştırılması da yani bir cinsel obje olarak görülmesi de onun ötelendiğinin
kanıtıdır. Fakat burada gözden kaçan başka bir nokta vardır. Yalnızca erkekler
değil kadınlarda birbirini öteler. Örneğin sıradan kadın bir fahişeyi öteler,
bilinçaltında ona benzeme korkusu vardır.
Ötekileşmenin burada tek bir boyutta yaşanmadığını tartıştım. Durup baktığımızda
“ötekileştirme” modernizmin ürettiği bir pratiktir. Sosyolojik anlamda cemaat
bağlarının güçlü olduğu pre-modern dönemde bu tür bir olguyla karşılaşmamamız
böyle bir sonuca varmamıza neden olur. Son kertede ötekimizle yüzleşmediğimiz ve
dahası onunla barışmadığımız müddetçe tüm bu bahsettiğim sosyal gerçeklikler var
olacaktır ve patolojik durumların ortaya çıkması önlenemez bir hal alacaktır.
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.