Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

 

       Sosyal Hizmet Uzmanı Selim Issızada

 Öyle vakitsiz bir akşam başladı Sinop şehrinde
Saat yediyi vurdu rıhtım duvarında
Tutuştu ışıkları limandaki gemilerin Ay kudurdu kırıldı  yalnızlık demirlemiş yeni bir akşama.
Tene saplı bir bıçak gibi
iki yandan rüzgâr esiyor
Sinop şehri bir yaprak gibi titriyor uykuda.
Yakın ve uzak denizlerin ortasında
başı önüne eğilmiş bir mahpushane
yaralı gizemiyle yatıyor kıyıda
aldırma diyerek yaralarına,
masmavi bir hüzün yıkık duvarlarını okşuyor
Sabahattin Ali’den vuran dalgalarla… 
 

               Anılar düşüyor yorgun gecelere, bir yolculuk oluyor kan kırmızısı gece…bak bir hayat kırılıyor, dağlara çöküyor duman, sense ömrünün kimsesizliğine saçılıyorsun iniltilerle gelen gecede. Bulut bulut büyüyor ayrılıklar şarkılarda, yalnızlığa varan yollarda hep bir hüzün pususu…

               Kent durgun bir nehir gibi. Gökyüzü bir ayaza kanmış. Denizde bir kıpırtı yok. Karşı kıyıdaki ilçenin ışıkları yansıyor gözlerine…gözlerin beklemekten yorgun.

               Bir ufak köpek geçiyor yanından. Kaybolup gidiyor ara sokaklardan birinde. Yürüyorsun kentin içlerine doğru. Kütüphanenin bahçesinde, fakültenin öğrencileri türküler söylüyorlar güzel yarınlara dair, onlardan başka dinleyen yok. Onlardan başka seven! Aşıklar Caddesi insansız bir boşluğa uzuyor. Kaç zamandır böyle buralar. Sonbahar bitince kent de toplanıp gidiyor. Ben bu kentin kalabalığını, dostlarımın sevgisini özler gibi özlüyorum.

               İki genç sallanarak geçiyor önünden. Gençlerden biri şarap içiyor. Sabahtan beri içtiğini söylüyor. Şarap şişesini, elini tutan sevgilisine sunuyor. Sevgilisi, aşkının karşılığını göstermek istercesine şarap şişesini kafaya dikiyor. Yüzü turp gibi kızarıyor birden. Birbirlerine sarılıyorlar… Yürüyorlar. Kırılıyor ‘kadehte’ şarabın yüzü, yanıyor dillenen sözcükler bakışan gözlerde, unutuyor varlığını genç kadın sevgilisinin gülüşünde… Akşam eflatun bir renk sürüyor aşkın tenine, yaralı bir kuş gibi kıpkızıl kan döküyor zaman uygarlığın avlusuna. Genç adam yorgun olduğunu söylüyor sevgilisine.

               Gece, bir şehvetle akıyor sabaha, ömre kül olup yağıyor dağınık bir gazel. Kent suskun, yalnızlığın ayak izleri hırsız bir zamandan kente düşüyor. Yapayalnız bir ay tutuşuyor kara bulutların ardında. İki sevgili sokuluyorlar gecenin koynuna. Ayın şavkı vuruyor aşklarına. Kim bilir belki de sevişmişlerdir gün ağarıncaya dek, saçlarında unutulmaz öpüşleriyle bir düşün sokaklarında gezinirken hayat.

 

               İskele Meydanı’na gidiyorsun. Alabildiğine karanlık her yan. Ay bulutların ardına gizlenmiş. Denizin karanlığı doldurmuş kenti. Yalı Kahvesi, terk edilmiş bir yazlık görünümünde. Üşüten bir rüzgâr esiyor ara ara. Sinemanın önüne uğruyorsun. Sezonun ilk filminin afişleri reklam panolarına asılı, “Hayat Firarda Ömrüm ve Küller Uğruna…”

               Yıldızsız bir ocak gecesi. Gecenin sessizliğinde, denizden gelen bir serinlikle yıkanıyor kent. Yeni alışkanlıklar edinmiştin; sık sık alkol alıyordun. Yalnızdın. Bir garip yaratık olup çıkmıştın yeryüzüne. Öte yandan duygusallaşmıştın. Denizle ilgili şiirler yazıyordun. Sarhoş olduğun vakitlerde gülüp geçiyordun acılarına. Çılgın isteklerin yoktu. Ara sıra bir liman yosması bulup, evine götürüyordun. İçiyordunuz. Gönüllerince içerdi bu kadınlar...

               Kentin halkı neşeliydi. Aşkın kenti denirdi bu kente. Önemli bir özellikti bu, kentler için. Bakımlı, şuh ama yüzü sürekli tırmalanan altın saçlı bir içim kız gibiydi kent. Sense bencildin. Seni seven kadınları hep erteledin umutsuz yarınlara. Senden büyüklerle gönül yaptın. Onları sevdin. Şimdi de bu kenti karşılıksız severek kendinden öç alıyordun.

               Her gün aydınlanışında denize iner, o masalımsı görüntüyü izlerdin. Huzur verirdi bu Kaşka kenti sana. Ölmekten korkuyordun. Ölüm bir saplantıydı sende. Uzun zamandır ölümü düşünüyordun. Ölümsüzlüğü…

               İnsan değişiyordu, değiştiriyordu. Her değişimin bir yasası vardı. Ölüm yasasızdı. İnsansa hayallerine eriştikçe hayalsizleşiyordu. Yani ölüyordu.

               Bir cinayet işlenmişti bir zaman önce bu kentte. Katil, sevgilisini onunla sevişirken öldürmüştü hem de makasla. Dostoyevski, katilin, sevgilisini öldürmekle kendi sevgisini de öldürmüş olduğunu söylüyordu bir yazısında. Günlerce katil arandı. Yakalanamadı. Olay unutulmaya başlanmıştı ki, katil aylar sonra bir kalabalığın önünde haykırmıştı suçunu. Oradaydın. Olup biteni izliyordun. Söylenenlere inanan insan sayısı çok azdı. Kimisi deli sandı onu. Gerçek olan şuydu, öldüren insan bir tutkuyla doluydu. Tutkuydu insanın derdi; ölümü, sevgisizliği, yalnızlığı, aç gözlülüğü… Tutkuydu her ömrü yalnızlığa mahkum kılan.

               Durmazcasına bir rüzgâr başladı. Bildiğini okudu yine gökyüzü tanrısı. Karla karışık yağmur yağıyor bütün hüznüyle yalnızlıklara. İnsanın kendisiyle savaşımı bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor. Her ömür boşuna yaşanmamış oluyor aslında. Sevmek duygusu insana yalnızlığını unutturuyor. Sevgi insanın acısını alıyor. Seven insan boşuna yaşamamış oluyor. Ne var ki insanla insan arasındaki uçurum da sevgisizlikten her gecen gün daha bir büyüyordu. İnsan farkında olmadan kaybediyordu… Kaybettiğini fark eden, anılarını kaybettiklerinin üzerine kuran tek canlıydı insan.

               Heyecanla bakıyorsun kutsal kale surlarına. Martılar amansızca çığlıklar atıyorlar. Konuşuyorlar mı yoksa? Güneşi bugün hiç görmedin. Dün geceki ayaz yoktu. Gökyüzünü kaplamış olan kar bulutları güneşi gizleyip durdular gün boyu. Birkaç balıkçı teknesi dönüyor denizden. İnce bir ışık sızıyor onlardan geceye. Nedensiz üzülüyorsun.

               Eski ahşap evlerin önünden geçip gidiyorsun. Evlerin çoğu boş, bakımsız. Oysa soluk soluğa yaşanmış bir tarihi kucaklamışlardır bu evler. Ne aşklar, ne mutluluklar yaşanmıştır bahçelerinde, o görkemli salonlarında. Şimdi çelik bir ustura ağzıyla  kesilmiş gibi boyunları, can çekişiyorlar adeta. Yenilmişler, bir köşeye, hiçliğe atılmışlar. Yüzyılımızda  hâlâ  Homeros okunsa da…

               Dranas dağlarından kar parçacıkları savrulur bu kaleler şehrinin yüzüne…açılır evvel zaman takvimlerinde gölgelenmiş bahçeleriyle cumbalı evlerin tahta kapıları. Kana bulanmış çağın tehdidi altında maskelenir bu evlerin kocamış yalnızlıkları. Her gün batımında bir tanrıçanın koynundan ışık yansır bu ihtiyar evlerin perdeleri inik olan pencerelerine. Ve titrer dudaklar, leylaklar kokarken giden zamanın duyumsattığı anılarda.

               En çok ne özlenir? Dostluk mu? Ya da bir dostun bizde bıraktığı hatıralar mı? Ya hırçın bir denizin kıyısına taht kuran bu tarihi evler neyi özler? Bilirim ki anıları özler, anılarsa “geleceğe gönderilmiş mektuplar ”dır.

               Kar yağıyor Sinop’a. Bir masal perisinin ellerinden savrulur gibi kar yağıyor aşıklar ve yalnızlar kentine…