|
| Hızlı Erişim |
 |
|
|
|
|
|
ÖMRE GÜLÜMSER YİNE
ZAMAN…
Aziz ŞEKER
(Sosyal Hizmet Uzmanı -Sitemiz Yazarı)
Sivas’a özgü sarı ışıkların altında içine çekilmiş, cansız bir halde
kederleniyordu medrese. Sivas topraklarında yüzyıllarca önce yapılmış
savaşlarda dökülen sebepsiz kanları anımsatırcasına. Şehrin yüzünde can
çekişen bir insan acısıyla inler gibiydi… Sarı ışıklar Selçuklu medresesinin
görkemli sütunlarını, kesme taşlarla yapılmış kubbelerini, düzgün hepsinin
bir gül bahçesine açıldığı geniş kapılarını yağan karın altında ürkekçe
gizlemeye çalışıyordu. Yapısına bakınca görülen derin parçalanmışlık ise
belki de zalim Moğol ordularının şehri yıkıp yakarken bıraktıklarını
unutturmamacasına geleceğe sunuyordu.
Medresenin az ilerisinde, plansız şehir evlerinin üstünde; bir tepeye kurulu
kalenin ağaçlı yamaçları beyaz karın dökülmüş saflığıyla etrafına masum bir
hava veriyordu. Şehrin kuçağına oturan kaleyse merkezi görünümüyle
izleyenine alışılmadık bir heyecan yaşatıyordu.
Sarı ışıklar, gökyüzünden yağan karın üstünde sayısız ışık kırılmaları
yaratarak insanı büyülü bir atmosfere çekiyordu. Sokaklar boştu.
Selamlaşacak bir kimse bile ortalıkta görünmüyordu. İnsanın içine işleyen
amansız soğuk ise kılıç ucu gibi küstah ve yaralayıcıydı. Durmamacasına kar
yağıyordu şehrin karanlığına. Şehir kar aydınlığında yıkanıyordu adeta…
Kaybedilenler üzerine kuruluyor yeni ama güçsüz başlangıçlar. Acıyı acıyla
süpürüyoruz, sevgiyi ayrılıkla… Kalbimiz hep anıların gölgesinde ısınıyor
yeni yüzlere. Hep doyulmamış yaşamların düşlerini adadığımız sevgilerle
vuruluyoruz yeni özlemlere. Tenimize düşmüş zamana, geriye bir kez ömür diye
geçen giden ne varsa bırakıyoruz. Şehirler de böyle Anadolu’da; hep eskiyen,
yine de iyi şeylere özlem duyan insanlarıyla…
Sivas beyaz gecelerin elinde kardan bir şehir. Yalnızlık tunç gibi donuyor,
dudaklardan buğulanarak sevgi diye dökülenler de… Şehrin sokaklarında
geçmişi silinen çıngıraklarıyla atlı kızaklar evvel zaman anlatılarında
demleniyor…
Kardan ve soğuktan üşümüş gece tüm yoğunluğuyla bir inip bir kalkıyordu.
Meydana doğru yürüdüm. Kongre binası şehrin en dokunulmaz yerine kurulmuş
bir saraya benziyordu. Yenilenen ve yenilmeyen geçmişiyle. Bu tarihi bina
büyülü bir dünyanın, görkemini ve gücünü hiç yitirmeyecek olan yaşantısının
bir yapısıdır taşıdığı değerleriyle. Biraz ilerisinde eski bir manastır,
kışla tesisi yapılmasına rağmen dik başlı bir ihtiyar genç gibi omzuna
yaslandığı Vali Rıfat Paşanın hükümet konağına göz kırpıp duruyordu. Hep
taze aşklar gibi;
Oysa aşk buğulu bir gölgedir içimizde; bir intihar çiçeği. Nemlenmeyen bir
düş, yazılıp unutulmayan bir şiir, yaşamın eşiğine düşmüş her günün biriken
aydınlığıdır…
Umutlar birbirine benzer, aşklar da ayrılıklar da… Kanayan yarayı azıtan
yürekli bir sesleniş, geçmişi silen bir iz, damarlarda kuruyan kan, yurtsuz
dökülen gözyaşı, yalnızlığın yeryüzüne yankısıdır aslında aşk…
Ya terk edilmek; el değmemiş bir yas gibi… Her şey sevgide; seni nasıl
seviyorum diyebilmekte!... diyene bin selam olsun.
Belediyenin önünden gecen caddenin üstünden aşağıya doğru yürümeye başladım.
Geri dönüşü olmayan bir yangının kıyısından hüzünlenerek sessizce geçtim.
Madımak, gecen giden yılların solgunlaştırdığı bir insan gibi kara savurmuş
küllerini dönüyordu bir bilinmeze doğru. İnsan da ölür, öleceğini sanmadan,
insan da öldürülür kahramanlık destanı yazacağını sananlar tarafından. Bu
şehrin tarihinde bir Madımak vardır; Temmuz ateşiyle kavrulan, birde Pir
Sultan, elindeki sazıyla Banaz’dan Kızılırmak’a savrulan…
Caddenin bitiminde köşe başında artık şehrin kuyumcularını ağırlayan Hanın
yanı başında biraz dikeldim. Birbiri peşi sıra iki kişi koşarak önümden
geçti. Ayrılıktan bahsediyorlardı. Öyle koşuyorlardı ki, ayrılık gerilerde
kalıyordu. Ne olduysa arkada giden uçarcasına yere düştü. Oracıkta sesi
kesildi. Öndeki bir an durdu. Dönüp baktı. Koşar adım yerde yatanın yanına
geldi. Üstüne eğildi. Elleriyle yüzüne dokundu. İrkilten korku dolu bir
sesle, “kan, kan, kan! geliyor ağzından” diye bağırmaya başladı. Avazesi
çınlayıp düştü donan gecenin içine. Bir süre ne yapacağını bilemez bir ruh
haliyle gezindi. Karşıda bir apartmanın önünde bekleyen apartman görevlisi
cankurtaran çağırdığını söylüyordu. Ötelerde artarak gelen sesiyle
cankurtaran biraz sonra yerde yatana ulaşmıştı.
Cankurtarandan inen sağlık görevlileri bir telaşla gelip, yerde kıvranmadan
yatanı götürmek için sedyeye kaldırdılar. Başındaki bere düştü. Altın gibi
şırlayarak bir tutam ay sarısı saç dökülüverdi sedyeden yere doğru. Kara
yansıdı saçlarının sarısı. Cankurtaran hızla oradan ayrıldı. Diğeri yoktu.
Kaçıp gitmişti. Kim olabilirlerdi ki? Ayrılmak üzere olan bir çift diye
düşünüyordum. Ya da yasak bir aşkın kurbanı iki sevgili. Cankurtarana
yalnızca yerde yatanı almışlardı. Bir nedeni olmalıydı; iyi ya da kötü
kaybolup gidenin. Neydi öyle kırılıp dökülen, insandan düşen bu gece yarısı,
bilmiyordum.
Kangal ağası konağına doğru ağır ağır çıkıyordum. Ayaklarım karı ezdikçe
çıkan çıtırtılı ses alıp götürüyordu karla kaplı şehirden beni: Sağır ve
dilsiz bir masalcı sokaklardan keder toplayan kimsesizlere, kutsallığına
inandığı sıcak birşeyler anlatmaya çalışıyordu. Başaramıyordu. Gözlerine
dolan umutsuzluk kışın karlı ellerinde dokunaklı bir eski zaman duası gibi
yalnızlaşıyordu… Durdum. Ayaklarımın kara basarken çıkardığı sesler de
kesildi. Sağır ve dilsiz masalcı da yitip gitti…
Kimi kez sözcükler de yetersiz kalır acıdan kıvranan bedenler için,
sızlarken yürekleri bir ateşte. Çaresiz kalır uğruna ölünecek bir şey
kalmamışsa insan. Gözleri hep kaybettiğini bulma ışığıyla beslenir. Bulup
kaybetmektir oysa sevgiye sadık kalmayan yaşam. Benim de
anlamlandıramadığım, ama yaşadıklarımda duvar gibi örülüp yükselen
duygulardı bunlar bazen de şiire akan; zaman hep ayrılık / hep ayaz / hep
bir çingene yalnızlığı zaman / sağır ve dilsiz aşkbaz bir masalcı / tutulmuş
bir ay gibi / ömür için solgun bir tehdit / mezarını arayan çağsız bir
derviş / umutlu pencerelerde kar aydınlığı zaman…
Ben bir kez ayrıldım / uçurtmamı mavi bildiğim gökyüzü aldı / vermedi /
alnım hep o mavide kaldı / oysa ben ayrılık nedir bilmedim… Bir ayrılık
şarkısıyla ömre gülümsese de zaman…
Şubat 2006 Sivas

|
|