|
|
|
|
Bir arkadaş ortamında tanıştık, tanıştırıldık. Ortak arkadaşlarımız
Berna ile Yılmaz’ın bize sormadan kendi aralarında aldıkları karar
ile –sözde- tesadüfü bir buluşmayla aynı mekâna getirildik. İyi
niyet abidesi candan arkadaşlarımız –aslında- daha bizi birbirimize
göstermeden; seni bana, beni sana yakıştırmış ve uygun görmüşlerdi.
Bu ülkede evlenen birçok çiftin ilk nikâh memurluğunu en yakın
arkadaşları yapmaktadır. Berna ve Yılmaz; hem nikah memurluğu hem de
nikah şahitliğimizi yaptılar.
O günü hatırlıyor musun? Bu soruyu sana zaman zaman sorardım. İlk
başlarda çok şey hatırlarken; yıllar geçtikçe hatırlanan detaylar
azalmaya başladı. Hele bir süre sonra uzunca düşündükten sonra kırık
dökük bir şeyler mırıldanırdın. Hatırladıklarının bir kısmı doğru
ancak çoğu uydurmaydı. Bana cevap vermiş olmak, mahcubiyet duymamak
adına o günleri aklından geçirirdin. Geçmişte yaşananları tüm
çıplaklığı ile hatırlamıyorsun diye sana gücenmezdim. Ama en azından
önemli günleri hatırlamanı beklerdim. En azından bunu…
Oysa ben o günü –ve başka günleri- hiç unutmadım. Keskin zekâmla
detayları hatırlamamla dalga geçerdin. Sürekli aynı şeyleri
kurguladığımı bu nedenle olayların, yaşananların, kimi konuşmaların
aklımda sabit kaldığını söylerdin. Sana göre hafızam bilgisayarlarda
kullanılan hard diskler gibiydi. Hiçbir bilgi silinmez, çöpe
atılmaz; bilgisayar çökse bile hard diskteki bilgiler her zaman
oradadır.
O gün buluşacağımız kafeye ilk olarak ben ve Berna geldik. Başkentin
göbeğindeki kafenin ikinci katında, cam kenarında bir yere oturduk.
Ben şekersiz kahvemi, Berna çayını söyledi. Havadan sudan, kız kıza
konuşuyorduk. Sonra, Yılmaz ve sen masamıza doğru yöneldiniz.
Yılmaz, çocukluk arkadaşım Berna’nın kocasıydı. Ama seni ilk defa
görüyordum. Selam verip masamıza oturdunuz.
Kareli füme gömlek, gri keten pantolon vardı üzerinde. Saçlarına
sürdüğün bolca jölenin parlaklığı alnının açık kalan yerine
vuruyordu. Kalın çerçeveli gözlük ile kendine kattığın ukalaca
bilmişliğe içimden gülmüştüm. Bu gözlükler sana hiç yakışmamıştı.
Yıllar sonra ısrarımla ince çerçeveli bir gözlük aldığında herkes
seni daha havalı bulmuştu da bu değişikliği benim ısrarımla
yaptığını açıklamak zoruna gitmişti.
Bu sözde, sıradan tesadüfü buluşmada Berna ve Yılmaz’ın bize
çaktırmadan yaptıkları kaş göz hareketlerinden bir kurmacanın içinde
olduğumuzu anladım. Bozuntuya vermedim, her şeyi kendi akışına
bıraktım.
Çocuklar; bizi birbirimizle tanıştırdılar. Sen, Yılmaz’ın aynı iş
yerinden arkadaşı Hakkı; ben, Berna’nın çocukluk arkadaşı Serpil.
Tokalaşmak için elini tuttuğumda yüreğinin elinde attığını
hissettim. Avuçlarının içi terden ıslak ve sıcaktı. Gözlerinin
karasının ayazda kalmış çocuk eli misali titrediğini de unutmadım.
Gördüğün gibi detaylara takılı kalan –senin deyiminle- hard disk
gibi olan hafızam neleri hatırlıyor?
Seni, yaşarken ilk gördüğüm günü nasıl ayrıntıları ile
hatırlıyorsam, ölmeden önce son görüşümü de öylece hatırlıyorum.
Elinde kalın kabzalı bir ekmek bıçağı ile karşıma dikildin.
Saçlarının dökülmeyen yerleri kirpi gibi olmuş. Dudaklarının
kenarları, ölesiye korkan insanlar gibi seyirmiş. Hele gözlerin;
elimi ilk kez tuttuğunda karası titreyen gözlerin birer kurşun gibi
namlusundan fırlamaya hazırdı. Birazdan tetik düştü, gözlerin
namludan fırladı ve elindeki bıçak göğsüme saplandı. Gözünün
beyazında damar damar kızıllıklar, gözlerinin o çek sevdiğim
karasında şimşekler vardı.
Ben senin yüzünü ölmeden önce hafızama işlerken, sen elindeki
bıçakla göğsümü deşiyordun. Ne kadar sürdü bu sahne, ne kadar ayakta
kaldım, bilmiyorum. Gözlerim karanlığa doğru kaydıkça, bedenim yere
kapaklandı. Etraftan koşuşturmalar, siren sesleri, telaş, çığlıklar…
Karanlıklar, akışkan bir çamur gibi üzerimden kayıp gitti. Nerede
olduğumu, nereden bilebildiğimi bilmiyorum. Ama olduğum yeri
biliyorum. Burası eşleri tarafından öldürülen kadınlar için bir
bekleme salonu diye tabir edilen dünya ile araf arasındaki yer. Yani
dünyada ölmüş sayılanların öteki tarafta kabir azabı çektikleri
bölüm.
Hiçbir fikrim yok; ölümlü mü yoksa ölümsüz müyüm?
Bir mezarım var ama ruhum huzura ermiş değil. Gerçekten ölememek ne
acıtıcı; bunu ne yaşayanlar ne de gerçekten ölenler bilebilir.
Senin, sevgili kocamın, iki çocuğumun babasının nasıl oldu da yıllar
sonra bir caniye dönüşerek, katilim olduğunu bulmak gibi bir işim
var. Bunu kendime ve tanrıma izah edebildiğimde işte o zaman
gerçekten ölmüş olacağım.
Ve ruhum gerçek huzura kavuşacak.
İşte o zaman öleceğim.
İLYAS ALİ DAŞTAN
|
|
|
|
BİZE YAZIN
Sosyal Hizmet Uzmanı
Web Sitesi
E-Posta :
sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com
|
|
|
|