|
|

ÖLÜMLE HASBİHAL
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
dastanilyas@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
Ölmeyi kolay sanıyordum ama
yanılmışım. Haberlerde izlediğim ya da gazetelerin üçüncü sayfalarında yer
alan intihar olaylarının ve ölüm haberlerinin öyle anında alınan kararlarla
bir çırpıda gerçekleştirildiğini ve bu işin kolayca olduğunu düşünürdüm. Ama
yanılmışım, ölüm hiç de öyle keyfe keder yaşanacak bir olay değil. Belki de
ölümü özel kılan bu yanıdır.
Kaldı ki insanın ne zaman öleceğini bilmesi demek yaşanılan her anın zehir
olması demek olurdu.
Ölmek sırayla… Bu işin bir sırası var ve sıran gelmeden de
ölemezsin. Ne kadar istekli olursan ol. Ölümden mucize kurtuluşlar ve
dönüşler aslında o kişinin daha sırasının gelmemesinden ileri gelmektedir.
Ben bu düşünceye; yani sıramın gelmediğini ve bu yüzden ölmeyi
başaramayacağımı altı ay önce anladım.
Benim kanıtım kendimce şöyle oldu: Annem ve babam çıkmış oldukları
bir seyahatten eve dönerken geçirmiş oldukları bir trafik kazası sonucunda
yaşamlarını yitirdiler. Ailenin tek çocuğu ve anne ile babama aşrı düşkün
olmam nedeniyle bu yıkımı kabullenmekte zorlandım.
Birinin yokluğunun acısını ve o olmayan
kişiyi ne kadar çok sevdiğinizi yaşamınızdan bir yaprak gibi ayrılıp gittikten
sonra anlıyorsunuz. Annem ve babam benden habersiz ve bana sormadan sessizce
hayatımdaki oyunun başrolünden çekildiklerinde benim için perdenin indiğini
anladım. Artık tek kişilik trajedimi kendi sahnemde oynamam istendi benden. Ben
ise rolümü ezberleyememiş ve o trajedi sahnesine iğreti duran acemi bir
oyuncuydum.
Yaşadığım şehrin dağları yerlerinden oynadı ve üzerime yığıldılar. Bütün
gücüm tükendi, hafif bir yel ile sallanan yapraktan daha güçsüzdüm. Dayanacak
dallarım kırılmıştı.
Hayatta yalnız başıma kaldıktan sonra öğretmenlik mesleğimi, çok
sevdiğim öğrencilerimi ve kanser hastası çocuklara yardım ettiğimiz dernekteki
aktif gönüllülüğümü boşladım. Çünkü okula gidecek takatim olmadığı gibi
derslerde öğrencilerimin karşısında ders anlatmaya başlamadan ağlıyordum. İçinde
bulunduğum buhran ve bunalımdan kurtulmak üzere doktora gittim ve yoğun
depresyon tanısı ile sakinleştirici ilaç başladılar. Doktor, hastalığımı benim
anlayabileceğim şu şekilde anlattı: Sevilen varlığın kaybından dolayı sinirlerim
aşırı yıpranmıştı ve ruhum bu yıpranmalar karşısında yorulmuştu. Yorgun ruhumu
sırtıma vurarak doktorun yanından ayrıldım.
Kullandığım sakinleştirici ilaçları üç ay kullandım ama ilaçlar beni
hiçbir zaman sakinleştirmedi. Aksine ilaçları aldığımda daha hırçın ve saldırgan
oldum. Sürekli olarak kâbuslar görmeye, anıları kendi zihnimde tekrar yaşamaya
başladım. Böyle zamanlarda kara bir balçık tabakası altında kaldığımı,
bacaklarımın beni batağa sapladığını, göz kapaklarım üzerine binen ağırlıktan
başımın öne düştüğünü hissediyordum.
Sürekli olarak sorular yumağındaydım. Neden benim annem ve babam
öldü, neden yalnız kaldım, neden tanrı beni cezalandırmak istiyor, neden, neden…
İnsanın gözleri açıkken kâbus görmesinin ne demek olduğunu yaşadım. Düşüncelerim
beynimi yormaktan da öte beynimin içindeki damarları paramparça ediyordu.
Kazayı görmedim. Ama kulaklarımda hep acı bir fren sesi
yankılandı. Her zaman dikkati elden bırakmayan babamın ani bir reflekse frene
basması ve önündeki arabaya çarpmamak için bariyerlere çarpmasının görüntüsü.
Mavi beyaz yanan sönen ve sirenler çıkaran ambulansın kaza yerine ulaşması.
Arabadan kaldırıma sızan kan ve annemin kırılan gözlüğü. Cankurtaranın canları
kurtaramaması…
Evimin, annemsiz ve babamsız buz gibi soğukluğu. Eşyaların tek düzeliği. Annemin
evden hiç gitmeyen kokusu, babamın sevgi dolu sesi. Duvarlardan üzerime yürüyen
yalnızlığım, bir başına kalmışlığım. Halıdan ayaklarıma dolanan kimsesizlik.
Musluklardan damlayan isyanım ve damarlarıma işleyen inançsızlığım…
Ben yirmi altı yaşındayım, ailemden bir gün uzakta bir gece uyumadım. Onlar
bensiz bir akşam yemeği yemediler. İlk defa bensiz bir yolculuğa çıktılar ve her
yolculuğun başladığı yerde biteceği yalanına inanmamı istiyorlar.
Zihnim ve yüreğimin kalabalığını alkolün uyuşturuculuğu ile
dağıtabildiğimi fark ettiğimde artık yeni bir dönemece girdiğimin farkında
değildim. Benim için artık hiçbir şeyin maddi ve manevi değeri kalmadı.
Kazandığım paraları barlarda içki masalarında bırakıp eve öyle geliyordum. Bir
kadının gece yarılarında sarhoş dolaşmasına şiddetle karşı çıkarken, gece
yarıları sarhoş bir halde sarhoş erkeklerin arasında sarhoşluğu yaşadım. Bir
keresinde parkta, bankın üzerinde sızmışım. Sabah uyandığımda her tarafım
kırılıyordu. Vücuduma buzdan kılıçlar sokuluyordu. Kendime geldiğimde hiçbir şey
hatırlamadım akşama dair…
Hazmedemediğim bu terk edilme, yaşadığım ilk terk edilmeydi. Yaşamın daha
kıyısında duran ve acemi bir yaşam eri olan benim için bu kaldırılamaz bir
yüktü. Bu yükten kurtulmak için aldığım karar şuydu: Ben işe yaramaz bir kadınım
ve varlığımın ben dâhil kimseye bir faydası yok, o zaman var olmamın da bir
anlamı yok…
Saplantı haline getirdiğim bu düşüncemi bir gece iyice tartıp şekillendirdim.
Ölümün beni çağırdığını, onun ayak seslerini duyduğumu sanarak iyice sarhoş bir
halde evime gitmek istedim. Gece yarısında evime doğru taksi ile giderken
koltuğumun altında yedek bir şarap şişesi hazır olda bekliyordu. Aynı sokaktan
iki defa geçmemize rağmen evimin adresini daha sonra hatırladım.
Eve geldiğimde beni karşılayan yalnızlığıma merhaba demeden
doğrudan mutfağa geçtim ve şarabımı içmeye, kaldığım yerden devam ettim.
Mutfakta kullandığım radyodan en ağır arabesk şarkıları çalan radyo kanalını
uzun uğraşlardan sonra buldum. Klasik ve halk müziği dışında müziğe kulağını
tıkayan ben, şu aralar ağdalı arabesk şarkıların nakaratlarına eşlik eder hale
geldim.
Sarhoşum ama bu hoşluğu biraz daha arttırmamın gerekli
olduğunu biliyorum, çünkü beynimde duran o saplantılı düşünce sürekli olarak
beni kolaçan ediyor. Bir an önce eyleme geçmem gerektiğini kendi kendime
yineleyip durmaktayım.
Ne yapmam gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini biliyorum. Önce iliklerime,
hücrelerime kadar alkol ile dolmalıyım. Öyle de yaptım. Alkol ile doldurduğum
midemin şişkinliğinden limitimi doldurduğumu anladım. Birinci adım tamam, şimdi
diğer adımlara geçme zamanı.
Yalpalayarak masadan uzaklaştım ve ayakta sallanırken buzdolabının kapağını
birkaç deneme yaptıktan sonra buldum. Buzdolabının kapı gözlerinde ne kadar ilaç
varsa aldım ve masanın üzerine dizdim. İki yarım kutu antibiyotik, bir kutu
vitamin hapı ve depresyon için kullanmam gereken ama kullanmadığım bir kutu
sakinleştirici hapım vardı. Hapları özenle jelâtinlerinden çıkardım ve bir
kâseye kuruyemiş gibi doldurmaya başladım. Birkaç çeşit kuruyemişi karıştırır
gibi kâseyi şöyle bir salladım ve ilaçları birbirine kattım. Zil zurna sarhoşum
bunun farkındayım ama yine de ne yaptığımı ve bu hazırlığı neden yaptığımı
biliyorum. Kendi idam sehpasını kendi elleri ile hazırlayan bir idam mahkûmuyum.
Haplar ile ilgili hazırlık seremonisi bittiğinde, çerez kâsesindeki ilaçları
birer ikişer ağzıma atıp yutmaya başladım. Birer ikişer midemde birikmeye
başlayan hapların üzerine birkaç yudum şarap yuvarlıyorum. Hapların midemdeki
alkol gölünde patlayarak beni tümden uyuşturmasını bekliyorum. İçimde bir şeyler
yanıyor ama bunun benim aradığım şey olmadığını biliyorum.
Haplar sona erdiğinde üzüldüm, başka hap kalmış mı diye kâseyi
havaya kaldırıp gözüme yaklaştırdım çünkü burnumu göremiyordum o halde iken.
Ölüm korkusu değil de bu sefer bu kadar çabadan sonra ölememek korkusu sardı.
Mutfakta öylece oturup ölebilmenin çare ve yollarını düşünürken, geriye ölmeme
yardımcı olacak sadece gaz ocağının kaldığını anladım. Mutfak tezgahının
üzerinde duran dörtlü gaz ocağına ne kadar sürede geldim bilmiyorum. Ocağın
bütün gözlerini sonuna kadar açtım, gaz sesi ve keskin kokusu burnuma geldi. Şu
bendeki akla bakın. Mutfak ve balkon kapısının altındaki boşluklardan sızan
gazın boşa gitmesine içim el vermedi. Duvarlara tutunarak banyoda duran kirli
çamaşırlarımdan birkaç tane aldım ve tekrar mutfağa geldim. Mutfak ve balkon
kapısını kapadıktan sonra kapıların altından gaz sızıntısı olmasın diye
getirdiğim kirli çamaşırları kapı altlarına tıkıştırdım. Kendim için
oluşturduğum gaz hücrem tamam sayılırdı.
Masaya kollarımı dayadım ve başım ellerime yaslı gözlerim kendiliğinden kapandı.
Ben ölmek için hazırdım ama ölüm beni almak için hazır mıydı?…
…
Sabahın yedisinde bir kamyon tekeri altında ezilen başımın ağrısı
ile kendime gelir gibi oldum. Yaşayıp yaşamadığıma o birkaç saniye karar
veremedim. Gözlerimi açamıyordum çünkü göz kapaklarım birbirine dikilmişti.
Gözlerim kapalı, başımdaki müthiş ağrı, yukarı doğru şahlanan ve ağzımdan çıkmak
isteyen midem yaşadığımı fısıldadılar.
İki büklüm bir vaziyette banyoya girdiğimde başımı klozetin içine kadar soktum.
Ağzımdan çıkan yemyeşil kusmukları gördükçe hayret ettim. Arka arkaya alkol ile
birlikte yuttuğum haplar nasıl bir kimyasal tepkime geçirdiler ki yemyeşil zehir
gibi ağzımdan fışkırıyorlardı. Başım klozetin içinde belki yirmi dakika öğürdüm
ve iç organlarımı da sanki ağzımdan çıkararak klozete doldurdum. Başımı
kaldırdığımda aynada gözüken kadını bir an tanımadığımı sandım. Kılcal damarları
kızaran ve bir yaratığın gözleri, simsiyah bir surat, klozetin sularına batmış
ve bir cadınınkine benzeyen kırpık saçlar. Biraz daha dikkatli baktıktan sonra
aynadakinin bir zamanlar ben diye bildiğim kadına benzediğini fark ettim.
Mutfağa tekrar döndüğümde hala ocaktan sızan gazı kapattım.
Evimdeki bütün kapıları ve pencereleri sonuna kadar açtım.
Yorgun ve bitap kendimi yatağımın alıştığım ve çok sevdiğim çukuruna attım.
Tertemiz ve sabun kokan yatağımda ertesi güne kadar deliksiz bir uyku çektim.
Ölmeye çalışmaktan yorgun düşmüşüm, uyandığımda hangi zamanda olduğumu bir anda
kestiremedim.
Yatağımda doğruldum ve yorganıma sarılarak bağdaş kurdum. Bir gün önce olanları
düşündüm, acaba bütün bunları yaşadım mı yoksa tüm bunlar bir kâbus muydu? Merak
içinde kalktım ve mutfağa gittiğimde, masada duran şarap şişesi ve boş ilaç
tabletleri yaşadıklarımın kâbus olmadığını kanıtlıyordu. Kolay ölünmediğini ve
ölümün sırasının ben de olmadığını anladım.
…
Altı ay önce kalkıştığım bu deneyimden pişmanım tabi ki.
Şimdi eski yaşamıma tekrar döndüm. Sınıfımda öğrencilerimle mutluyum, hafta
sonlarında hastanede yatan kanserli çocukları ziyarete gidiyorum. Yüreğim sözümü
dinliyor ve uysal bir köle gibi bana itaat ediyor. Şöyle gerilerde bir sızı var
gibi ama o konuda da bilinçaltım sağ olsun, hatırlamak istemediğim şeyleri
karanlık dehlizlerinin en diplerine doğru kapatmış durumda.
Bu olaydan sonra kendime karşı bir kızgınlığım olmadı. Test ederek anladım ki
benim ölümü çağırmama ya da aramama gerek yok. O gelip beni bulacak nede olsa.
Ölümle ilk ve son hasbihalimiz böyle olmuştur!…
|
|