Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 



ÖLÜMLE HASBİHAL

 SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
 dastanilyas@gmail.com  ulaştırabilirsiniz.

 


    Ölmeyi kolay sanıyordum ama yanılmışım. Haberlerde izlediğim ya da gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alan intihar olaylarının ve ölüm haberlerinin öyle anında alınan kararlarla bir çırpıda gerçekleştirildiğini ve bu işin kolayca olduğunu düşünürdüm. Ama yanılmışım, ölüm hiç de öyle keyfe keder yaşanacak bir olay değil. Belki de ölümü özel kılan bu yanıdır.
Kaldı ki insanın ne zaman öleceğini bilmesi demek yaşanılan her anın zehir olması demek olurdu.
    Ölmek sırayla… Bu işin bir sırası var ve sıran gelmeden de ölemezsin. Ne kadar istekli olursan ol. Ölümden mucize kurtuluşlar ve dönüşler aslında o kişinin daha sırasının gelmemesinden ileri gelmektedir.
Ben bu düşünceye; yani sıramın gelmediğini ve bu yüzden ölmeyi başaramayacağımı altı ay önce anladım.
   Benim kanıtım kendimce şöyle oldu: Annem ve babam çıkmış oldukları bir seyahatten eve dönerken geçirmiş oldukları bir trafik kazası sonucunda yaşamlarını yitirdiler. Ailenin tek çocuğu ve anne ile babama aşrı düşkün olmam nedeniyle bu yıkımı kabullenmekte zorlandım.



 
 
Birinin yokluğunun acısını ve o olmayan kişiyi ne kadar çok sevdiğinizi yaşamınızdan bir yaprak gibi ayrılıp gittikten sonra anlıyorsunuz. Annem ve babam benden habersiz ve bana sormadan sessizce hayatımdaki oyunun başrolünden çekildiklerinde benim için perdenin indiğini anladım. Artık tek kişilik trajedimi kendi sahnemde oynamam istendi benden. Ben ise rolümü ezberleyememiş ve o trajedi sahnesine iğreti duran acemi bir oyuncuydum.
  Yaşadığım şehrin dağları yerlerinden oynadı ve üzerime yığıldılar. Bütün gücüm tükendi, hafif bir yel ile sallanan yapraktan daha güçsüzdüm. Dayanacak dallarım kırılmıştı.
   Hayatta yalnız başıma kaldıktan sonra öğretmenlik mesleğimi, çok sevdiğim öğrencilerimi ve kanser hastası çocuklara yardım ettiğimiz dernekteki aktif gönüllülüğümü boşladım. Çünkü okula gidecek takatim olmadığı gibi derslerde öğrencilerimin karşısında ders anlatmaya başlamadan ağlıyordum. İçinde bulunduğum buhran ve bunalımdan kurtulmak üzere doktora gittim ve yoğun depresyon tanısı ile sakinleştirici ilaç başladılar. Doktor, hastalığımı benim anlayabileceğim şu şekilde anlattı: Sevilen varlığın kaybından dolayı sinirlerim aşırı yıpranmıştı ve ruhum bu yıpranmalar karşısında yorulmuştu. Yorgun ruhumu sırtıma vurarak doktorun yanından ayrıldım.
  Kullandığım sakinleştirici ilaçları üç ay kullandım ama ilaçlar beni hiçbir zaman sakinleştirmedi. Aksine ilaçları aldığımda daha hırçın ve saldırgan oldum. Sürekli olarak kâbuslar görmeye, anıları kendi zihnimde tekrar yaşamaya başladım. Böyle zamanlarda kara bir balçık tabakası altında kaldığımı, bacaklarımın beni batağa sapladığını, göz kapaklarım üzerine binen ağırlıktan başımın öne düştüğünü hissediyordum.
   Sürekli olarak sorular yumağındaydım. Neden benim annem ve babam öldü, neden yalnız kaldım, neden tanrı beni cezalandırmak istiyor, neden, neden…
İnsanın gözleri açıkken kâbus görmesinin ne demek olduğunu yaşadım. Düşüncelerim beynimi yormaktan da öte beynimin içindeki damarları paramparça ediyordu.
    Kazayı görmedim. Ama kulaklarımda hep acı bir fren sesi yankılandı. Her zaman dikkati elden bırakmayan babamın ani bir reflekse frene basması ve önündeki arabaya çarpmamak için bariyerlere çarpmasının görüntüsü. Mavi beyaz yanan sönen ve sirenler çıkaran ambulansın kaza yerine ulaşması. Arabadan kaldırıma sızan kan ve annemin kırılan gözlüğü. Cankurtaranın canları kurtaramaması…
Evimin, annemsiz ve babamsız buz gibi soğukluğu. Eşyaların tek düzeliği. Annemin evden hiç gitmeyen kokusu, babamın sevgi dolu sesi. Duvarlardan üzerime yürüyen yalnızlığım, bir başına kalmışlığım. Halıdan ayaklarıma dolanan kimsesizlik. Musluklardan damlayan isyanım ve damarlarıma işleyen inançsızlığım…
Ben yirmi altı yaşındayım, ailemden bir gün uzakta bir gece uyumadım. Onlar bensiz bir akşam yemeği yemediler. İlk defa bensiz bir yolculuğa çıktılar ve her yolculuğun başladığı yerde biteceği yalanına inanmamı istiyorlar.
   Zihnim ve yüreğimin kalabalığını alkolün uyuşturuculuğu ile dağıtabildiğimi fark ettiğimde artık yeni bir dönemece girdiğimin farkında değildim. Benim için artık hiçbir şeyin maddi ve manevi değeri kalmadı. Kazandığım paraları barlarda içki masalarında bırakıp eve öyle geliyordum. Bir kadının gece yarılarında sarhoş dolaşmasına şiddetle karşı çıkarken, gece yarıları sarhoş bir halde sarhoş erkeklerin arasında sarhoşluğu yaşadım. Bir keresinde parkta, bankın üzerinde sızmışım. Sabah uyandığımda her tarafım kırılıyordu. Vücuduma buzdan kılıçlar sokuluyordu. Kendime geldiğimde hiçbir şey hatırlamadım akşama dair…
  Hazmedemediğim bu terk edilme, yaşadığım ilk terk edilmeydi. Yaşamın daha kıyısında duran ve acemi bir yaşam eri olan benim için bu kaldırılamaz bir yüktü. Bu yükten kurtulmak için aldığım karar şuydu: Ben işe yaramaz bir kadınım ve varlığımın ben dâhil kimseye bir faydası yok, o zaman var olmamın da bir anlamı yok…
Saplantı haline getirdiğim bu düşüncemi bir gece iyice tartıp şekillendirdim. Ölümün beni çağırdığını, onun ayak seslerini duyduğumu sanarak iyice sarhoş bir halde evime gitmek istedim. Gece yarısında evime doğru taksi ile giderken koltuğumun altında yedek bir şarap şişesi hazır olda bekliyordu. Aynı sokaktan iki defa geçmemize rağmen evimin adresini daha sonra hatırladım.
   Eve geldiğimde beni karşılayan yalnızlığıma merhaba demeden doğrudan mutfağa geçtim ve şarabımı içmeye, kaldığım yerden devam ettim. Mutfakta kullandığım radyodan en ağır arabesk şarkıları çalan radyo kanalını uzun uğraşlardan sonra buldum. Klasik ve halk müziği dışında müziğe kulağını tıkayan ben, şu aralar ağdalı arabesk şarkıların nakaratlarına eşlik eder hale geldim.
    Sarhoşum ama bu hoşluğu biraz daha arttırmamın gerekli olduğunu biliyorum, çünkü beynimde duran o saplantılı düşünce sürekli olarak beni kolaçan ediyor. Bir an önce eyleme geçmem gerektiğini kendi kendime yineleyip durmaktayım.
Ne yapmam gerektiğini ve nasıl yapmam gerektiğini biliyorum. Önce iliklerime, hücrelerime kadar alkol ile dolmalıyım. Öyle de yaptım. Alkol ile doldurduğum midemin şişkinliğinden limitimi doldurduğumu anladım. Birinci adım tamam, şimdi diğer adımlara geçme zamanı.
Yalpalayarak masadan uzaklaştım ve ayakta sallanırken buzdolabının kapağını birkaç deneme yaptıktan sonra buldum. Buzdolabının kapı gözlerinde ne kadar ilaç varsa aldım ve masanın üzerine dizdim. İki yarım kutu antibiyotik, bir kutu vitamin hapı ve depresyon için kullanmam gereken ama kullanmadığım bir kutu sakinleştirici hapım vardı. Hapları özenle jelâtinlerinden çıkardım ve bir kâseye kuruyemiş gibi doldurmaya başladım. Birkaç çeşit kuruyemişi karıştırır gibi kâseyi şöyle bir salladım ve ilaçları birbirine kattım. Zil zurna sarhoşum bunun farkındayım ama yine de ne yaptığımı ve bu hazırlığı neden yaptığımı biliyorum. Kendi idam sehpasını kendi elleri ile hazırlayan bir idam mahkûmuyum.
Haplar ile ilgili hazırlık seremonisi bittiğinde, çerez kâsesindeki ilaçları birer ikişer ağzıma atıp yutmaya başladım. Birer ikişer midemde birikmeye başlayan hapların üzerine birkaç yudum şarap yuvarlıyorum. Hapların midemdeki alkol gölünde patlayarak beni tümden uyuşturmasını bekliyorum. İçimde bir şeyler yanıyor ama bunun benim aradığım şey olmadığını biliyorum.
   Haplar sona erdiğinde üzüldüm, başka hap kalmış mı diye kâseyi havaya kaldırıp gözüme yaklaştırdım çünkü burnumu göremiyordum o halde iken. Ölüm korkusu değil de bu sefer bu kadar çabadan sonra ölememek korkusu sardı.
Mutfakta öylece oturup ölebilmenin çare ve yollarını düşünürken, geriye ölmeme yardımcı olacak sadece gaz ocağının kaldığını anladım. Mutfak tezgahının üzerinde duran dörtlü gaz ocağına ne kadar sürede geldim bilmiyorum. Ocağın bütün gözlerini sonuna kadar açtım, gaz sesi ve keskin kokusu burnuma geldi. Şu bendeki akla bakın. Mutfak ve balkon kapısının altındaki boşluklardan sızan gazın boşa gitmesine içim el vermedi. Duvarlara tutunarak banyoda duran kirli çamaşırlarımdan birkaç tane aldım ve tekrar mutfağa geldim. Mutfak ve balkon kapısını kapadıktan sonra kapıların altından gaz sızıntısı olmasın diye getirdiğim kirli çamaşırları kapı altlarına tıkıştırdım. Kendim için oluşturduğum gaz hücrem tamam sayılırdı.
Masaya kollarımı dayadım ve başım ellerime yaslı gözlerim kendiliğinden kapandı. Ben ölmek için hazırdım ama ölüm beni almak için hazır mıydı?…

   Sabahın yedisinde bir kamyon tekeri altında ezilen başımın ağrısı ile kendime gelir gibi oldum. Yaşayıp yaşamadığıma o birkaç saniye karar veremedim. Gözlerimi açamıyordum çünkü göz kapaklarım birbirine dikilmişti. Gözlerim kapalı, başımdaki müthiş ağrı, yukarı doğru şahlanan ve ağzımdan çıkmak isteyen midem yaşadığımı fısıldadılar.
İki büklüm bir vaziyette banyoya girdiğimde başımı klozetin içine kadar soktum. Ağzımdan çıkan yemyeşil kusmukları gördükçe hayret ettim. Arka arkaya alkol ile birlikte yuttuğum haplar nasıl bir kimyasal tepkime geçirdiler ki yemyeşil zehir gibi ağzımdan fışkırıyorlardı. Başım klozetin içinde belki yirmi dakika öğürdüm ve iç organlarımı da sanki ağzımdan çıkararak klozete doldurdum. Başımı kaldırdığımda aynada gözüken kadını bir an tanımadığımı sandım. Kılcal damarları kızaran ve bir yaratığın gözleri, simsiyah bir surat, klozetin sularına batmış ve bir cadınınkine benzeyen kırpık saçlar. Biraz daha dikkatli baktıktan sonra aynadakinin bir zamanlar ben diye bildiğim kadına benzediğini fark ettim.
   Mutfağa tekrar döndüğümde hala ocaktan sızan gazı kapattım. Evimdeki bütün kapıları ve pencereleri sonuna kadar açtım.
Yorgun ve bitap kendimi yatağımın alıştığım ve çok sevdiğim çukuruna attım. Tertemiz ve sabun kokan yatağımda ertesi güne kadar deliksiz bir uyku çektim. Ölmeye çalışmaktan yorgun düşmüşüm, uyandığımda hangi zamanda olduğumu bir anda kestiremedim.
Yatağımda doğruldum ve yorganıma sarılarak bağdaş kurdum. Bir gün önce olanları düşündüm, acaba bütün bunları yaşadım mı yoksa tüm bunlar bir kâbus muydu? Merak içinde kalktım ve mutfağa gittiğimde, masada duran şarap şişesi ve boş ilaç tabletleri yaşadıklarımın kâbus olmadığını kanıtlıyordu. Kolay ölünmediğini ve ölümün sırasının ben de olmadığını anladım.

   Altı ay önce kalkıştığım bu deneyimden pişmanım tabi ki.
Şimdi eski yaşamıma tekrar döndüm. Sınıfımda öğrencilerimle mutluyum, hafta sonlarında hastanede yatan kanserli çocukları ziyarete gidiyorum. Yüreğim sözümü dinliyor ve uysal bir köle gibi bana itaat ediyor. Şöyle gerilerde bir sızı var gibi ama o konuda da bilinçaltım sağ olsun, hatırlamak istemediğim şeyleri karanlık dehlizlerinin en diplerine doğru kapatmış durumda.
Bu olaydan sonra kendime karşı bir kızgınlığım olmadı. Test ederek anladım ki benim ölümü çağırmama ya da aramama gerek yok. O gelip beni bulacak nede olsa.
Ölümle ilk ve son hasbihalimiz böyle olmuştur!…

      

 

 


               Bize Ulaşın

Google